Yunanistan: “Hannibal ante portas” -

 

Yunan hükümetiyle o soğuk diplomasi dilinde “kurumlar” denilen IMF ve AB arasında cereyan eden ve bir gerilim filmini andıran müzakerelerin finaline yaklaşıyoruz. Syriza liderliğinin önümüzdeki saat ya da günlerde adı “memorandum” olmayan bir yeni ama nispeten mutedil kesinti programını onaylaması ihtimali giderek güç kazanıyor.

Syriza aslında kendi kendisini bir tavizler kısır döngüsüne hapsetmiş durumda. Her taviz yeni ve daha büyük tavizleri gündeme getiriyor. “Kurumlar” Yunan bankacılık sisteminin altını oyar, ülkeden ciddi sermaye kaçışları yaşanır ve AB eliti alttan alta Syriza’yı bölerek yeni bir hükümet formülasyonu şekillendirmeye gayret ederken Tsipras ve etrafındakiler hâlâ beyhude yere bir “haysiyetli uzlaşı” arayışında.

AB ve IMF, Syriza hükümetini rezil rüsva ederek, onu yerlerde sürükleyerek kıtada benzer alternatif arayışların önünü almayı hedefliyor. “Yılanın” başını İspanya gibi daha büyük ölçeğe sirayet etmeden Yunanistan’da tam manasıyla ezme derdindeler. Sermaye ve onun kıta ölçeğindeki siyasal ve ekonomik kurumları, emeğin maliyetini düşürmeye dönük sınıf saldırısının ritmini az da olsa düşürmeye, hele hele bu saldırının kimi sonuçlarını geri döndürmeye dönük her girişimi daha baştan yok etmeye kararlı. Dolayısıyla ortada uzlaşı filan olamaz, uzlaşmayı sağlayacak bir orta yol bulmak mümkün değil.

Yunanistan örneği, AB çerçevesi dahilinde kalınarak mutedil bir Keynesyen ekonomik ve sosyal programın dahi uygulanamayacağını tescil etmiş oldu. Syriza’yı bir anlamda iktidara taşıyan ve alt sınıflara yönelik gerçekten ılımlı kimi rahatlatıcı tedbirleri gündeme getiren Selanik programı çoktan bir başka bahara ertelenmiş durumda. AB kurumları neoliberal ortodoksiden en ufak bir sapmaya, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal gücünü tarumar etmek anlamına gelen kesinti programlarında küçük bir değişime dahi cevaz vermemeye kararlı.

Müzakerelere has teknokratik dili bir yana bırakıp mevcut durumun adını koyalım: Yunanistan halkı kendi geleceğine dair karar verme kudretinden yoksun bırakılmıştır. Sömürgeleştirilmiş bir “parya halk” konumuna itilmektedir. Bu şu anlama geliyor: Avrupa Birliği ve demokrasi, birbirine açıkça tezat teşkil eder hale gelmişlerdir. AB kurumları dağıtılmadan, Avrupa radikal bir biçimde yeniden ve mevcut AB’nin külleri üzerine inşa edilmeden kimse Avrupa ile demokrasi arasındaki o bayat ve bilhassa bizde çok tutan özdeşlikten artık bahsetmesin.

Tsipras liderliğinin AB kurumlarıyla çatışmayı ve hatta gerekirse kopuşu göze almayan, bu hileli oyunun kurallarını baştan kabul eden ve esas itibariyle AB kurum ve kuralları çerçevesinde gerçekleşecek bir “çözüm” arayışı, sonuçları itibariyle tam bir siyasal ve moral iflas anlamına geliyor. Neoliberalizmin, yapısal uyum dayatmalarının bir sınıf saldırısı değil de bir nevi “aşırılıkçılık”, gelip geçici bir fikri moda olduğu, bu anlamda seçilmiş bir hükümetin rasyonel argümanlarıyla geriletilebileceği iddiası ham hayalden ibaret. Taviz döngüsü bir biçimde kırılmazsa, Syriza iktidarda kalsa da varlık sebebini yitirmiş, dolayısıyla da aslında bitmiş, yaşarken ölmüş olacaktır.

Hannibal Roma kapısına dayanmışken “haysiyetli uzlaşma”, teslimiyetin daha yenilir yutulur hale gelmesi için şık bir ambalaja sokulup pazarlanmasından başka bir anlama gelmiyor. İşin kötüsü, bu kez “Kartaca ordusunun” fillerinin ayakları altında ezilecek olanlar sadece Yunan emekçileri değil, hepimiz olacağız. Sermayenin Yunan halkı üzerindeki küstah zaferinin bedelini başta Avrupa tüm dünya işçi sınıfı ödeyecek…

Gerçekçi olmaktan başka çare yok. Düşman kapıdayken en gerçekçi yolsa onunla kıyasıya çarpışmaktan başka bir şey olamaz…

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar