yatağan işçileri direnişlerini anlatıyor: “kömürünün külü bile para eden işletme satılır mı hiç?” – görkem akgöz -

 Yatağan, Kemerköy ve Yeniköy Termik Santraları ile kömür ocaklarının özelleştirilmesine karşı direnişin bugün 213. günü. Santrallerin ve kömür ocaklarının 27 Ağustos 2013’te Özelleştirme İdaresi’ne bağlanmasının ardından direnişe geçen ve direnişlerini 9 Nisan’dan beri Ankara Kurtuluş Parkı’nda sürdüren Yatağan işçilerinin mücadelesini kendilerinden dinleyelim.

İşçi mücadelelerinin kendi anlatılarını hangi referanslarla kurduğu mücadelenin biçim ve içeriğinin belirlenmesinde şüphesiz etkilidir. Yatağan işçileri de mücadelelerini anlatmaya 213 gün öncesinden değil, 2000 yılında Refah-Yol iktidarının işletmelerini kiralama yöntemiyle özelleştirmesi karşısında direnen ve genç işçilerden birinin “barikat çocukları” adıyla andığı direnişçilerden başlıyorlar. Yaşı genç olan bir işçiyse 2012’de özelleştirme karşıtı genel müdürün, hükümete yakın bir genel müdürle değiştirilmesinden sonra, TKİ’den alınan kömürün sevkiyatını gerçekleştiren bantın özelleştirilmesinin, bina baskınlarını da içeren bir dizi eylemle durdurulmasını anıyor ve ekliyor: “Özelleştirme işte böyle kanser gibi, önce küçük bir yerden başlıyor, sonra gittikçe yayılıyor.” Bu sadece tek bir işletme için de geçerli değil, bir işletmenin özelleştirilmesinin diğer işletmelerin de sorunu olduğunun altını çizerken de aynı örneğe başvuruluyor. “Yatağan işçileri her zaman özelleştirmelerin karşısındaydı, şimdi de karşısında” diye devam eden işçi ekliyor: “Ama artık iptalini filan değil, özelleştirilmenin toptan kaldırılmasını istiyorum, özelleştirmenin “ö”sünü bile duymaya tahammülüm kalmadı.”

Geçen yıl Ağustos ayında işletmenin önünde kurdukları çadırla bugün 213. gününe ulaşan direnişlerine başlayan Yatağan işçileri, bu süre içerisinde çadırlarda nöbet tutmak, direnişe dair toplantılar düzenlemek, açlık grevi yapmak,  işyerlerini terketmemek, Milas ve Muğla’da yoğun polis saldırılarına rağmen AKP il ve ilçe teşkilatı önünde basın açıklamaları yapmak, Muğla’ya ve Ankara’ya yürümek gibi eylemlere imza attılar. 24 Ocak’ta eylemlerini Ankara’ya taşıma planlarıysa İçişleri Bakanı’nın “ne pahasına olursa olsun Muğla’dan çıkmalarına izin vermeyin” talimatıyla önü kesilen kırk otobüste son buldu. Bu eylem sürecini anlatırken işçilerden birinin değindiği bir nokta herkesi heyecanlandırıyor. Hükümete yakın genel müdürün kurdukları direniş çadırına elektrik vermediğini anlatan işçi soruyor: “Düşünebiliyor musun biz Ankara’ya elektrik veriyoruz, Denizli’ye, İzmir’e elektrik veriyoruz bütün gün çalışarak; sonra hakkımızı savunmak için kurduğumuz çadıra bizim santralimiz elektrik vermiyor!”

İşçilerin hemen hepsinin belirttiği nokta termik santral ve kömür ocaklarının özelleştirilmesinin bölge ekonomisine vuracağı darbe. Yatağan’ı özelleştirmelerin yapıldığı diğer bölgelerden bu açıdan farklı olduğunu düşünüyorlar: “Santral yoksa Yatağan da yok!” Bölge halkından aldıkları desteği –örneğin, “Başbakan Erdoğan’ın Muğla mitingine 8000 kişi gitmişti, bizim mitingimize 40.000 kişi geldi”- de buna bağlıyorlar. “Bizi Kütahyayla karıştırmasınlar” diyor bir başkası, “orda işçilere halk destek vermedi ama Muğla halkı bizim yanımızda.” Direnişe kararlı görüntüsünü veren en önemli etkenlerden biri olarak öne çıkan bu halk desteğini büyütmek Yatağan işçilerinin en büyük hedefi. Bunun için de hem işletmelerinin sektörel olarak stratejik önemini vurguluyorlar –“Biz koca bir coğrafyaya elektrik veriyoruz, kimsenin mağdur olmaması için üretime devam etmemiz lazım”-, hem de özelleştirmenin “parayla değil, sırayla olduğunu” hatırlatıyorlar.

Bölgeyle ilgili değinilen bir başka nokta, 1983’de Yatağan Termik Santrali kurulurken köylülerin ekilebilir arazilerini devlete kendilerinin ve çocuklarının istihdam edilmesi karşılığında verdikleri. Yatağanlıların mekânsal hafızasında bu istimlak hikayeleri son derece canlı bir şekilde yer alıyor anlaşılan. Şu anda yaşananın bu açıdan da bir haksızlık olduğunu vurguluyorlar: “Köylüler hem arazilerinden oldular, hem de şimdi işlerinden olacaklar, adalet bunun neresinde?” diye sorarken gözleri dolan bir işçi bunun en canlı örneği.

Özelleştirmenin 3000 işçi için işsizlik anlamına geleceğini anlatırken bugüne kadar yapılan özelleştirmelerden örnekler veren bir işçi, Yatağan işçisinin vasıfsız olduğunu hatırlatıyor. İşsizlik korkusunun bir başka kaynağıysa işletmenin şu andakinden farklı amaçlarla alınabileceğinden duyulan şüphe. “Santrali, madeni boşver, buranın sadece arazisi bile yeter!” diyen bir işçiye bir diğeri hatırlatıyor: “Yahu kömürünün külü bile para eden işletme satılır mı? (kömürün külü işlenip çimento haline getiriliyormuş, GA)”

Güncel siyasetin dinamikleri özelleştirme hikayelerinin de bir parçası olmuş durumda. Aslında Ocak ayında yapılması planlanan ihalelerin, hükümete yakın bazı sermaye gruplarının tapelerde adlarının geçmesi üzerine 10 Nisan’a ertelendiğini kaydeden bir işçi, ihaleye giren sermaye gruplarının hükümet yanlısı olduklarını ekliyor: “Zaten onlardan olmayan biri alırsa teknik şartnamedeki koşulları uygulamak yoluyla o şirketi iş yapamaz hale getirirler, kendilerinden biri alınca uygulamadıkları kuralları başkası için uyguluyorlar.” “Sizin için kimin aldığı farkeder mi?” sorusuna verilen cevapsa aynı: “Hiç farketmez, hiç kimseye satılmasın, devletin malı devlette kalsın!” Yine de “Ben arabamı Hasan’a, Hüseyin’e satarım, o da isterse gider İngiliz’e, Fransız’a satar!” diyen işçi örneğinde olduğu gibi, işletmenin bir milli servet olarak anılması işçilerin direnişlerine desteği arttırmak için sıkça başvurdukları bir yol.

Yatağan termik santral ve kömür işletmelerinde yaklaşık 3000 işçi çalışıyor ve işçilerin beyanına göre tamamı TES-İŞ ve Maden-İş’te örgütlü. Bunların bir kısmı taşeron işçiler ve Yatağan işçilerinin mücadelesinden bu konuda da öğrenecek çok şey var. TES-İŞ’in üç senelik mücadelesi sonucu mahkeme sürecinde taşeron işçilerin kadrolu işçilerle aynı işi yaptıklarını ispatladığını gurur duyarak anlatıyorlar: “Bizim için ayrı gayrı yok, aynı işi yapıp düşük ücret alan, özlük haklarından faydalanamayan taşeron işçiler için de mücadele ettik ve kazandık (mahkeme temyiz sürecinde ancak herkes sonuçtan umutlu, GA).”

