yeni oyun, eski kurallar: transatlantik ticaret ve yatırım ortaklığı – sinan yıldırmaz -

Yaşadığımız dönemde neo-liberalizmin krizi tüm dünyayı sarsmaya devam ediyor. Yunanistan’dan Ukrayna’ya, Almanya’dan Bosna’ya işçi sınıfı ve ezilen halklar krize karşı kendi itirazlarını ve alternatiflerini ortaya koymak için başkaldırıyorlar. Bugün Bosna’da yaşananlara bakınca tarihin bizi daha çok şaşırtacağını görebilmek mümkün… Peki, sermaye cephesinde durum nasıl? Bütün bu yaşananlardan sonra dünya ekonomik sisteminde nasıl bir dönüşümün planlanmakta olduğunu, 2014 yılı boyunca belki de çokça konuşmak durumunda kalacağımız, bir “yeni” oluşum üzerinden gözlemlemek mümkün.

Türkiye ve dünyada yaşadığımız devrimci süreç, ABD ve AB işbirliği ile gerçekleştirilmek istenen bir ticari ortaklık tartışmasının gözden kaçırılmasına neden olmuştur. Özellikle sol kamuoyu bu konuda henüz çok fazla görüş üretmemektedir. Temmuz 2013 tarihinde başlayan ve en geç 2014 sonunda tamamlaması düşünülen ABD ve AB arasındaki Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (Transatlantic Trade and Investment Partnership – TTIP) görüşmelerinin, uluslararası ticaret alanındaki “oyunun kurallarını değiştirecek” (game-changer) bir etkide bulunacağı düşünülmektedir. Dünyadaki krizin etkisiyle, amacını “istihdam ve büyüme” sağlayıcı bir işbirliği olarak duyuran bu ortaklık, temelde uluslararası ticari korumacılık mantığına dayanmaktadır. Uluslararası ticareti, özellikle Çin ve Rusya gibi güçlerin etkisinden arındırarak, trans-pasifikten trans-atlantike aktarmayı da amaçlayan bu ortaklık, dünya hâsılasının yarısını (% 46,7) ve dünya ticaretinin de üçte birini (% 30,4) oluşturan, karşılıklı yatırımların değerinin ise 3,7 trilyon dolar olduğu bir ticari alanda kurulması planlanan “ticari tekelleşme” anlamına gelmektedir. TTIP ile birlikte Çin-ABD ticaretini %30 azalacağı öngörülmektedir.

maı yeniden…

Oyunun bir kısmı aslında eskiden beri bildiğimiz bir gerçeğin daha da yaygınlaştırılmasına dayanıyor. Bu tekelleşme 1990’lar boyunca sıkça tartışılan ve zamanında “Sermayenin Anayasası” olarak adlandırılan Çok Taraflı Yatırım Anlaşmaları (Multileteral Agreements on Investment – MAI) sürecinin genişletilmiş bir uygulamasını sunmaktadır. Uluslararası şirketlerin yatırımlar ve her türlü sermaye ilişkileri üzerinde neredeyse son sözü söyleme hakkına sahip olabileceği bir düzenleme anlamına gelen bu anlaşma, uluslararası özel hukuk uygulamaları ile de etkinliğini arttırmaktadır. Bu durum özellikle hukuk devleti ilkesinin zayıf olduğu ülkelerde, sermayenin geldiği ülke hukukunun geçerlilik kazanmasına yol açabilecek bir etki yaratacaktır. Sermaye kendisini güvence altına alabilmek için, yatırım yaptığı diğer ülkelerin “güven vermeyen” hukuku yerine kendisine hareket serbestisi sağlayan merkez ülkelerin hukukunun geçerli olmasını sağlayacaktır. Bu durum Uluslararası Tahkim uygulamalarının daha yaygın kullanılması anlamına gelmektedir. Özellikle “21. yüzyılın petrolü” olarak tanımlanan fikri mülkiyet haklarının uygulanması yönünde uluslararası bir baskı yaratarak, şirketlerin yatırım yaptıkları ülkenin hukuki düzenlemesini beklemeden kendi ülke hukuklarına göre fikri mülkiyet cezalandırması yapabileceği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Türkiye ve benzeri “korsan” üretimin yaygın gerçekleştiği ülkelerdeki üretimin kısıtlanmasına ve bireysel kullanıcıların da uluslararası şirketlerin bu yeni “çitleme hareketi” üzerinden engellenmesine ve hatta cezalandırılmasına yol açacaktır. Geçtiğimiz dönemde uluslararası şirketlerin gelirlerinin önemli bir bölümü fikri mülkiyet hakları ve patentlerden sağladıkları kârlara dayanmaktadır. Şirketler bu risksiz ve yatırımsız geliri koruyabilmek adına, yatırıma harcayacakları paraları hukuk işlerine ve davalara harcamaktadır. Bu ortaklık ile birlikte şu anda yalnızca kaynak ülkelerde çok önemli yaptırımlara yol açan bu davaların, bütün ülkelerde yaygınlaşması beklenebilir.

“ekonomik nato”?

TTIP girişimini ortaya atanların bu oluşuma verdikleri isim olan “Ekonomik NATO”, kavramsal olarak bazı niyetleri de ortaya çıkartmaktadır. Aslında bu tanımlamanın da gösterdiği gibi, yeni oyun eski kurallar ile oynanmak istenmektedir. Soğuk Savaş dönemi NATO-Varşova Paktı geriliminden en karlı çıkan kesim uluslararası ticaret ve silah sanayi olmuştur. Aslında Soğuk Savaş, askeri bloklardan daha çok birbirinden çok sıkı ve kesin bir şekilde ayrışmış ekonomik pazarları belirlemekteydi. NATO’nun ve Varşova Paktı’nın egemenlik alanları aynı zamanda diğerinin giremeyeceği bir ekonomik pazar sınırı oluşturmaktaydı. Soğuk Savaş sonrasında ise bu sınırlar ortadan kalktı; artık herkes herkesin pazarına girebilmekteydi. Bu durum, NATO pazarı açısından, daha önce kendisine kapalı olan alanlara yayılarak iktisadi hegemonyasını ve etkinliğini geliştiren Rusya ve Çin gibi ülkelerin yarattığı bir sıkıntı doğurmaktadır. Bu yeni oluşuma “Ekonomik NATO” denilmesinin temel mantığı da burada aranmalıdır. Aslında bu yeni dönemdeki oyunun kuralları eski Soğuk Savaş’ın pazar mantığının geriye getirilmeye çalışılmasından başka bir şey amaçlamamaktadır. ABD, AB ile açık bir biçimde yürüttüğü TTIP görüşmeleri dışında özellikle Çin’i saf dışı bırakmayı amaçlayan gizli bir başka ticaret ortaklığı projesi yürütmektedir. Wikileaks belgeleriyle ortaya çıkan “gizli transpasifik anlaşması” (Trans-Pacific Partnership Agreement – TPP) bu Soğuk Savaş mantığının daha da açık görülebileceği bir başka alandır.

Eğer yeni bir “NATO pazarı” oluşturulmaya çalışılıyorsa bunun karşısında bir “Doğu Bloku pazarı” tehdidinin öngörüldüğü düşünülebilir. Özellikle Rusya ve Çin önderliğinde gerçekleştirilen Kafkaslar ve Orta Asya’nın da içine dâhil olduğu dünya nüfusunun dörtte birini ve belirlenmiş petrol rezervlerinin %11’ini kontrol eden Şanghay İşbirliği Örgütü, ekonomik NATO’nun karşısına koyduğu düşman olarak görülebilir. Kendi serbest ticaret alanını oluşturarak özellikle Çin ve Rusya’yı bu pazarın dışında tutacak olan ABD ve AB, dostlarını ve düşmanlarını bu örgütlenmeler üzerinden tanımlamayı düşünecektir. Soğuk Savaş döneminden eksik olan tek şey ise her iki kutuplaşmayı kapitalizmin kâr hırsı dışında meşrulaştıracak ideolojik bir kurgu. Bu ideolojik kurgunun da uluslararası terörizme destek veren “haydut devlet” (rogue state) tanımlaması üzerinden yaygınlaştırılmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Haydut devletler ve haydut devletlere destek veren devletler olarak düşmanlaştırılabilecek olan bu ideolojik alan aynı zamanda ABD-AB işbirliğinin dışarıda tutmayı amaçladığı coğrafi alanlara denk düşmektedir.

türkiye ve ttıp

Türkiye bu süreçte elbette ABD ile birlikte hareket etmek isteyecektir. Fakat işler o kadar da kolay olacak gibi görünmüyor. Türkiye AB ilişkilerinin geldiği nokta daha ileriye taşınacak bir ortaklığı engellediği gibi ticari ilişkiler alanında da zaten AB’nin elde edebilecekleri Gümrük Birliği anlaşması ile tamamlanmış durumda. ABD ise, AB ile yapacağı anlaşma sonrasında Gümrük Birliği’nin sağladığı avantajları kullanarak Türkiye pazarına gümrüksüz bir biçimde girebilecek. Bu yüzden de liberal iktisatçılar tarafından bile bu anlaşmanın kaybedenleri arasında Rusya, Çin, Hindistan ve Meksika ile birlikte Türkiye de sayılmaktadır. Türkiye-ABD ile yeni bir serbest ticaret anlaşması yapmazsa bu yeni durum ABD-Türkiye dış ticaret dengelerini altüst edecektir. Zaten kronikleşmiş hale gelen cari açık bu yolla daha da büyüyecektir. Bu yüzden de Türkiye, ABD ile bağımsız bir serbest ticaret anlaşması imzalayarak TTIP sonrasındaki kayıplarını telafi etme telaşında. Tayyip Erdoğan ve ekibinin son ABD ziyaretinde amaçlanan da tam olarak bu anlaşmayı imzalamak olmuştur. Fakat ABD bu noktada çok da istekli gözükmüyor; zaten kendisine açık olan bir pazar için neden hiçbir “taviz” elde etmeden yeniden anlaşma imzalasın ki?

Türkiye’deki sermaye çevreleri de yaşanacak sıkıntının farkında. TÜSİAD, İSO ve İKV’nin bu konuda düzenlediği çalışma gruplarında yaşanan tartışmalar, Türkiye’nin bu tür bir ticaret alanının dışında tutulma ihtimalinin yarattığı gerilimi ortaya koymaktadır. AKP iktidarının AB sürecinde yaşadığı sıkıntıların karşısında bir alternatif olarak önerdiği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girme teklifi, bir anlamda Türkiye pazarının ABD-AB ortaklığına kapatılabileceğine dönük bir “tehdit” olarak görülebilir. Bu tehdidin ne kadar işe yarar olacağı konusu özellikle son günlerde Suriye sınırında yaşanan olaylardan sonra oldukça şüpheli hale gelmiştir. Türkiye’nin, ABD’nin “haydut devlet” olarak tanımladığı bir alana açıkça silah sokmasının yarattığı uluslararası kriz, Türkiye pazarına zaten başka yollardan girebilecek olan ABD’nin ideolojik ve hukuki olarak da Türkiye’yi sıkıştırabileceği bir ortam yaratmıştır. Ayrıca yapılan silah yardımlarının, Türkiye’nin taraf değiştirme tehdidini yönelttiği ABD’nin desteklemediği, taraf değiştirme teklifinin götürüldüğü Rusya ve Çin’in desteklediği Esad rejimine muhalif olan ve doğrudan El-Kaide bağlantısı bulunan güçlere yapılıyor olması durumu AKP açısından oldukça acıklı bir hale getirmektedir.

TTIP ve beraberinde getireceği sorular ve sorunlar önümüzdeki dönemde takip edilmesi gereken bir gündem oluşturacaktır. En azından Türkiye’deki sermayenin ve iktidar çevrelerinin bu anlaşma sonrasında alacağı tutumlar önümüzdeki dönemin uluslararası ilişkilerinde göz ardı edilmemesi gereken belirleyeni haline gelebilirler. Emperyalizmin merkezleri, Soğuk Savaş sonrasının kontrol edilemeyen ve her an politik ve ekonomik krizlere gebe olan düzenine karşı alternatif olarak eski kuralların geçerli olduğu yeni bir oyun kurmaya niyetlenmişlerdir. Fakat her geçen gün görülmektedir ki, sermayenin yeni kurmaya çalıştığı oyunları bozmaya niyet etmiş, oyunun kurallarını sermayenin değil yalnızca kendisinin belirleyebileceğini söyleyen halkın öfke dolu tepkisi ile karşılaşmaktan kaçamayacaklardır.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar