“Zenginleri yiyin!” -

“Kızıl Ölüm uzun süredir kırıp geçiriyordu kenti. Hiçbir salgın böylesine öldürücü, böylesine korkunç olmamıştı. Totemi kandı; mührüyse, kanın kızılı ve ürküsü. Dayanılmaz sancılar, ansızın baş dönmeleri, sonra gözenekleri boğan bir kanamayla ölüm. Kurbanın gövdesinde, özellikle yüzünde beliren kızıl lekeler, onu dostlarının yardımından, sevgisinden yoksun bırakan hastalığın belirtileriydi.”

Salgın köylüleri kırıp geçirirken Prens Prospero yanına bin asilzade alıp dağ başında, kale gibi bir manastıra çekilir. Dışarıdan içeriye girilmesini, içeriden de dışarıya çıkılmasını engellemek için kapıları mühürlenmiş, tıka basa erzakla doldurulmuş manastırın duvarları ardına sığınmış asilzadeler, zevk-ü sefa içinde salgının geçmesini bekler, kale dışında kalmış yoksulların acısına bigâne kalır.

“Dış dünya kendi başının çaresine baksındı. Bu zamanda yas tutmak ya da tasalanmak saçmaydı. Prens, eğlence adına, keyif adına ne varsa hepsini toplamıştı bir araya: Soytarılar vardı, şarkıcılar vardı, balerinler, çalgıcılar vardı, güzellik vardı, şarap vardı. Bütün bunlar ve güvenlik vardı içerde. Dışardaysa, ‘Kızıl Ölüm’.”

Ancak, aylar sonra ölüm nihayet duvarların ardına da sızar. Prospero’nun tertip ettiği görkemli maskeli baloya katılan ve kırmızı bir kefene bürünmüş “misafir” prens dahil tüm soyluları birer birer ölümcül hastalıkla tanıştırır: “Ve konuklar neşelerinin kana batmış şöleninde teker teker yıkıldılar, yıkıldıkları yerde öldüler. Ve şenlikçilerin sonuncusu tükenirken, fildişi saatin yaşamı da tükendi. Ve sehpalardaki alevler söndü. Ve Karanlık ve Çürüme ve Kızıl Ölüm hepsini korkunç boyunduruğuna aldı.”

Eşitlikçi virüs

Edgar Allan Poe’nun 1842’de yayımlanan Kızıl Ölümün Maskesi adlı öyküsünde salgın zengin fakir ayrımı gözetmez, prense de yoksul köylüye de eşit davranır. Zenginler kaçsa da, kendilerine duvarlar ardında eza ve cefadan uzak, güvenlikli bir adacık yaratsa da ölüm eninde sonunda onları da bulacaktır.

Covid-19’un yarattığı kargaşadan kaçmak isteyen günümüzün asilzadeleri manastır duvarları ardına sığınmıyor elbette. Ya Karayipler’de bir adacık kiralıyor ya da içinde kapalı-açık yüzme havuzları, jimnastik salonları, barlar ve sair her türlü konforu barındıran lüks sığınaklar satın alıyor. Kimileriyse pandeminin geriliminden uzak kalmak için bu zor günleri sevdikleriyle özel yatlarında açık denizde geçirmeyi tercih ediyor.

Yeni koronavirüsün, Poe’nun, karşısında herkesin “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleye” döndüğü “kızıl ölümü” gibi “eşitleyici” bir illet olmadığı aşikâr. Kimin hastalığa yakalanıp yakalanmayacağını, salgın karşısında hangi bedenlerin daha kırılgan olduğunu bugünün dünyasının maddi eşitsizlikleri belirliyor. Covid-19, onu neoliberal kapitalizmin mezar kazıcısı olarak gören kimi değerlendirmelerde olduğu gibi, mevcut eşitsizliklerin, sömürü ve tahakküm ilişkilerinin altını falan oymuyor. Tersine, bu ilişkilerin yarattığı sonuçları daha da belirgin, kelimenin gerçek anlamıyla ölümcül hale getiren bir işlev görüyor. Milyonlarca insana çalışarak virüsten ya da çalışmayarak açlıktan ölme “seçeneği” dayatılırken virüsün güya zengini de fakiri de vurduğu için “eşitlikçi” ya da “demokratik” olduğundan bahsetmek abes.

Tarihte ve günümüzde Moloch

Marx ölü emeğin (sermayenin) canlı emek üzerindeki tahakkümü olarak kapitalizmin cinai karakterini tasvir için sermayeden sıklıkla kadim tanrı Moloch olarak bahseder. Fenikeliler ve başka birçok Doğu Akdeniz kültüründe tapınılan Moloch inancında insanların, özellikle de çocukların kurban edilmesi asli yer tutuyordu. Hükmünün sürmesi için çocuklarının kan ve canına ihtiyaç duyan acımasız tanrı imgesi Marx için kapitalist uygarlığın barbarlığını tasvir etmekte çok kullanışlıydı.

1844 El Yazmaları’nda şöyle yazar mesela: “Para her şeyin celladıdır, o uğruna her şeyin kurban edilmesi gereken Moloch’tur. Gerçekten para, uğruna gerçek zenginliğin feda edildiği Moloch olarak görünür.”

1864’te, Enternasyonal’in açılış hitabında ise kapitalist sanayileşmeyle Moloch arasında bir kıyasa başvurur: “Vampir gibi bir endüstri insanın, özellikle de çocukların kanını emmelidir. Kadim zamanlarda çocukların kurban edilmesi Moloch dininin temel ritüellerinden biriydi. Fakat bu ritüel ancak nadir zamanlarda, belki yılda bir defa tatbik edilirdi. Dahası Moloch’un özellikle yoksul insanların çocuklarına dair bir tercihi yoktu.” Yani Marx’a göre, Moloch’un barbarlığı,  kapitalizmin “modern” ve sistematik barbarlığı yanında “solda sıfır” kalmaktaydı. Çünkü Artı-Değer Teorileri’nde yazdığı gibi, “Moloch benzeri sermaye, bütün dünyanın kurban edilmesini kendi hakkı saymaktadır.”

Marx’ın kapitalist medeniyeti Moloch’la kıyaslayışı, Fritz Lang’ın 1927 tarihli Metropolis filminde tam manasıyla dehşetengiz bir görsel tasvire kavuşur. Filmin bir bölümünde şehrin zengin ve kudretli yöneticisinin oğlu Freder, kodamanların yaşadığı devasa gökdelenlerden çıkarak işçi sınıfını tanımak için alt-şehre, yeraltına iner. Burada makine başında bir işçinin “iş kazası” sonucu ölümüne şahit olur. Az önce işçinin ölümüne sebebiyet veren makine Freder’in gözleri önünde, Moloch’a, işçilerin uğruna kurban verildiği acımasız tanrıya dönüşür. 

Poe’nun öyküsünden uyarlanan ve Roger Corman’ın yönettiği aynı adlı filmde (The Masque of the Red Death, 1964), korku filmlerinin duayen oyuncusu Vincent Price’ın canlandırdığı Prens Prospero şeytana tapar ve kalesine sığınan soyluları da şeytanın yoluna kazandırır. “Kızıl Ölüm” Prospero’nun şeytanla yaptığı pazarlığı bozmaya gelir. Bizim Prospero’larımız ise son yılların kitlesel işçi cinayetlerinden zaten bildiğimiz üzere çoktan Moloch’a iman etmiştir.

Her tanrı gibi Moloch’un gücü de sorgulanamamasından gelir. Kaderimize Moloch tarafından ne yazılmışsa o olacaktır. Dolayısıyla madende, tersanede, fabrikada, inşaatta ölmek şimdiye kadar nasıl “alın yazısı” olmuşsa bugün çalışmak zorunda bırakılarak salgından ölmek de “doğaldır”. Tıpkı kapitalizmin “doğal” olması gibi, Moloch’un buyurduğu gibi…

Enfekte olma riskiyle markette, inşaatta, depoda, fabrikada çalışmak (çalışmaya zorlanmak) hariç tüm sosyal faaliyetlerin, dışarıya dönük tüm ortaklaşa, kolektif eyleme biçimlerinin yasak-zararlı-hastalıklı-bulaşıcı sayıldığı yaşadığımız bu püriten distopya Moloch inancının gereğidir.

Zombi proleter

Enfekte olmamış ve sağlıklı kalabilmiş “normal” insanlarla hastalığa yakalanmış olanlar arasında Prosperovari bir duvar örme ya da hastalarla sağlıklıları birbirinden ayıracak, silahlarla korunan bir sınır çekme zombi filmlerinde de sıklıkla karşılaştığımız bir tema. Bu filmlerde duvar-sınır, hastalığa yakalanmış olanlarla olmayanları ayırmakla kalmaz, bildiğimiz anlamda uygarlığın da sınırını oluşturur – örneğin, 2007 tarihli I Am Legend ya da 2013 tarihli World War Z.

Öyle zombi deyip geçmeyelim. Sinemadaki pandemi anlatılarının önemli bölümü ve açıkçası en çok gişe yapanları zombi-korku janrına ait. Theories of International Politics and Zombies (Uluslararası Politika Teorileri ve Zombiler) adlı kitabıyla tanınan Daniel W. Drezner’in belirttiği üzere, “zombiler pandemi için mükemmel bir metafordur (…) Zombileri anlayamaz, onlarla iletişim kurup pazarlık yapamayız. Tıpkı bir virüs gibi onların da failliği yoktur. Tek istedikleri çoğalmaktır.

Modern zombinin, vampirin proletaryan bir evriminin ürünü ve bu bakımdan da orta sınıfların evsizler, ayaktakımı, yoksullar ve göçmenlere dair korkularının bir sembolü olduğuna dair hayli geniş bir literatür olduğu malûm. Zombiler burjuva medeniyetinin “kara kalabalıklarca” yıkılmasının, orta sınıf düzen anlayışının çöküşüyle oluşacak kanlı dehşetengiz kaosun günümüzde belki de en kanıksanmış metaforlarından. The Walking Dead (2010) dizisinde krizin vurduğu kent yoksullarını, Yeon Sang-ho’nun yönettiği Seoul Station (2016) adlı anime filmde istasyonda yatıp kalkan evsizleri, World War Z filminde sınırları aşmaya çalışan göçmen “akınlarını” andıran zombileri hatırlamak yeter.  

Enfekte olmuş zombilerin yarattığı dehşet, bir salgının uzun süreli, kısık sesli, “düşük yoğunluklu” şiddetinin etki, hız ve dehşetini artıran bir faktör elbet. Bu ürkütücü anlatılarda virüs ölümcül sonuçlar yaratabilecek bir patojen değildir sadece. O aynı zamanda bütün toplumsal ve kültürel kurum ve uzlaşımları yok sayan irrasyonel kalabalıkları harekete geçiren, bildiğimiz anlamda uygarlığı yok edecek bir kolektif çılgınlığı başlatan kıvılcımdır.

Pandemik korku anlatılarında virüsün taşıyıcısı pasif bir konaktan, bakıma ve elbette yalıtılmaya muhtaç bir hastadan ibaret değildir. O, salgının saldırgan, adı üstünde zombi-vampire dönüşmüş yıkıcı ve korkunç bir taşıyıcısıdır. Bu zombiler salgının dehşetinin temsilcileri, onun yayılmasının katli vacip aktif vasıtalarıdır.

Virüs, bu pandemik korku anlatılarında adeta Dr. Ox’un oksijeni gibi işlev görür. Jules Verne’in Doktor Ox’un Deneyi adlı hikâyesinde bütün bir kasaba halkını kobay olarak kullanan Dr. Ox ve asistanı Gedeon Ygene sakin, sessiz bir taşra kasabasını güya aydınlatmak için bir proje geliştirirler. Ancak, gerçek amaçları oksijenin insan ve hayvanlar üzerindeki etkilerini ölçmek için kitlesel bir deney yapmaktır. Ox inşa ettirdiği gaz sistemiyle sözde aydınlatmak için kasabaya büyük miktarda oksijen pompalar. Sonuçta o barışçıl kasabadan eser kalmaz, büyük miktarda oksijenin etkisindeki ahali saldırganlaşır, en ufak vesileyle birbirine girmeye başlar, şiddet olayları kontrol edilemez hale gelir.

Hedef tahtasındaki kalabalıklar

Kalabalıklar halinde sokaklarda amaçsızca dolanan, kötü giyimli ve kirli, sağlıksız-bulaşıcı, irrasyonel, öngörülemez ve potansiyel olarak şiddet eğilimli zombilerin günümüzün pandemi anlatılarında başa oynaması bir tesadüf olmamalı. Hele hele hedef tahtasına hastalığın değil bizzat hastaların oturtulduğu, daha başka deyişle, hastalığın “evde kalmayan” kitlelerin “öngörüsüzlük” ve “vurdumduymazlıkları”, yani “irrasyonel davranışları” dolayısıyla yayıldığı anlatısının başat olduğu günümüzde.

Sağlıklı kalabilmenin sağlık sisteminin mahiyeti ya da toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler gibi parametrelerle alâkasız bir bireysel tercihler meselesine (bireysel “başarıya”) indirgendiği, salgının neredeyse başından beri başımıza kakılan ve maalesef çok sayıda yandaş toplayan bir kanaat. Vaka sayısının artması ve hastalığın yayılması böylece, “evde kal” çağrılarına “nedense” riayet etmeyen, kendisinin ve başkalarının sağlığını “sorumsuzca” riske eden “kalabalıklara”, bazı namlı köşe yazarlarının tabirleriyle “zekâ özürlülere, ayılara, alt tabakaya, lümpenlere” fatura ediliyor.  

Geçtiğimiz hafta aniden ve hiçbir hazırlık yapılmaksızın, baskın basanındır kabilinden ilan edilen (ve bu bakımdan sömürgede yürütülen bir askeri tedip hareketini andıran) sokağa çıkma yasağının hemen öncesinde, sokakların dolması üzerine kopan fırtınayı hatırlayalım. Gereksinimlerini karşılamak için sokağa çıkmak durumunda kalan insanların “varoşluğu”, “cahilliği”, “akıl dışılığı” üzerine yapılan sayısız yorumu da…

Sokaklarda “amaçsızca” gezinen bu “kalabalıkların” market ve fırınlara doluşmasının “irrasyonelliği” üzerine yapılan değerlendirmeler, akla pandemi-korku filmlerinde şehirde dolanan enfekte olmuş zombi kalabalıklarına dair temsilleri getirmiyor mu? Hastalığın değil hastaların hedef tahtasına oturtulması salgının potansiyel hastalara, markette Luppo almak için kuyrukta bekleyenlere fatura edilmesi, virüsün değil de zombilerin hedef tahtasına oturtulmasını hatırlatmıyor mu?

“Biz durursak dünya durur”

Johan Höglund, “Eat the Rich: Pandemic Horror Cinema” başlıklı makalesinde, aslında oldukça muhafazakâr siyasal göndermeleri olan pandemik korku sinemasının paradoksal olarak zombileşmiş madunlara muazzam güçler atfettiğini iddia eder. Salgın, o güne değin sesi soluğu kesilmiş, sindirilmiş en alttakilere mevcut toplumsal düzenin topunu atarak hıncını çıkarma fırsatı sağlar.

“İstisna hali” ve “pandemik totalitarizme” dair çoğu zaman tek yanlı yorumların aksine, Covid-19’un da benzer bir güçlendirici etkisi olduğu açık. Salgın, düne kadar yok sayılıp önemsizleştirilen bakım emeğinin ve hayatı var eden işlerin (hemşireler, hastabakıcılar, kreş çalışanları, öğretmenler, temizlik işçileri, çöpleri toplayan işçiler, kuryeler, depo işçileri, market çalışanları, tarım emekçileri, vb.) toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya seriyor. Dünyayı yaratan ve onu yaşanılır kılan da Moloch’u eninde sonunda tahtından edecek olan da bu insanlar.

Daha şimdiden, Fransa ve İtalya’dan İran ve ABD’ye, bir dizi ülkede hayatı yaratan ve kapitalizm için ölmeyi reddedenler, iş bırakmalar, fiili grevler, hapishane isyanları ve kira grevleriyle küçük, ama anlamlı kazanımlar elde ediyor, yaşamın (ve ölümün) özelleştirilmesine karşı duruyorlar. Marksist Feminist Kolektif’in (Marxist Feminist Collective) “Toplumsal Yeniden Üretim ve Covid-19 Pandemisi Üzerine Yedi Tez” başlıklı bildirisinde dendiği gibi: “Biz durursak dünya durur. Bu öngörü, emeğimize saygı duyan politikalar için de toplumlarımızı kâr yapmaya değil hayat yapmaya yönelten yenilenmiş bir antikapitalist gündem için de bir temel oluşturabilir.”

“Bütün dünyanın kurban edilmesini kendi hakkı sayan” sermaye-Moloch’un çok geç olmadan altedilmesi, felaketi yaratan bu hayatın durdurulmasıyla mümkün. Bunu yapabilecek güç dün olduğu gibi bugün de mevcut; “tarihin sonuna” dair naftalinli iddiaların aksine bir daha geri dönmemek üzere yitip gitmiş falan değil. En büyük “başarısı” Paris Komünü’nü kanla bastırmak olan tarihçi ve siyasetçi Adolphe Thiers, daha zombiler yokken, “halk yiyecek bir şeyi kalmayınca zenginleri yiyecek” diye yazarken sınıfına has bu dehşetli öngörüyle hareket ediyordu…

(Bu yazı ilk olarak birartibir.org sitesinde yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar