Zaferden Ricata Syriza -

 

Lenin’in bambaşka bir tarihsel bağlamda, Rusya’da 1905 devriminin ardından yazdığı şu satırları, Yunanistan’da Syriza’nın iktidara gelişiyle gündeme gelen olanaklar açısından yeniden okumak pekâlâ mümkün: “Paris komününden bu yana Avrupa’da hemen hemen kesintisiz süre gelen uzun gerici siyasal egemenlik, bizi eylemin yalnızca ‘alttan’ gelebileceği düşüncesine ve bizi yalnızca savunma savaşımlarını düşünmeye fazlasıyla alıştırmıştır. Hiç kuşku yok ki, şimdi artık yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz; siyasal alt üst olmalar ve devrimler dönemi başlamıştır. (…) Tepeden inme eylem düşüncesini yaymak, en enerjik saldırı eylemlerine hazırlanmak, bu eylemlerin koşullarını ve biçimlerini incelemek gerekir.” Lenin “tepeden inme eylem” derken 1905 devrimiyle bir olanak halini alan devrimci bir geçiş hükümetinin, yani işçi ve köylülerin “devrimci demokratik diktatörlüğünün” eylemini kastediyordu.

Bağlam, koşullar, güç ilişkileri elbette farklı. Ancak Syriza iktidarının kapitalist kriz koşullarında kıta Avrupa’sında neoliberal itikada açık itirazlar yönelten ilk hükümet olması itibariyle pekâlâ benzerlikler olduğu da söylenebilir. Lenin’in atıf yaptığı Paris Komünü sonrası uzun “siyasal gericilik” yılları, sermayenin “neoliberalizm” adı verilen sınıf saldırısının yarattığı geri çekilme ve “deradikalizasyon” koşullarıyla kıyas edilebilir. İşte Syriza’nın zaferi, bu koşullara “alttan” tepkilerin iyice kızıştığı bir dönemde, Avrupa ölçeğinde ilk defa neoliberalizme karşı “tepeden inme”, yani “yukarıdan” da eyleme geçmeyi mümkün kılan bir hükümet seçeneğinin şekillenmesi (üstelik bunu misal Podemos gibi örneklerin takip etmesi) anlamına geliyordu. Syriza’nın başarısının uluslararası düzeyde yarattığı sevincin nedeni, bu zaferin Lenin’in ifadesiyle “yeni bir döneme” girmekte olduğumuzun umutlu bir işareti olmasıydı. Syriza’nın “yukarıdan” eylemlerinin, yani hükümet konumundan girişeceği muhtemel “karşı saldırıların” küresel ölçekte merak ve ilgiyle takip edilmesi de Lenin’in bu yeni dönemde “tepeden inme eylemlerin koşul ve biçimlerini inceleme” tavsiyesini uygundu.

25 Ocak sonrasında Syriza merkezli hükümetin kabaca iki nedenle oldukça kırılgan bir zeminde kurulduğunu ifade etmeye çalışmıştım. Bunlardan bir tanesi, farklı tarihsel koşullarda oluşsalar da hemen her “sol hükümetin” karşı karşıya kalmaya adeta mahkûm olduğu “yapısal” denebilecek bir husustu: Hükümete geçen partinin sınıf yönelimiyle bizatihi hükümet mevkiinin sınıf muhtevası arasındaki çelişki. Emekçi ve ezilenlerin radikal özlem ve taleplerinin, “altta” cereyan eden siyasallaşmanın dolaylı bir ifadesi olan bir partinin kapitalist devlet aygıtının komuta kademesinde pozisyon kapması, belirli bir sınıfın özel damgasını taşıyan hükümet mevkiini bizzat o sınıfa (yani sermayeye) karşı kullanması ihtimali, “doğası” itibariyle her daim çelişkili ve siyaseten kırılgan bir durum yaratır.

Konjonktürel diyebileceğimiz ikinci faktör, Yunanistan’ın karşı karşıya olduğu akut kriz koşullarıydı elbette. Yunanistan’ın içerisinde bulunduğu iktisadi koşullar yerli ve uluslararası sermayenin dayatmalarına ve sıkıştırmalarına çok açık bir durum yarattığı açık. Ülkede kesinti paketleri bağlamında kaç kamu çalışanının ne zaman işten çıkarılacağını dahi tayin eden “Troyka”nın Syriza hükümetine çok da geniş bir manevra sahası tanımayacağı aslında belliydi. Troyka’nın denetimi altında yapısal uyum programlarına tabi Yunanistan’da sol ya da değil herhangi bir hükümetin kesinti önlemlerine ve “reformlara” karşı devreye sokabileceği ekonomik ve siyasal kaynaklar bir hayli sınırlıydı.

Böylesi namüsait koşullarda “sol hükümet” oldukça hassas ve kırılgan bir dengenin ürünüydü. “Yukarısı”, yani iç-dış “sermaye partisinin” basıncıyla “aşağının”, yani Syriza’nın bir ifadesi olduğu toplumsal kesimlerin talep ve özlemleri arasında sıkışmış bir hükümetle karşı karşıyaydık. Syriza (ve elbet koalisyon ortağı sağ popülist parti) bu dengeyi hiç değilse bir müddet sürdürme, iki tarafı da bir süre olsun tatmin edecek bir “orta yol” arayışında olsa da eninde sonunda bir tarafa meyletmek durumunda kalacaktı. Ya sermaye karşısında geri adım atacak ya da emekçi ve ezilenlerin acil taleplerini karşılama yönünde adımlar attıkça daha radikal bir rotaya girecekti.

Karar anı, Yunanistan’ın karşı karşıya olduğu koşullar itibariyle süratle geldi çattı. Hükümet iş başına gelir gelmez AB kurumları, Avrupa Merkez Bankası ve IMF ile yürüttüğü müzakerelerde açık bir şantajla karşı karşıya kaldı. “Kurumların” temsilcileri, Yunan halkının ülkeyi insani bir felakete sürükleyen yapısal uyum programlarının sona erdirilmesi yönündeki, seçimlerle tescillenmiş iradesini açıkça hiçe saydı. AB kurum ve kuralları karşısında seçimlerin laf-ı güzaf olduğu, Yunan hükümet temsilcilerine bazen lisan-ı münasiple bazense aleni bir küstahlıkla bildirildi. Yeni hükümetin “haddini bilip” kesinti programının uzatılmasına rıza vermemesi halinde Yunan bankacılık sisteminin iflas ettirileceği öyle pek aba altından sopa göstermeye falan gerek duymadan ortaya konuldu. Neticede Syriza “programın” (yani memorandumun) dört aylık bir süre için uzatılmasına, böylece 1- Troyka’nın (artık kibarca “kurumlar” deniyor) bütünüyle antidemokratik vesayetinin sürdürülmesine  ve 2- alacaklıların (yani “kurumların”) dayattığı finansal kısıtlar içerisinde hareket etmeye onay vermiş oldu. Bu koşulların kabulüyle seçim sonrasındaki zafer sarhoşluğuyla arda arda verilen vaatler (özelleştirmelerin durdurulması, ücretlerin yükseltilmesi ya da kamuda işten çıkarılanların geri alınması vs.) hususunda tornistan yapılacağı ya da bu adımların “dondurulacağı” sessizce itiraf edilmiş oldu.

Evvela “hırsıza” sövüp saymak şart elbette: AB, Yunan meselesinde sergilediği performansla halk iradesini ve demokrasinin abc’sini (mesela seçimleri) hiçe sayan arsızca sermaye “yandaşı” bir müesseseler bütünü olduğunu dosta düşmana gösterdi. Ancak “ev sahibine” ne demeli? Lafı eğip bükmeye gerek yok. Syriza’nın attığı geri adım, Tsipras liderliğinin uyguladığı siyasal stratejinin Avrupa Merkez Bankası kayalarına toslaması anlamını taşıyor. Tsipras liderliği, “yukarıyı” da (yani Troyka ve sermayeyi de) aşağıdakileri de tatmin edecek bir “orta yol” bulduğu iddiasındaydı. AB içinde “hava dönmekteydi”. Almanya bastırsa, hatta şantaja başvursa da AB içinde ve dışında “müttefikler” (mesela Hollande ya da hatta Obama!) bulmak mümkündü. Tsipras IMF ve AB kurumlarıyla çatışmayan, AB kurumlarının çerçevesini kabul eden bir müzakere sürecinin Selanik programının uygulanması için zaman ve uygun zeminler yaratacağı iddiasındaydı. İşte çatışmasız, uyumlu (centilmence) müzakereyi esas alan bu “iyimser” strateji şimdi tuzla buz oldu. O “kurumlar”, Yunanistan örneğini takip etmesi muhtemel İspanya gibi örneklere hadlerini şimdiden bildirmek adına, öyle açıkçası pek radikal de olmayan “Keynesçi” bir dizi önleme bile müsaade etmeyeceklerini göstermiş oldular.

Syriza önce borcun (hiç değilse bir kısmının) silinmesi talebinden geri bastı. Aslında böylece borcun “meşru” olduğu , geri ödenmesinin mümkün olduğunu kabul etmiş oldu. Bu kabul “düşmanın” tartışma çerçevesine teslim olmak anlamına geliyordu. Borç ödenecekse faiz dışı fazla da verilmeli, yani bir biçimde kamu harcamaları da kısılmalıydı. Bir geri adımı başka geri adımlar takip etti. Üstelik bu geri adımlar, yeni hükümet toplumun ezici çoğunluğu tarafından destek alırken, halk içerisinde gerekirse AB ile “çatışmayı” göze alan mücadeleci bir ruh hali yaygınlaşmaktayken atıldı. Avro’dan çıkış, müzakerelerde poz olsun diye, ileride biraz esnemek için kullanılacak bir koz niyetine dahi öne sürülmedi. Hükümet geniş kitleleri müzakerelerin çıkmaza girmesi halinde “çatışmaya”, belli bir “kopuşa” hazırlamak yerine hükümetin “şak şakçısı” rolüyle oyaladı. Cüret olmayınca, AB içinde, AB kurumlarının çizdiği çerçevede ve Avrupacı müzakere, ricatla son buldu.

Sınıf mücadelesinde geri çekilmek de geri adım atmak da elbette mümkün. Yunan hükümetinin müzakerelerde karşı kaldığı basıncın şiddeti ortada. Ancak işin en kötü tarafı, Syriza liderliğinin bu geri çekilişi bir “zafer” ya da hiç değilse “onurlu” bir uzlaşma olarak “satmaya” çalışması. Yunan solunun abidevi isimlerinden ve Syriza üyesi Manolis Glezos’un yerinde tabiriyle köle tüccarıyla köleler arasında “onurlu” bir uzlaşma olabileceği yanılsamasından bir “başarı” öyküsü çıkarması. Ortada (elbette kısmi) bir yenilgi vardır. Kazanmak için önce yenilginin farkına varılması, adının konulması ve yenilgiden dersler çıkarılması gerekir.

Seçim sonrasında Syriza hükümetinin kaderini belirleyecek olanın Syriza dışındaki iki faktör olacağını belirtmiştim. Bunlardan bir tanesi sermayenin (AB’nin, IMF’nin, elbette Almanya’nın vs.) hükümete karşı takınacağı tutum idi. Bunun ne olduğunu gördük. İkinci faktörse “aşağının”, yani toplumsal mücadele ve direnişlerin hükümete ne tepki vereceğiydi. Syriza’ya yapısal uyum programları son bulsun, Troyka rejimi yıkılsın diye Syriza’ya umut bağlayıp oy verenlerin tepkileri… Syriza seçim sonrası oluşan umutlu havayı, müzakereler sürecinde AB ve IMF’nin küstah tutumuna karşı toplumun önemli bir bölümünde oluşan mücadeleci ruh halini adeta harcayarak “sokakta” ciddi bir hayal kırıklığı ve demoralizasyona yol açtı. Toplumsal mücadelelerin toparlanması, özgüven kazanması elbette belli bir zaman alacaktır. Ancak eninde sonunda sahneye bu faktör çıkacak. Yenilgiyi olası bir zafere çevirebilecek yegâne faktör. Son söz henüz söylenmedi…  Yunanistan sınıf mücadelesinin (hepimiz için takibi gereken) muazzam bir “deney alanı” olmaya devam ediyor.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar