yüksek siyaset ile sosyal patlama arasındaki açı – y. doğan çetinkaya -

1999’dan sonra 2000’li yıllarda toplumsal muhalefetin küresel anlamda en canlı olduğu olgu yükselen küreselleşme karşıtı hareketin kurumları olan sosyal forumlardı. Dünyanın dört bir yanında mücadele eden toplumsal hareketleri bir araya getiren forumlar “başka bir dünya” için teorik, programatik ve pratik tartışmalar yürütüyor, mücadele stratejisi üzerine kafa yoruyordu. Türkiye’den de her ne kadar bu sürece katılım sağlandıysa da ülkemizde bu sürecin derin bir etkisi gerçekleşmedi. Bunun en önemli nedeni Avrupa’nın en büyük toplumsal hareketlerinden bir tanesi olan Kürt hareketi ve KESK’in büyük bir kısmı olan devrimci öğretmen geleneğini bir kenara koyduğumuzda, sosyal forumlarda bir araya gelen toplumsal hareketler cesametinde bir hareketin Türkiye’de mevcut olmamasıydı. Nitekim bu sosyal forumlara daha çok küçük siyasi grupların temsilcileri katılım sağlıyor ya da Türkiye’deki toplantıları örgütlemeye çalışıyordu. Yerkürenin farklı yerlerinde ise yüzbinlerce, hatta milyonlarca insani seferber edebilen, örgütleyen toplumsal hareketler gerçek ihtiyaçlarından çıkan sorunlarını ve müstakbel geleceği tartışıyorlar, bir yol arıyorlardı. Bu forumlar sırasında da toplantıların yapıldığı şehirlerde görselliği ve sembolik karakteri daha önde olan, sınırları belli çatışmalar yaşanıyordu.

Ancak 2000’li yılların sonunda önemli bir kırılma yaşandı. 2008’de Alex’in öldürülmesinden sonra ortaya çıkan ve Yunanistan çapında yaygınlaşan ayaklanma gerek toplumsal hareket aktivistlerini gerekse de Yunan Solunu şok etti. 2009 yılından sonra yaşanan büyük iktisadi ve mali krizler ise İzlanda’dan İspanya’ya, İtalya’ya, Yunanistan’a, İrlanda’ya, Portekiz’e büyük toplumsal ayaklanmalara yol verdi. 2010 yılında Akdeniz’in güneyinin de bu isyan dalgasının bir parçası haline gelmiş olması Akdeniz havzasını kuzeyi ve güneyiyle bir anda dünyanın en devrimci bölgesi haline getirdi. Ortaya çıkan büyük bir toplumsal patlamaydı. Ve sosyal forumlarda yıllardır tartışan, önemli toplumsal hareketlere sahip, öyle ya da böyle güçlü siyasal örgütlerin var olduğu bu ülkelerde Sol şaşkın şaşkın etrafına bakınmaktaydı. Bu şaşkınlığı üzerinden attığını da hala söyleyemeyiz. Şaşırtıcı biçimde örgütlenme ve seferberlik kapasitesi yüksek olan Sol içinde kaldığı sosyal patlamayı bırakın örgütlemeyi, yönlendiremiyordu bile. Meydanlar işgal edilirken, sert sokak çatışmaları yaşanırken parlamenter siyaset isyanın soğrulduğu en önemli kurumsal yapıydı. Sandık ve oy pusulası hala barikatlardan daha çok insanların umutları ve beklentilerinin odağıydı. Uzun zamandır önemli tartışmalar yürütmesine, toplumsal hareketler örgütlemesine, küreselleşme ve neoliberalizm hakkında kitabi her türlü bilgiye vakıf olmasına rağmen söylemi ve ideolojisinden bağımsız olarak radikal bir siyaseti örgütlemeye çalışan bir toplumsal ve siyasal hareketin ortaya çıkmamış olması günümüzün önemli bir hasleti. Örneğin Yunanistan’da iki radikal Soldan Syriza kendisinin hükümet olmasının beklenmesini salık verirken, Antarsia AB’den ve Euro’dan çıkılmasına takmış durumda. Mahallelerde, tarlalarda, fabrikalarda ikili iktidar denemeleri pilot bölge uygulamalarının ötesine geçememekte ne yazık ki.

Bu bakımdan Türkiye’de yaz başından beri yaşanan sosyal patlamaların, sokak çatışmalarının kat ve kat fazlasını yaşamış, tecrübe etmiş ülkelerin deneyimleri üzerine kafa yormak ve şu anda içinde bulundukları durumu düşünmek bizim için önemli olmalı. Bu bakımdan diğer ülkelerde olduğu gibi sokağa radikal bir şekilde çıksa da bir kişinin CHP’den medet umması artık bizim için sürpriz olmamalı. (Ki Sol, CHP’nin Çengiz Çandarı –akıl hocası- olmaya soyunmuşken hiç sürpriz değil!) Birçok insanın Solu şaşırtacak yoğunluk ve süreklilikle eylem yapması da kendiliğinden sistem karşıtı olmalarını getirmeyecek. Nitekim Türkiye Solu bunu da hissederek daha çok CHP gibi sağ, yani sistem karşıtı olmayan bir söylem ile siyaset yapmayı tercih ediyor. Hükümetin istifa etmesinin belki Yunanistan’da Syriza için bir anlamı olabilir. Zira kendisi ana muhalefet partisi. Ancak seçimlerin İtalya’da ne getirdiğini biliyoruz. Elbette ki bu tür talepler mücadele sırasında dile getirilir. Ancak unutulmamalı ki kitlelerin gerçekten çok büyük bir beklenti içinde olduğu böyle bir talep hükümetin gitmesi ve kalması durumunda da Sol açısından çok iç açıcı olmayacaktır. 2000’li yıllarda tarihin gördüğü önemli bir toplumsal ayaklanmalar çağında olmamıza rağmen aşikar ki sistem bütün kurumlarıyla güçlü bir şekilde yerindedir. Modern dünya tarihinin en büyük ayaklanması olan 1848 Devrimlerinden sonra çok karanlık bir çağa girildiğinin unutulmaması gerekiyor. 1848 yenilgisi ardından toplumsal ve siyasal örgütlere ve ideolojilere yol vermişti. Belki de böyle bir belirsizlik çağındayızdır.

Malumun ilanı olan bu şeyleri neden yazıyoruz peki? Toplumsal patlamaları derleyip toplamak ve örgütlemek için mi? Tabii ki hayır, herhangi bir örgütlenmenin kendiliğinden bir sosyal patlamayı örgütlemesi mümkün değildir, belki bu iyi bir şey de değildir. Ancak ortaya çıkan tablo gösterdi ki, Sol ve toplumsal hareketler başka bir sistemin inşasına hazır değil. Gezi öncesinde de işçi eylemlerinden ekolojik yıkım mağdurlarına, madenlerden taraftar gruplarına, kadınlardan öğrenci eylemlerine kadar birçok kesim radikalliği hızla artan bir seferberlik halindeydiler. Gezi ile birlikte bu patlama, diğer başka ülkelerdeki örneklerine göre daha yumuşak da olsa doruk noktasına çıktı. Bu ortamda kendiliğindenliğe, bağımsız örgütlenmelere, forumlara vurgu yapmak önemli. Ancak ortaya şöyle bir çelişki çıkmış durumda: Gezi sonrası klasik örgütlenmeler “tu kaka”lanırken, ve haklı olarak yerden yere vurulup taban örgütlenmelerine, ağlara, gayri hiyerarşik ilişkilere vurgu yapılırken hemen bütün gruplarda yüksek siyaset ve parlamenter tartışmalar da gırla gidiyor. Koca koca siyasi partiler kendilerini feshederek veya etmeyerek bu dalgayı örgütleyebilmek için cephelerden, koalisyonlardan dem vuruyorlar. Aslında 20. yüzyılın ikinci yarısı göz önünde bulundurulduğunda burada şaşıracak bir şey yok. Hala aynı parametreler hâkim: Siyaset yüksekte ve sistemin dişlilerinde yapılıyor, sokak ise parçalı ve sistem için zararsız bir özerlikte, izin verilen bölgede tutuluyor. 21. yüzyılın ilk devrimci dalgasının bunu aşıp aşmayacağını zaman gösterecek. Ancak Türkiye’de Gezi’den sonra gidilen parklarda ve mahalle forumlarında herhangi bir şekilde kendini yeniden üretebilen, zenginleştiren ve büyütebilen bir dinamik yokken bu derece yüksek siyasete soyunulması da bir çelişki olarak önümüzdedir. Bunu yapanın siyasi partiler kadar forumlar, dayanışmalar vb. yapılar olması da ironiktir. Siyasi partilerin de forum olmaya soyunması ile bu karmaşa hali daha da çetrefil olmuştur.

Demem o ki, siyasi partilerin ve siyasi grupların her şeyden önce bu niteliklerinde ısrarcı iseler siyasi bir organizasyon olmaları gerekir. Bugüne kadar yapamadıkları budur. Gezi’de dağılan ve iflas eden de örgütlü siyasetti zaten. Bunun için siyasi merkez inşası an itibarıyla elzemdir. Siyaseti örgütleyecek olan siyasi grup ve örgütlenmelerdir. Tabii memleketin yüksek siyasetinde bir unsur olarak değil, yeni bir toplumu inşa edecek irade olmaya aday bir siyasi merkez. Bu taban örgütlenmelerinin emir komutaya alınması demek değildir. Siyasi bir merkez inşa edebilmek için ise ciddi bir şekilde örgütlenmiş ve süreklileşen bir siyasi tartışma gerekmektedir. Ancak böyle olgunlaştırılacak bir siyasal hat toplumsallaştırılabilir. Zira ancak böyle bir süreç bunu örgütleyebilecek yoldaş sayısını arttırabilir. Gezi göstermiştir ki tutarlı bir şekilde bir işin ucundan tutacak yoldaş sayısı azdır.

Böyle bir siyasal süreç alan çalışmalarıyla kurulacak ilişkiyi de dönüşüme uğratacaktır. Zira bugün örgütlenme, izlenecek strateji ve taktik, gelecek toplumun nitelikleri üzerinden siyasi polemik ve kavganın olmaması da Solun içinde bulunduğu durumu açık ediyor. Gündelik meseleler, dış politika, sağın cephanesi olan yurtseverlik, milli değerler, din, kimlikler temel tartışma konularının başında geliyor. Her grubun gerçekleştirdiği “butik” sınıf çalışmaları, mahalle örgütlenmeleri üzerinde herhangi bir tartışmanın olmaması çağımızın diğer bir ironisi. Normalde siyasal ayrımlar bu alanlarda ortaya çıkan farklılıklardan zuhur etmeli. Nitekim siyasetin gerçekleştiği, örgütlendiği, deneyimlendiği alanlar buralar olmalıyken ilk terk edilen alanlar buralar oluyor. Hal böyle olunca her alan çalışması, forum da klasik örgütsel formları reddetse ve bir siyaset kötülemesi yapsa da en amiyane biçimiyle yüksek siyasete soyunmaktadır. Kırk yıllık siyaset esnafına bürünmektedir. Siyasi merkez inşası ve siyasi müdahale “yüksek siyaset”ten ziyade başka bir toplumun tahayyülünü ve onun nasıl kurulacağını önüne koyarsa, alanlarda inşa edilecek ilişkiler de müstakbel ikili iktidarın nüveleri olacaktır.

Sarayda klikler kılıçlarını çekti ve kavga başladı. Çoğumuz bu kavgaya iştirak etme hevesinde. Ama eski bir sözü de unutmayalım: “kavgaya başkasının kılıcıyla girilmez.”

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar