Yunanistan Aynasında Avrupa: Yükselen Teknokratik Otoriterizm -

 

13 Temmuz’da Troyka ile Syriza liderliği arasında varılan uzlaşma metni, eğer parlamentodan olduğu gibi geçerse, kemer sıkma politikalarının daha da şiddetlenerek süreceği bir dönemin başında olduğumuzu gösteriyor. Meselenin Yunanistan tarafı üzerine pek çok değerlendirme yapılıyor. Bu kısa yazıda anlaşmanın diğer tarafı olan Troyka’ya, daha genel olarak Avupa Birliği’ne ve özel olarak da “kurumlar”a, N. Poulantzas’tan hareketle bakacağım. Aşağıda, Yunanistan aynasında Avrupa’ya baktığımızda karşımıza çıkanın yükselen teknokratik otoriterizm olduğunu göstermeye çalışacağım.

 

Sermayenin Ayrıcalıklı Alanları Olarak “Kurumlar”

Yunanistan’daki ilk kurtarma paketinden itibaren gündemimize giren Troyka tabiri Avrupa Birliği Merkez Bankası, Avrupa Birliği Komisyonu ve Uluslararası Para Fonu’undan oluşan üçlü birliği anlatmak için kullanılıyordu, sonrasında bu tabir biraz kibarlaştırılarak “kurumlar” olarak değiştirildi. Burada İMF’yi dışarda bırakarak AB kurumlarına odaklanacağız. N. Poulantzas’ın analizinden hareket ederek, nasıl genel olarak devlet ve özel olarak da devlet kurumları, sınıf iktidarının ifadesi ve sınıfsal ilişkilerin kristalleşmesi olarak görülüyorsa, AB yapılanmasının ve AB’yi temsil eden kurumsallaşmaların da benzer bir şekilde görülebileceğini ileri sürebiliriz.

Bu çerçevede Poulantzas’ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar kitabında devlet kurumlarının niteliği hakkında dikkat çektiği yön, AB çerçevesinde de geçerli olabilir. Poulantzas’a göre devlet kurumları “… bizi ancak iktidarı elinde tutan toplumsal sınıflara götürebilirler”.[1] Bu anlamıyla AB kurumları, siyaseten ve iktisadi olarak “nötr” ya da tarafsız değildir. AB iktidar bloğu içindeki hegemonik fraksiyon Alman sermayesidir ve AB kurumları bu fraksiyonun ayrıcalıklı merkezi haline gelmiştir. AB’ye ve kurumlarına dair bu çerçeveden hareketle baktığımızda teknokratik ve otoriter bir yönelimin yükselişte olduğunu görebiliriz. Bu nitelemenlerden ilkini sermayenin krize karşı geliştirdiği yeni yönetim stratejisini açıklamak, ikincisini de bu sürecin niteliğini deşifre etmek için kullanıyorum.

 

Sermayenin Yeni Yönetim Teknolojisi

Yunanistan ile “kurumlar” arasında süregelen müzakereler süresince, Yunan tarafının iktisadi gerçeklere dayanmayan siyasi öneriler sunduğu, buna karşın “kurumların” sürece teknik olarak yaklaştığı, pek çok piyasa yorumcusu tarafından sıkça tekrarlanan bir argümandı. Oysa bu argüman hiç de masum değil. Zira karar alma süreçlerinin teknikleştirilmesi ve ekonomi yönetiminin depolitizasyonu, krize karşı sermayenin geliştirdiği yeni yönetim teknolojisinin önemli bir parçası.

Bu yönetim teknolojisi, ekonomi siyaset ayrıştırılmasının derinleştirilmesine, ekonominin kural temelli politikalar ile yürütülmesine ve bu kuralların ise nötr olduğuna inanılan neoklasik iktisat tarafından belirlenmesine dayanır. Kimi zaman Türkiye’deki sermaye çevreleri tarafından da önerilen “anayasal iktisat” yaklaşımı bu çerçevenin ürünüdür. Merkez Bankası bağımsızlığı ise bu çerçevenin en somut uygulamasıdır. Avrupa Birliği’nin ekonomik yapısı ise neredeyse tamamen bu otoriter iktisadi felsefe üzerine kurulmuştur. Küresel rekabette ayakta kalmak, emek verimliliğini artırmak ya da iktisadi akılcılık gibi mottolarla bezenen bu yaklaşım teknokatik pratiklerin gelişimi için uygun bir zemin yaratmıştır.

Bu yaklaşımın kökeninde ise şu düşünce yatmaktadır. Piyasalar “doğal” oluşumlardır ve piyasaların kendiliğinden işleyişi herkes için olumlu sonuçlar yaratır. Bu doğal sürecin işleyişine siyasetçiler, devlet ya da sendikalar farklı saiklerle müdahale ederlerse doğal durumdan sapmalar meydana gelir. Krizin nedeni siyasetçiler, devlet ya da sendikalar tarafından yapılan müdahalelerin piyasaların kendiliğinden işleyişini bozmasıdır. 13 Temmuz’da üzerinde anlaşılan metne bakıldığında, anlaşmanın şartlarından birinin Yunan devlet kurumlarının depolitize edilmesi olduğunu görüyoruz. Bu anlamda mevcut program teknokratik otoriterizmin tipik bir görünümü olarak okunabilir.

 

Yükselen Piyasa Otoriterizmi

Teknokratik otoriterizmin ikinci boyutunu, liberal demokrasi gibi oldukça dar bir çerçevede tanımlanmış dahi olsa ülkelerdeki temsili demokrasi süreçlerine karşı gelişen derin bir tahammülsüzlük oluşturuyor. Bunun tipik örneği geçtiğimiz hafta Yunanistan’da gerçekleştirilen referandumun hemen öncesinde AB Komisyonu Başkanı Juncker tarafından sergilendi. Referandumdan ezici bir “evet” kararının çıkması için çalışan Juncker’e göre, aslında Ocak 2015’te Syriza’nın iktidara geldiği seçimlere kadar bir önceki ekonomik gayet güzel işliyordu. Seçimler, işleri bozdu!.

Bu görüş elbette sadece Juncker’e ait değil. Özellikle ekonomik sorunların yoğunlaştığı dönemde yasama karşısında yürütmenin, yürütme içerisinde de uzmanlaşmış ekonomik aygıtların (Troyka diye okuyunuz) öne çıktığını, Poulantzas daha 1970’lerin sonunda işaret etmişti. 2008 küresel ekonomik krizinin Avrupa’daki serüvenine baktığımızda, Yunanistan ve İtalya’daki teknokratik deneyimler, Avrupa’nın bu tip otoriter çözümlere hiç de uzak olmadığını gösteriyor. Peki bu yeni yönetim teknolojileri ve otoriter eğilimler kime karşı yükseliyor?

 

Kime Karşı?

Tüm bu düzenlemeler, hem emek-sermaye hem de sermaye sermaye arasında gerçekleşen mücadeleler bağlamında düşünülmeli. İlki açısından bakarsak, teknokratik otoriterizmin güçlenişi zaten kısıtlı olarak tanımlanmış temsili demokrasinin sınırları içinde dahi potansiyel olarak genişebilecek olan “yeniden bölüşümcü” taleplerin önüne geçebilmek için hayata geçiriliyor. 2008 krizinden beri Avrupa genelinde kemer sıkma politikaları karşıtlığı temelinde önemli bir toplumsal hareketlenme yaşanmıştı, Syriza iktidarı ile kabaran bu dalga ilk kez iktidara gelmiş oldu. Dolayısıyla Syriza’nın çökertilmesi, sadece Yunanistan özelinde değil, Avrupa genelinde var olan ve yeniden bölüşümcü talepleri dile getiren kemer sıkma karşıtı sosyal hareketlerin çökertilmesi anlamına da geliyor. Dolayısıyla bu uygulamalar, mevcut haliyle ekonomik olarak Alman sermayesinin bir projesi haline geliş olan AB’nin, neoliberal politikalar dışındaki herhangi bir seçeneğe kurumsal olarak kapalı olduğunu tescilliyor.

İkinci bağlamda düşünürsek, teknokratik otoriter yönetim teknolojisinin yine Alman sermaye çevrelerinin AB içindeki diğer ülke sermayelerini kontrol etmesine elverişli olduğu görülecektir. Zira her ne kadar AB içinde neredeyse rakipsiz olsa da, Birliğin sürekliliği açısından diğer ülkelerdeki sermayelerin de disipline edilmesi gerekiyor. Parasal birliğin yanında mali birliğe doğru atılan adımı bu çerçevede de okuyabiliriz.

 

Sonuç

Yunanistan ile Troyka arasında 22 Haziran’dan sonra hızlanan müzakere süreci, pek çok şeyin yanında AB’nin dünya genelinde teknokratik otoriter stratejinin en ileri uygulama mekanlarından biri olduğunu gösterdi. Sürecin gerisinin nasıl şekilleneceğini ise Avrupa genelindeki emekçilerin tavrı belirleyecek.

[1] Poulantzas, N. (1992) Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, çev. Ş. Süer ve F. Topaçoğlu, İstanbul: Belge (Orijinal basım:1973), s. 115-116.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar