‘Yeni Türkiye’nin kabinesi -

Yeni Türkiye’nin kabinesi dün açıklandı. Bakan olarak bu yeni kabinede görev alacak isimler elbette bize önümüzdeki dönemde ülkeyi yönetecek akla dair önemli göstergeler sunuyor. Doğrudan sermaye sınıfından, yandaş bürokrasiden ve aile çevresinden gelen bu kişilerin daha önce yaptıkları işler ve kişisel bağlantıları dikkate alınmalı, ortaya konulacak muhalif tavır buna göre belirlenmelidir.

İlk incelenmesi gereken kişi Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay. THY, Türk Telekom, ve Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) gibi kurumların yönetimlerinde yer almış, AFAD başkanlığı ve Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış. Geçtiğimiz dönem boyunca hükümetin etkin olarak kullandığı veya kamuoyunun önüne sunduğu bu kurumlarda görev alan, Erdoğan’ın yakından tanıdığı ve belli ki kendisiyle uyumlu çalıştığını düşündüğü birisi. Kısaca yardımcılık makamına önemli kurumlarda ve sermayedar gruplarıyla bağı olan birisi seçilmiş.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın birleştirilmesiyle ortaya çıkan bir acayip bakanlık: Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı. Henüz yapısıyla ilgili bilgi olmasa da, ismi ve başına geçirilen kişi, bize önümüzdeki dönemde emekçilerin sorunlarının ve temel insani ve toplumsal gelişmenin, iktidarın “geleneksel muhafazakâr aile” tanımından türetilen işçi-işveren ilişkisine göre tasarlanmaya devam edeceğini gösteriyor. Bakan Zehra Zümrüt Selçuk ise KADEM gibi yine iktidarın organik bağlarının olduğu kurumlarda görev alan bir isim.

Ekonomi ve Maliye Bakanlıklarının kaldırılıp, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın kurulması ve Berat Albayrak’ın bakan yapılması, geride kalan dönemde etkisiz kalan Nihat Zeybekçi’nin ve zaman zaman Erdoğan’ın ekonomi yönetimiyle çelişen Mehmet Şimşek’in dışarıda bırakılması, ekonomide artık tek elden aile yönetiminin olacağını gösteriyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın Erdoğan’ın kıdemli danışmanlarından Mustafa Varank olması da bu şekilde yorumlanabilir. Bunlara ek olarak gözden kaçırılmaması gereken bir nokta, KHK ile Merkez Bankası başkanı ve para politikası kurulu üyelerinin atanmasında deneyim şartı ortadan kaldırıldı, görev süreleri belirsiz hale getirildi, Bankanın özerkliğine daha fazla baskı uygulanabilmesinin önü açıldı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na TOKİ başkanı Murat Kurum; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bakanlığın müsteşarı Fatih Dönmez; Milli Savunma Bakanlığı’na Hulusi Akar; Gençlik ve Spor Bakanlığı’na Spor Toto başkanı Mehmet Kasapoğlu; Ticaret Bakanlığı’na, DEİK, TOBB, İTO gibi kurumlarda çalışmış Ruhsar Pekcan; Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na ise Karayolları Genel Müdürü Mehmet Turhan getirildi. Hepsi bakanlıklarıyla ilgili kurumlarda görev almış, kısaca “işi bilen” veya “uzman” isimler olarak görülen, teknokrat görünümlü ama aslında hükümetle uyumlu çalışabildiğini göstermiş kişiler.

Gelelim sermaye sınıfı üyelerine. Turizm firmaları ve lüks otel sahipliği Mehmet Ersoy’u Kültür ve Turizm Bakanlığı’na getirmiş. Eski MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanı ve Maya Okulları’nın kurucusu Ziya Selçuk Milli Eğitim Bakanlığı’na; Medipol Hastanesi ve üniversitesini kuran ve DEİK ve TİM gibi kurumlarda çalışmış Fahrettin Koca Sağlık Bakanlığı’na; BİM, Turkcell, Albaraka Türk Katılım Bankası yönetim kurulu üyeliği yapmış Bekir Pakdemirli Tarım ve Orman Bakanlığı’na uygun görülmüş. Bu örnekler bize, ilgili alanlarda kâr eden “işadamlığı” yapmanın kabineye uygun görülmeye yeterli olduğunu gösteriyor. Yine de karşımızda devleti anonim şirket gibi yönetme anlayışını yerleştirmeye çalışan bir iktidar olduğu için bunlar şaşırılmaması gereken tercihler denilebilir.

Bütün bu isimler haricinde, en önemli bakanlıklardan Adalet, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarının değişmemesi veya değişime gerek duyulmaması geçtiğimiz dönemde bu alanlarda tanık olduğumuz durumların devam edeceği anlamına geliyor.

Devlet yönetimi bir kişinin etrafındaki ilişkiler kümesinden, merkezdeki bu tek kişiyle sorunsuz çalışacağı düşünülen kişilerden seçildi. Bir kısmı aileden veya “yol arkadaşı” olarak görülen kesimden, bir kısmı yandaş bürokrasi/uzman kesiminden, bir kısmı da doğrudan sermaye kesiminden. Ortaya çıkan tablo bize sadece bir aile veya parti-devlet gibi keskin bir çerçevesi olan bir yönetimi değil, içinde birçok karakteristik özellik barındıran bir yönetimi resmediyor. Örneğin, DEİK, TOBB vb. örgütler ve sermaye sınıfından kişilerin seçilmesi bu bakanlıkların çalışma alanlarında karar alma mekanizmalarının toplumsal taleplerden izole edilmesi ve böylece otoriter bir yönetimin güçlenmesi anlamına geliyor. Bu yaklaşım yüzünden önümüzdeki dönemde eğitim, kültür, tarım, çevre ve sağlık gibi hayati alanların kar üretme amacıyla yönetilerek daha da zarar görmesine, emekçilerin bu hizmetlerden yeterli kalitede faydalanamayışının devam etmesine şahit olacağız.

Devleti doğrudan aile üyelerinin, yandaş bürokratların ve şirket temsilcilerinin eline teslim eden anlayışa karşı, bütünüyle halkı etkileyen hükümet etme işinin yine halkın taleplerini dikkate alarak şekillenen bir anlayışla gerçekleşmesi gerektiğini yüksek sesle ilan etmek gerekiyor. Bu anlayışı benimsemeyen, emekçilerin taleplerini yeni Türkiye yönetiminin yüzüne çarpmayan bir muhalefet etkisiz kalmaya devam edecektir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında