yatağan ve işçiden esen yel – ahmet gire -

 

Yatağan-Yeniköy-Kemerköy Santrali’nin satış ihalesi yapıldı. İhaleyi 1 milyar 91 milyon dolara Elsan Elektrik kazandı. Şirketin santrali ne zaman devlet idaresinden devralacağı ve işletmeye başlayacağı belirsiz. İşçiler bu devir işlemini kendi evlerinde oynanacakbir rövanş maçı olarak görmekteler. Hafızalarında Soma’da kaybettikleri, hiç görmedikleri yoldaşları var, dillerine direniş marşları dolanmış tekrardan. Bu yazı bu marşa biraz kulak kabartabilmek içindir.

Yatağan direnişinin tarihi 1987 yılında başlar. Bu tarihten itibaren Yatağan işçileri insanlık dışı çalışma şartlarında çalıştılar, santrallerinin kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını gördüler ve bir özelleştirme teşebbüsünü geri püskürttüler.Bu direniş tarihinden de anlaşılacağı gibi Yatağan işçilerinin kökleşmiş bir direniş hafızaları ve canlı bir mücadele kültürleri var. Ancak durum bu kez biraz farklı. Dünyada küresel sermaye, ülkede ise yerli sermaye hiç bu kadar aç olmamıştı.

Yatağan işçilerinin birinci kaygısı siyasal iktidarın yaşamı ve toplumu örgütlemedeki eşi Türkiye tarihinde az rastlanan yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Siyasal iktidar hemen her yerde zıtlıklar yaratabilmekte ve bu zıt taraflardan birini kendine destekçi kılabilmektedir.

Yatağan işçileri, direnişlerinin geçmiş yıllarında Yatağan halkı ve kısmen Türkiye toplumuyla kimi sorunlar üzerinden ittifaklar gerçekleştirdi. İşçiler hava kirliliği ve santralin yörenin tek gelir kaynağı olması bakımından Yatağan halkıyla, madenlerin ve enerji sektörünün stratejik önemi ve kamu malı konularından da Türkiye halkıyla işbirliği yaptı. Ancak daha önceleri karşılarında hegemonya kuramamış, çok parçalı bir iktidar yapısı vardı. AKP bu iktidara nazaran daha kuvvetlidir ve kendisine Türkiye’nin hemen her yerinde olduğu gibi Yatağan halkı içinde de destekçi bulabilmektedir. Eski iktidarın kırılganlığının yanında AKP bir o kadar sağlam görünebilmektedir. Yatağan işçilerinin dağılmaya yüz tutmuş bu ittifaklarının bir örneği de ülke çapında insanlarla kurdukları ilişkide görülebilir. AKP her özelleştirme öncesi yaptığı gibi kamu işçilerine dair bir algı yaratmaktadır. Bu algı işçilerin tembel ve yüksek maaşlı olduğu fikrini taşır. Bu hamle ülke ile özelleştirmeye direnen işçi arasındaki bağı zayıflatmaya yöneliktir ve yer yer başarılı da olmuştur.

Yatağan işçilerinin bir diğer kaygısı ise kendi içyapılarına yöneliktir. Son özelleştirme direnişinden bu yana zorunlu emeklilik gibi uygulamalarla birçok kadrolu işçi emekli edilmiştir. Bu işçiler önceki direnişlere de katılmış, sendikalı ve direniş kültürü edinmiş işçilerdi. Bu işçilerin yerleri genellikle taşeron işçilerle dolduruldu. Neyse ki Yatağan’da hatırı sayılır bir taşeron örgütlenmesi de oluştu. Ancak işçilerin eski yapısı kadrolu, sendikalı ve ekonomik olarak birbirine göbekten bağlı insanlardan oluşmaktaydı. Statüleri aynıydı ve bu durum birlik duygusunu katmerliyordu. Şimdi ise santral işçileri çıkarları birbirinden farklıiki grup gibi davranmaya zorlanmaktadır. Hem ekonomik ilişkilerin zorlaması hem de siyasal iktidarın bu çatlak üzerinden bir söylem inşa etmesi Yatağan işçilerinin direnişini olumsuz etkileyebilme kapasitesine sahiptir.[1]

Yatağan işçilerinin diğer içsel kaygısı şu andaki işçiler içinde de AKP’nin destekçi bulabilmesidir. Bu yarılma da hem 4C gibi emeğin sınıflandırılmasına yeni getirilen kategoriler sayesinde olmakta[2] hem de siyasal iktidarın patronaj ilişkilerini özelleştirme hedefi için elverişli bir şekilde kullanabilmesinden kaynaklanmadır. Yani siyasal iktidar işçileri hem emeğin örgütleme biçimi üzerinden hem de kendi üzerinden kurduğu toplumsal ilişki düzenekleri üzerinden parçalamayı denemektedir.

Ancak siyasal iktidar ne kadar değişmiş ise Yatağan işçilerinin direniş biçimi de bir o kadar değişmiştir. Yatağan işçilerinin direnişini etkileyen iki büyük etkenden bahsedebiliriz. Bu etkenlerden ilki Gezi direnişi, ikincisi de Soma katliamıdır. Yatağan işçileri Gezi direnişiyle beraber politik mücadeleye bir daha kazandırılan militanlığı kendi içlerine taşıdılar. Polis Ankara’ya yola çıkan işçilerin önünü kestiğinde işçilerin ilk düşündüğü şey barikatı geçme yollarının neler olduğuydu. Seçenekler arasına müzakereyi koymaya pek hevesli değillerdi. Gezi direnişinin sloganları yaptıkları birçok eylemde dillerindeydi. Geçmişlerinde de bol çatışmalı eylemlere imza atan, gözünü budaktan sakınmayan işçiler Gezi’nin yarattığı meşruiyetle daha da güçlendiler. Bildirilerine Türkiye toplumunun ayrılmaz bir parçası olan biber gazı ve TOMA’yıyazmayı ihmal etmediler. Yukarıda bahsedildiği gibi Yatağan işçileri Türkiye toplumu ile mücadele içinde kimi ittifak noktaları inşa etmişlerdi. Bu ittifak noktalarına bir de Gezi direnişi eklendi.Gezi’yle beraber toplumsal bir talep olan ve belki de Türkiye tarihi boyunca hiç bu kadar somutlaşmamış özgürlük isteği işçilerin ittifakının konusu oldu.

Soma katliamıyla beraber Yatağan işçileri mücadeleleri içinde sınıf vurgusunu arttırmaya başladılar. Bu mücadelede önceki vurgu kamunun ortak bir malının korunmasıydı. Ancak artık mücadele işçi sınıfının biyolojik yaşamının korunması için de verilmeye başlandı. Soma, Yatağan işçilerine özelleştirme meselesinin gerçek anlamıyla bir ölüm-kalım meselesi olabileceğini hatırlattı. Soma katliamından sonra yayınladıkları 13 maddelik taleplerinin 5’i iş güvenliği, 4’ü ise taşeron çalışmaya karşı oluşturulmuş taleplerdi. Böylece özelleştirmeye karşı mücadele özel sektör-devlet sermayesi alanından uzaklaşmış, işçi sınıfı ve onun üretim ilişkilerindeki yeri konusuna odaklanmış oldu. Özelleştirme, Türkiye’de birçok işçinin sorunu olan taşerona ve sağlıksız çalışmaya yol açacağı için direnilmesi gereken bir mesele haline geldi. İşçiler ve sendika bu müdahale ile kendi içlerinde yaratılmaya çalışılan taşeron-kadrolu ayrımını da bertaraf etti. Böylece Muğla’dan Soma’ya ve Şırnak’a kadar ekonomik ve iş sağlığı açısından iyi tanımlanmış, nüveleri ülke coğrafyasının her yerindeki işçi direnişlerinde bulunan işçi sınıfına atıf yapılmaya başlandı.

Yatağan işçilerinin ve diğer işçi direnişlerinin şu andaki en büyük ihtiyaçları bu direnişler arasında organik bir bağ kurabilecek yapılardır. Yatağan işçileri, direnişleri sırasında kendilerinin bağlı bulunduğu işçi konfederasyonun binasını da işgal ettiler. Yani tabanıyla arasında delege sistemi gibi bir temsil katmanı olan sendikanın işçilerin bu birlik talebine cevap veremediği açık. Bu noktada bir siyasal partinin varlığı önemli olabilir. Siyasal partiler işçi direnişlerine göre mekandangörece  bağımsızörgütlenmelerdir. İşçi direnişlerinin koordinasyonunu yapmak hem siyasal partinin örgütlenmesi için önemli olacaktır hem de işçilerin direniş gücü diğer direnişlerle ortak hareket etme potansiyelleri arttıkça daha da güçlenecektir. Böyle bir ikili örgütlenme biçimi olmadığı sürece genel grev-genel direniş özlemi toplumsal alanda gerçeklik bulamayacaktır. Bu model neoliberalizmin teknik bir alan olarak kodladığı –depolitizasyon- üretim ilişkilerini politik örgütlenme merkezlerinden biri haline getirebilir.

Sonuç olarak Yatağan işçileri hem kendi direniş kültürlerinin gücüyle hem de üretim ilişkilerinde artan eşitsizliğin yarattığı öfkeyle daha da güçlenerek mücadele etmektedirler ve Yatağan işçilerinin, tarihlerinde yaşadıkları zaferlerdeki gibi kazanacaklarına inançları tamdır.


[1]Tekel işçilerinin direnişi sırasında siyasal iktidar Tekel işçilerinin maaşı üzerinden satılma işlemini meşrulaştırmaya çalışmıştı.

[2] AKP 4C kategorisini işçiler için cazip kılmaya çalışmaktadır.

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında

İlgili Yazılar