Özelleştirmeler sürecinde en çok duyduğumuz iddia devlet işletmelerinin düşük verimlilikle, zarar ederek çalıştıkları ve dolayısıyla devletin sırtında bir yük olduklarıdır. Yatağan için de benzer söylemler iş başında; ancak gerçek şu ki Yatağan işletmelerinin Türkiye’de vergi sıralamasında ilk 10’da. Genç bir işçinin ifadesiyle “Biz ayda iki gün işçi ve işletim masrafları için çalışırız, geri kalan 28 günde devlete çalışırız.” Üç kişinin işini tek kişinin yaptığını anlatan bir başka işçi “Eğer işletmeden bir şikayetleri varsa eleman alsınlar, bizi de böyle özelleştirme tehdidiyle huzursuz etmesinler de işimizi yapalım” diye ekliyor.

Enerji sektöründe grev yapmanın yasak olduğunu hatırlattığımda işçiler bunun onları durduramayacağını, gerekirse greve de gideceklerini söylüyorlar. “Grev yapamazsak, iş yavaşlatırız” diyen bir işçi uzun uzun bunu nasıl yaptıklarını anlatırken gülüşmeler oluyor. Ankara’ya yıllık izinlerini kullanarak gelen, 3-5 günlük nöbetten sonra işlerinin başına dönmek durumunda olan işçiler durumdan hiç de şikayetçi değiller. Kararlılıklarını hemen hepsi beyan ediyor –“Her telefon ettiğimde ailemin yüreği hopluyor acaba bir şey mi oldu diye. Ama biz Milas’ta, Muğla’da çok sert çatışmalar gördük, artık korkumuz yok.” Yine de en son görüştüğüm işçinin ifadeleri onaylama anlamında hararetli baş hareketleriyle karşılanıyor: “Hani başbakan demişti ya biz bu yola kefenimizle çıktık diye, biz de aynı öyleyiz. Ha ekmeğimizi almışlar, ha canımızı almışlar. Olur da bu ihaleden satış çıkar, sakın kimse bize demokrasi var, güvenlik güçleri var demesinler. Eşeğin canı yanınca atı geçermiş. Burayı satın alan firmanın yetkililerini Yatağan’a ölsek sokmayız!” En son çare olarak fiziksel engelleme herkesin andığı bir seçenek; ancak akabinde hemen “Bizim derdimiz vurma kırma değil, biz işimizin, aşımızın, bir de vatanımızın peşindeyiz.” Bütün bu konuşmalar olurken kullanılan “ölmek” referansları siz yanıltmasın, işçiler oldukça moralli ve neşeliler. Bu görüşmeleri yaptığımız sürede, kalabalık bir destekçi grubuyla söylenen türkülerin gürültüsünden kalabalıktan uzaklaşmak zorunda kalmamız bu yüksek moralin hem sebebi hem de sonucu.

Önümüz 1 Mayıs, ardımızdaysa hala süren bir 31 Mayıs var. Laf arasında Gezi’den açılınca konu bir işçinin dediği gibi “bu saatten sonra [mücadelelerin] hepsi birleşmeli, sonuçta hepimizin isteği ortak: iyi bir yaşam.” Yatağan işçisi şimdi Ankara Kurtuluş Parkı’nda, 1 Mayıs’ta alanlarda ve bundan sonra her zaman her yerde desteğinizi istiyor. “Çünkü,” diyor genç bir işçi, “Yatağan işçisi kendi başı sıkışınca tepki vermiş değil, biz Kütahya’ya desteğe gittik, hiçbir 1 Mayıs’ı kaçırmadık, biz herkesin yanındaydık, herkes de bizim yanımızda olsun.”

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında