Yüzyılın Projesi: Farklı tat ama aynı sakız -

 

Günlerdir büyük bir sır gibi saklanan, CHP’yi seçimlerin son virajında ileriye doğru hamle etmesini sağlayacak “yüzyılın projesi” ya da “Türkiye ekonomik yükseliş projesi” nihayet kamuoyuna sunuldu. Bu kısa izlenim yazısı projeye ilişkin ilk vurgular ve tanıtım filmine dayanarak kaleme alındı. Dolayısıyla kapsamlı bir değerlendirmeden çok bir ilk değerlendirme olarak ele alınmalı. Proje temel olarak giderek daha ileri boyutlarda bütünleşen kapitalist dünya pazarında Türkiye’yi dünyanın ana depolama ve dağıtım merkezlerinden biri haline getirme iddiasını taşımakta. Önümüzdeki yirmi yıl içerisinde memleketi küresel piyasanın bir ardiye deposu, tabir-i caizse bir montajlama merkezi haline getirmeye odaklı ve aslında hiç de orijinal olmayan bir “strateji” bu. Nereden bakılırsa bakılsın Türkiye’nin son 35 yıllık neoliberal sermaye birikimi macerasında oldukça sık çiğnenmiş bir sakız bu. Zaten son 13 yıllık iktidarında AKP’nin de ana stratejik yönelimi, ülkeyi uluslararası ticaret ve enerji akışının bir bağlantı merkezi haline getirmeye çalışmaktı.

Kılıçdaroğlu “yüzyılın projesi”ne ilişkin sorulara AKP’nin “çılgın” lakaplı kimi projelerinden tamamen farklı olduğunu savunarak cevap vermişti. Oysa bugün açıklanan proje AKP’nin inşaat ve taşımacılık odaklı “kalkınma” stratejisinin makyajlı ve “güleryüzlü” bir kopyası olmaktan ibaret. Yine başrolü, Türkiye’nin en büyük “ihraç malı” olarak nitelendirilmiş ülkenin coğrafi (başbakan gibi afili kavramlardan hoşlananlar jeostratejik kavramını kullanabilir) konumu. Dinlemekten sıkıldığımız “Doğu ve Batı arasında tarihsel kavşak Anadolu” masalı, Davutoğlu’nun da sevdiği “Afroavrasya” gibi cafcaflı tabirler.

Ortada örneğin Kanal İstanbul ya da üçüncü havalimanı projelerinden öyle pek bir farkı yok. Üstelik projenin tanıtımında sarfedilen bu yeni “dünya” merkezinin “kendine özel yasası”sının olacağı, bürokrasinin sıfırlanacağı, yatırımcıya güven vereceği ibareleri acaba bu yeni merkezden kasıt devasa bir serbest bölge mi sorusunu sorduruyor. Sermayenin hayalini kurduğu, çalışma koşullarının güvencesizleştirildiği dev bir serbest bölge, bir vergi cenneti. Neden olmasın?

Öte yandan “yüzyılın projesi” AKP’nin siyasal hayatımıza armağan ettiği “çılgın proje” mefhumunun birçok öğesini de ihtiva ediyor. Özellikle projenin potansiyel ekolojik maliyeti zikredilmeye muhtaç. Zaten tarım ve hayvancılığın topyekûn tasfiyesiyle hızla kırı boşalan, devasa şehirlerde yaşamaya yazgılı hale gelen ülkeye yeni bir üç buçuk milyonluk şehir “müjdesini” içeriyor. Burada “ağırlıklı olarak” güneş ve rüzgâr enerjisinin kullanılacağı, yeşil bir çevreye sahip olunacağı, geri dönüşümlü şehri olacağıysa ne yazık ki tipik bir “yeşil yıkama” (greenwashing) stratejisinden öteye gidemiyor. Zira projenin bizatihi kendisi iklim krizine yol açan küresel ölçekte en büyük emisyon kaynaklarından birini oluşturan uluslararası ticari taşımacılığın alabildiğine genişlemesini ve bunun ana akslarından birisinin Türkiye olmasını hedeflemekte.

Tam da bu özelliğinden ötürü bugün hem iklim krizi hem de gıda krizini aşmanın yolunun neoliberalizmin dizginsiz bir biçimde arttırdığı küresel mal ve hizmet ticaretini sınırlamak ve en başta gıda üretimi olmak üzere yerel üretim ve yerel tüketimi ön plana geçirerek ürün ile tüketici mesafesini olabildiğince kısaltmak önemli bir çözüm önerisi olarak ortaya konmakta. Öte yandan küresel ticaretin önemli bir toplanma ve dağıtım merkezi işlevini görecek bu tasarlanan yerleşimin, bu durumun yaratacağı çok boyutlu kirliliği nasıl taşıyacağıysa ayrı bir muamma.

Aslında doğanın sermaye birikiminin gerekleri ve siyasal ikbal için yağmalanması, doğanın sınırsız ve maliyetsiz bir “kaynak” olarak görülmesi  kapitalist modernleşme sürecinde Türkiye siyasetinin vasatı, yani ortak paydası olmuştur. Hatta ekonomik “büyüme” takıntılı Demokrat Parti ve başta Menderes’ten, barajlar kralı, güçlü ve müreffeh Türkiye’nin mimarı Demirel’in AP’sine, ağır sanayi hamlesi muhibbi Erbakan’a, icraatın içinden Özal’ına ve “çılgın” projelerin ustası Erdoğan’a dek Türkiye’de topyekûn sağ/muhafazakâr gelenek kalkınmacılık ve doğanın sermaye birikiminin gerekleri uğruna tahribi meselesini siyasi programının merkezine almıştır.

Bu ekoyıkıcı anlayışın şahikasını ise emek ve enerji yoğun bir sermaye birikim stratejisini büyük bir iştiyakle uygulayan AKP oluşturuyor. AKP yukarıda vurgulanan Türkiye merkez sağının tescilli kalkınmacılık, “büyük ve güçlü Türkiye” aşkını kendi tanımlamasıyla “ustalık” döneminde adeta bir “gigantomani”yle birleştirmeye yeminli. Bu anlayışın “2023 Türkiye” hedefiyse bir beton cumhuriyetinden farksız. Anlaşılan şimdi artık CHP’de 2035 hedefini ortaya koyan “yüzyılın projesiyle” bu kervana dahil olmak ve AKP’yi kendi sahasında kendi “silahıyla” geriletme hedefini taşıyor. Bu stratejinin seçimsel başarı getirip getirmediğini çok kısa bir süre içerisinde göreceğiz. Ancak yeni yüzyıla dair bizim “projemizin”, bu piyasacı-eko yıkıcı cehennemlerin farklı versiyonlarına karşı mücadele içerisinde şekilleneceği açık.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar