Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsü: Alaturka McCarthyciliğin sınırları -

 

Geçenlerde Nuray Sancar’ın da hatırlattığı gibi, yaşadığımız zamanı, onun müsebbibi olduğu ve bizi büyük beklentilerden hayal kırıklıklarına savuran ruh halimizi tasvir edebilecek en güçlü kelimeler, Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi’nin hemen başındaki o meşhur satırları: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana…”

Cennetle cehennem arasındaki bu salınışı somutlamaya çalışalım: Troçki’nin zamanında ısrarla hatırlattığı üzere bilhassa siyasal kriz zamanlarında bir tür “sarkaç etkisi” ile karşı karşıya kalırız. Direnişle birlikte sarkacı kendi tarafımıza, sola doğru ne kadar güçlü bir biçimde çekersek, sarkacın elimizden kayması durumunda aynı güç ve hızla tam ters istikamete doğru savrulacaktır. Tam da bu nedenle tarihte büyük kabarışların, devrimci atılımların hemen ardından reaksiyon ve baskı dönemlerinin gelişi “alışmamız” gereken değilse de şaşırmamamız gereken bir durum. Dolayısıyla Gezi direnişinin ve sonrasında yaşanan mücadelelerin hepimizi güçlendiren moral etkisi, kazandırdığı özgüven ne olursa olsun bu sarkaç etkisinin iş başında olduğunu unutmayalım. Hele hele Gezi ve sonrasının somut güç dengelerinde anlamlı izler bırakamadığı, güç ilişkilerinde ezilenler lehine kalıcı bir kaymaya neden olamadığı koşullarda… Sözün özü, sarkacın elimizden kaymasına olanak vermeyecek, onun soldan bu kez sağa ve aynı hızla savrulmasına izin vermeyecek mekanizmaların, mevzilerin inşa edilememesi nedeniyle ciddi bir reaksiyonla, bir baskı ve siyasal gericilik dönemiyle karşı karşıyayız.

ALATURKA MCCARTHYCİLİK

“Çocuklar ölmesin” demenin bile terörizm olarak yaftalanıp soruşturma konusu edilmesi, barış çağrısında bulunan akademisyenlerin idari ve cezai soruşturmalar, istifaya zorlamalar, hatta bin bir türlü faşist tehditle sindirilmeye çalışılması, alaturka bir McCarthycilik devrine girdiğimizin açık işaretleri. Bilindiği gibi, McCarthycilik ABD’de 1940’ların sonundan 1950’lere gerçekleşen komünist takibatına verilen addır. Bu dönemde, çoğu kamu çalışanı, sendikacı ya da sanatçı olan binlerce kişi, Sovyet ajanı olduğu ya da Amerikan karşıtı faaliyetlere karıştığı gerekçesiyle sorgulanmış, asılsız gerekçelerle mahkûm edilmiş ya da itibarsızlaştırılmıştı. Bu kampanyadaki etkin konumu nedeniyle o dönemde Wisconsin senatörü olan milliyetçi demagog Joseph McCarthy, geçerli neden ve deliller olmaksızın gerçekleştirilen bu tipte operasyonlara adını verme şerefine nail olmuştur. Bu operasyonların, “komünizme” karşı bu “haçlı seferinin” hedefi asla sadece aydınlar değildi. Hedeflenen ve ne yazık ki başarılan, 1930’ların ikinci yarısından itibaren yükselen işçi hareketi ve canlı toplumsal muhalefetin sindirilmesi, susturulması, ayağa kalkamaz hale getirilmesiydi.

Bizim “yerli ve milli” McCarthyciliğin de gelip geçici bir çılgınlık, kolektif bir histeri nöbetinin eseri sayılabilecek bir “cadı avı” olmadığının herhalde hepimiz farkındayız. Şefçi karakteri baskın hâkim parti rejiminin, “olağanüstü” karakteri, istikrarsızlık ve kutuplaşmada istikrar ararken, kendi meşruiyet ve siyasal ittifaklarını savaş yoluyla pekiştirmeye çalışırken derinleşiyor. Dahili sömürgede cereyan eden savaşın gayesi Fırat’ın doğusunu tedip etmek olduğu kadar, Fırat’ın batısını da terbiye etmek; başka sözlerle “batıdaki” hepimizin “Beyaz”laştırılması aslında. Yani rejim, savaşı Carl Schmittçi manada, “en uç siyasal araç” olarak kullanmakta, artık muhafazakâr popülist bir söylemsel stratejiden ibaret olmayıp savaş bağlamında somutluk kazanan “dost” (yandaş olarak okuyun) ile “düşman” ayrımı, siyasal birliğin temeli haline getirilmektedir.

Bu savaş topyekûnleştikçe, yani bir dizi yandaş kalem erbabının ifadesiyle bir “kurtuluş savaşı”, bir “nihai savaş” mahiyetini edindikçe düşman, yine Schmitt’in ifadesiyle, “siyasal olanı aşan biçimde, başta ahlaki olmak üzere diğer kategoriler bakımından da aşağılanmak ve insanlık dışı bir yaratık olarak tanımlanmak durumundadır. Ancak bu yaratık artık sadece uzaklaştırılması gereken bir tehlike, ait olduğu yere geri gitmeye zorlanacak bir düşman olmaktan çıkar, nihai biçimde bertaraf edilmesi gereken bir düşmana dönüşür.” Topyekûn savaş-siyasette “düşman” artık bir siyasal muarız olmaktan çıkar, o artık bir “sözde vatandaş”, bir suçludur ve ancak öyle muamele görmelidir.

‘JÖLELİLEŞMEK’ İLE ‘BEYAZLAŞMAK’ ARASINDA…

Ancak topyekûn savaş topyekûn bağlılık gerektirir; muharip olanla muharip olmayan arasındaki fark silinince emir komuta zincirine mutlak itaat şart olur. Etyen Mahçupyan’ın Yiğit Bulut’tan azar yemesi, Gülay Göktürk’ün Akşam’dan kapı dışarı edilmesi, hep bu mutlak itaat gereğidir. Rejimin yanında durmanın yeter koşulu bundan böyle ya “jöleli”leşmek yahut kenarda kalıp“Beyaz”laşmaktır. Ara bir yol, artık mümkün değildir. Erdoğan rejiminin yumuşak karnı da budur. Rejim mutlaklaşıp katılaştıkça manevra yapma kabiliyetini yitirmekte, her viraj bu kadar süratli giden ve esnekliğini çoktan yitirmiş iktidar arabasında şarampole yuvarlanma tehlikesini ihtiva etmektedir. Rejimin “çocuklar ölmesin” denmesinin üzerine gitmesi, bin küsur akademisyenin imza metnini bunca teyakkuzla karşılaması hep bundan.
“Çocuklar ölmesin” demeyi terörizmle özdeş kılarak, şimdi zayıf olan ama yarın pekâlâ yaygınlaşabilecek, çoğalabilecek olan savaş karşıtı tepkilere karşı şimdiden ön almak istiyorlar. Savaş sürdükçe, genelleştikçe savaşa karşı tepkilerin artması olasılığından korkuyorlar. Bu nedenle şimdi hayıflanmak değil, bu muhtemel artışın, savaşa karşı tepkilerin görünür olup ete kemiğe bürünmesinin zeminlerini hazırlamak şart. Evet, Fırat’ın batısında savaşa, ölümlere karşı çok şey yapamadığımız ortada. Bu hepimizin canını acıtıyor. Ancak unutmamalı: Cezayir ya da Vietnam savaşına karşı o büyük toplumsal karşı çıkışlar da ancak zamanla, azar azar ve ısrar ederek gelişti… O nedenle “batıda” bugün savaşa karşı yapılacak en küçük işin, en zayıf gösteri ya da eylemin, duvar yazılamasının, bildirinin dahi bir anlamı, yarına dair işaret ettiği ihtimaller, potansiyeller var. O ihtimalleri bizden çok daha ciddiye aldıkları için “çocuklar ölmesin” sözünden ölesiye korkuyorlar.

TARİHİN TEKERRÜRÜ?

1965 yılının Mart ayında Michigan Üniversitesi’nden otuz akademisyen, normal dersleri bir gün için durdurup üniversiteyi “savaşa karşı dev bir sınıfa çevirmeye” karar verirler. Hazırladıkları dilekçeye elli kadar akademisyen daha imza verir. Fakat üniversite yönetimi imzacıları tehdit eder, bunun üzerine akademisyenler isteyen öğrencilerle akşamları, derslerden sonra savaşı tartışma kararı alırlar. Bu “dersler” giderek başka üniversitelere yayılır, Vietnam savaşına karşı ilk tepkiler böylece filizlenmeye başlar. Cornell Üniversitesi’nden Doug Dowd, o günleri şöyle hatırlıyor: “Kore Savaşı sırasında Berkeley’de öğretmenlik yapıyordum. Tanrım, Kore savaşı aleyhine kimseye tek bir şey söyletemiyordunuz… Herkes o savaşa karşı olarak tanımlanmaktan aşırı şekilde korkuyordu, çünkü bu açıkça Komünist Parti üyesi olmak anlamına geliyordu… 1965’te sanki lanet olası uzun bir kıştan sonra ilkbahar geliyor gibiydi.”
Tarihin bir garip tekerrürüyle, akademisyenlere dönük ablukanın bizde de “umutsuzluğun kışının” değil, “umudun baharının” bir alameti haline gelmesi mümkün. Yeter ki sindirme girişimlerine karşı birlikte durmayı becerelim, kimsenin yalnızlaştırılmasına izin vermeden dayanışmayı büyütebilelim. Şu nankör suskunluk ablukası yavaş yavaş ve bin bir zorluk ve ezayla da olsa aralanıyor; sandığımız kadar zayıf, sandıkları kadar güçlü değiller emin olun…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar