yerel seçimlerden cumhurbaşkanlığı seçimlerine – onur doğulu -

 

Yerel seçimlerden önce önemli gördüğümüz birkaç noktaya dikkat çekmeye çalışmıştık. Kısaca hatırlatmak gerekirse; 3 seçimlik bir sürece girdiğimizi ve sosyalistlerin bu süreçten Gezi ile ortaya çıkan enerjinin şu ya da bu egemen sınıf bloğunun arkasına takılmasına izin vermeden, Kürt özgürlük hareketi ile yoldaşlık ilişkisi içerisinde, Türkiye siyasetinde gözle görünür bir siyasi aktör olarak ortaya çıkabilme potansiyeli taşıdığını vurguladık.

Şubat ayında yazmış olduğumuz şu satırlar bir özet olarak kabul edilebilir:

“Sosyalistler salt AKP’den kurtulma adına açıkça egemen sınıf içerisinde bir bloğu temsil eden CHP’nin arkasına dizilemez. Gezi direnişi ile ortaya çıkan bütün olanak ve enerjinin kendi elimiz ile yok edilmesinden başka hiçbir anlama gelmez CHP’nin arkasına dizilmek.

Her şeye rağmen önümüzdeki üç seçim tarihi öneme sahiptir. Sosyalistler bu seçimlerde egemen sınıfın şu ya da bu bloğundan bağımsız bir duruş sergilemek ve seçim sürecinin sonunda Türkiye siyasetinde önemli bir aktör olmak gibi bir görev ile karşı karşıyalar.

Kuşkusuz sosyalistler, Kürt özgürlük hareketi ile hayatın her alanında olduğu gibi seçim sürecinde de yoldaşlık ilişkisi çerçevesinde yan yana durabilmek için ellerinden geleni yapmak durumundadır. Bu HDP’ye katılmak veya katılmamak tartışmasının çok ötesinde bir gerçeklik.”[i]

Yerel seçimlerin ardından sosyalistlerin bu potansiyelinin yok olmadığını ama ciddi bir yara aldığını söyleyebiliriz. Yani işimiz seçim öncesine göre daha zor.

Sosyalistler 2014 yerel seçimlerinde bırakın daha görünür olmayı, seçimlerde bir bütün olarak yoktular bile.

HDP/BDP dışında kalan sosyalist partilerin almış oldukları oy, BBP gibi neredeyse marjinalize olmuş, birkaç il ve ilçeye sıkışmış faşist partinin onda birinden daha az.

Bununla beraber batıda HDP’yi destekleyen sosyalistler açısından da durum çok parlak değil. Daha önce almış aldıkları oy oranları ile mukayese ettiğimizde, sosyalistlerin HDP’nin zaten sahip olduğu Kürt oylarının üzerine nerdeyse 1 oy bile ekleyemediğini söyleyebiliriz.

Kuşkusuz (neyse ki) sosyalistlerin potansiyeli ve gücü seçimlerde almış oldukları oy ile sınırlı değil. Hepimiz biliyoruz ki sosyalistlerin ezici çoğunluğu (kadrolar da dâhil olmak üzere) yerel seçimlerde CHP’ye oy verdi.  Bu durumun en ibret verici örneği Ankara’da yaşandı. TKP, ÖDP ve Halkevlerinin ortak aday olarak üzerinde uzlaştığı ve seçim kampanyasını örgütlediği Ankara Bağımsız Sol Adayı, bu örgütlerin Ankara’da mevcut kadro sayısının bile çok altında oy alabildi.

Gezi Direnişine katılmış kitleler neredeyse bir bütün olarak (ve sosyalistlerden bağımsız olarak) CHP/MHP’ye “basıp geçerken”, sosyalistler bu kayma karşısında bırakın bir duruş sergilemeyi, söylem ve eylemleri ile bu kayışı onaylayan/hızlandıran bir pozisyon aldı ve bunun doğal sonucu olarak kendi kadrolarını bile kendi adaylarına oy vermeye ikna edemeyen bir noktaya savruldular.

Yerel seçimler sonrası sosyalistler ve Kürt özgürlük hareketi arasında (en azından) bir seçim iş birliği olasılığı da seçim öncesine göre zorlaştı. Bunun iki temel sebebi var.

Birincisi, Gezi kitlesinin seçim ile beraber -AKP’den kurtulabilmek adına- milliyetçi seçeneklere yönelmesi, kuşkusuz bütün hesaplarını bu kitle üzerinden yapan sol-sosyalist partiler üzerinde de etkisini gösterecektir ve Kürt hareketi ile aralarında oluşan açıyı daraltma yönünde somut adımlar atmakta zorlanacaklardır.

İkincisi ve bizce daha dramatik olanı ise, Kürt özgürlük hareketinin tabanında sosyalistler ile ittifak stratejisinden zaten hoşnut olmayan ve bunu çeşitli düzeylerde dile getiren kesimin eli, seçim sonuçlarından sonra biraz daha güçlenmiştir. Sosyalistler ile ittifaka bir “liderlik stratejisi” olduğu için şimdilik sessiz kalan kesimlerin de önümüzdeki iki seçimde bu durumdan duydukları hoşnutsuzluklarını dile getireceklerini söylemek yanlış olmaz. Özetle siyaseten küçük ve etkisiz olsalar dahi Türkiye’de sosyalistlerle yoldaşlık ilişkisi geliştirmek isteyen ve Türkiye’nin batısında yaşadıkları sıkışmışlığı sosyalistler ile aşmaya çalışan “liderlik stratejisi” her geçen gün biraz daha yıpranmaktadır.

Sosyalistler olarak biz yerel seçim sonuçlarını değerlendirmeye devam ederken, 31 Mart sabahı itibariyle cumhurbaşkanlığı seçim sürecine girildiğini de aklımızda tutmamız gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri yerel seçimlerden çok daha farklı bir atmosferde geçecek. İlk olarak “bas geç” stratejisi, özellikle İstanbul ve Ankara gibi şehirlerde alınan görece yüksek oylar göz alındığında, kendi mantıksal çerçevesinde başarılı olmuştur. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP-MHP’nin ortak aday çıkaracağı (şu aşamada ismi geçen adaylar İlker Başbuğ ve Meral Akşener) ve seçimin bu aday ile AKP’nin belirleyeceği (Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül veya başka bir aday) arasında geçeceği neredeyse kesin gibi.

Özellikle iki turlu bir seçim olacağından dolayı, “bas geç” stratejisi –özellikle ikinci turda- yerel seçimlerden çok daha etkili olarak karşımıza çıkacaktır. Yerel seçimlerde basıp geçen hemen hemen herkes büyük olasılıkla Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda da basıp geçecektir.

Sosyalistler açısında çok daha zor bir süreç ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. “Bas geç” ile ideolojik hesaplaşma içerisine girememiş sosyalistlerin cumhurbaşkanlığı seçimleri için söyleyecek maalesef çok bir sözü kalmadı. (Sözler tabii ki söylenecektir ama kendi kadrolarını bile ikna etmekte zorlanan sözler olacaktır). Gezi direnişine katılanların ezici çoğunluğu rahatça milliyetçi cephenin adayı diyebileceğimiz adaya oy verecektir.

Dost düşman herkesin kabul ettiği üzere, Kürt özgürlük hareketi cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kritik bir rol oynayacaktır. Bugünden seçim tarihine kadar herhangi bir olağanüstü durum yaşanmazsa, Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı ikinci turda seçilecekmiş gibi gözüküyor. BU nedenle, AKP oylarıyla CHP+MHP oylarının birbirine yakın olduğunu düşünürsek, yaklaşık % 6,5-7 civarında oyu olan BDP/HDP’nin ikinci turda alacağı tutum seçim açısından belirleyici olacak.

Şunu hepimiz biliyoruz ki Kürdistan’dan Meral Akşener, İlker Başbuğ gibi adaylara % 1 oy dahi çıkmaz. Bu Kürtlerin “cahil” veya AKP işbirlikçisi olmasından değil, siyasal hafızaya sahip, örgütlü bir halk olmasından kaynaklanıyor.

Bu durumda seçimlerin ikinci turunda Kürt özgürlük hareketi ne tavır alırsa alsın milliyetçiler (özellikle “sol” milliyetçiler) tarafından AKP’nin değirmenine su taşımakla suçlanacaktır; bu durum sol ile Kürt özgürlük hareketi arasında giderek artan açıyı daha da arttırmak için kullanılacaktır.

Kuşkusuz seçimlerin ikinci turu için yaşanacak siyaseten çetrefilli bu durum sosyalistler için de geçerlidir. Sosyalistler, CHP+MHP’nin çıkaracağı adayı açıkça destekleyemeyecek bir durumda kalacak, dolayısıyla hiçbir şey söyleyemeyerek bu süreçte bir kez daha siyaset arenasının “dışında” kalacaklardır.

Bu açıdan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turu özellikle yaklaşan genel seçimlere emsal teşkil etmesi açısından çok önemlidir. Kürt özgürlük hareketi ve (en azından bir kısım) sosyalistlerin çıkaracağı ortak adayın alacağı oy bu ittifakın doğal sınırlarını görebilmek açısından sonsuz bir öneme sahip.

Ahmet Bekmen’in Başlangıçta yayınlanan  “Sosyalistlerin Siyaset ile İmtihanı” yazısında belirttiği gibi “Ya kendi kaderimize müdahil olacağız ya da tarihin bizleri ıskartaya çıkarmasına göz yumacağız. Önümüzdeki seçim artık bu noktaya gelmiştir.”

Unutmamak gerekir ki Gezi kitlesinin milliyetçi bir zemine kayan ve CHP+MHP peşine takılan kesimlerini sistem dışı bir muhalefete tekrar kazanmanın yolu onlarla beraber bu cepheye savrulmak değil, onlara iki egemen sınıf bloğunun dışında bir siyasal zeminin oluşturulabileceğini göstermektir.

 



[i] Onur Doğulu & Cihan Çabuk, “Türkiye siyasetinin sosyalistlere ihtiyacı var” (22.02.2014).

Yazının tamamı için: http://baslangicdergi.org/turkiye-siyasetinin-sosyalistlere-ihtiyaci-var-onur-dogulu-cihan-cabuk/

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında