“Yaşayın ya da ölün, ama sembolik” – Oktay İnce -

 

Katliamın hemen ertesi gün, meydana karanfil bırakmak isteyen halka da kurulan aynı metal barikattı. Toma, kask, kalkan, emirlerden inleyen telsizler ve kusturucu bir nezaket içindeki amirlere karşılık biber gazı tükürmek için can atan polisler. ” Sadece kurum temsilcilerinin sembolik olarak girmesine izin veririz”. Videoda, “Buradaki insanlar zaten sembolik” diye öfkeyle bağıran arkadaşın altını farkında olmadan çizdiği şey, canını sıkmadığımız sürece devlet için hem varlığımızın hem yokluğumuzun sembolik oluşuydu.

Bu yıl, 10 Ekim 2016. Aynı muamele. ” Alana girilmesine sembolik olarak izin vereceğiz, sadece aileler”. Ellerinde listeler, ailenin kim olduğuna onlar karar veriyor, 1. derece akraba, yani babadan, çünkü soyadı tutacak. “Hem kaynanam hem yengemdi soyadımız nasıl tutsun”?

Yaşamımızı nasıl yaşamamamız gerektiği üzerine her gün direktifler yayımlayan devlet nihayet ölülerimize kimin üzülüp kimin üzülmeyeceğine, ya da üzülmüş sayılmayacağına, kimin onları bir demet karanfille anmaya hakkı olup olmadığına da karar verici oldu. 1. derece akrabalar ve genel başkanlar, ağlarsa anam ağlar gerisi yalan…. Katiller kendi bedenlerini patlatıp kendilerini de parçalamışlardı, devlet ise ruhları parçalıyor, daha zalimce.

Devletin “sembolik” ısrarını her 1 Mayıs’ta Taksim meydanına girmek istediğimizde de yaşarız. Artık yeterince zaman geçtiği, ortada 1. derece akraba kalmadığı için, bir gün öncesi sendika heyetleri akrabadan sayılarak Kazancı yokuşuna çiçekler bıraktırılır, bir gün sonra ise kitle taksime yürüdüğünde kafaları kırılır. Devlet nerede bizi “sembolik” olmaya zorlarsa bilelim ki orada hassas bir sinir ucu vardır. Taksim 1977 de 10 Ekim 2015 de devletin kendi toplu katliamlarıdır çünkü. Çünkü Taksim semboldür. Sembolümüzü yitirdiğimizde, sembolik hale düşeriz, mücadele ruhumuz yiter. Şimdi bu kavga için bir meydanımız daha oldu, Ankara Gar meydanı, her 10 Ekim’de bir bahaneyle yasaklanacak, ablukaya alınacak.

Devletin yapmak istediği şey, 10 Ekim anmasını sembolik hale getirerek,  katliamını sembolik hale getirmek ve Gar meydanının ‘sembolleşme’sinin önüne geçmek. Zulmün Külliyesini mekan tutmuş zat, katliamından birkaç gün sonra, sembolik bir anma gösterisi yapmaya ancak sabahın ıssızlığında gelebilmişti. Sembolikti çünkü sembolik “göstermelik”tir aynı zamanda. Geldi kadraja girdi ve gitti. İçinden ah değil oh çektiğini, “iyi ki öldünüz, bu katliam bize allahın bir lutfu” diye geçirdiğini tahmin etmek zor değil. Şimdi ise bizi sembolik anmaya zorlayarak acımızı göstermelik hale getirmek, kendi derekesine düşürmek istiyor, anıyor gibi yapın, gösterin gidin. 1. yıl dönümünde Ankara valisi kanlı utanmazlığıyla, “herkese yasak, öldürdüklerimizi ben anacağım ” diyebildi. Canımızı alan katil bizim mezarımıza sövmeye geliyor, ruh parçalama budur. Bir adım sonrası bizden isteyecekleri de budur. “Sövmeye gelirseniz girin”.

Her bireyin ancak kendisinin ifade edebileceği acı ve öfke duygusunun “sembolikleştirilmesi”, indirgenmesi, bir delegasyona emanet edilip acının kaynağı olan noktaya gönderilmesinin politik karşılığı nedir?  Benim yerime de bir karanfil bırak, benim yerime de ağla, benim yerime de “katil devlet hesap verecek” diye bağır.

101’lerin ruhu onların içimizdeki uzantılarıdır. Dindarların tanrı için söylediği “nerde anarsan ordadır” sözü, 101’ler için de geçerlidir. 101’lerin ruhu bu 10 Ekim saat 10.04’te parça parça edildikleri noktada değil, devletin valisinin kanlı karanfilleriyle kirlettiği Gar meydanında değil,  barikatların önünde hakarete uğrayanlarla, gaz soluyanlarla, biber gazı, plastik mermiye maruz kalıp pankart sopasıyla panzer dövenlerle birlikteydi. Onlarla birlikte “kanlı meydan” türküsünü söyledi, onlarla birlikte “hırsız katil akp” diye sloganlar attı. Nerede anılıyorlarsa ordaydılar. Ne zamanki onlarla birlikte barikatları aşıp hep birlikte o meydanda halaya dururuz, devletin kirli ayaklarını def ederiz, o meydanı teslim alırız, o zaman 101’lerin ruhu parçalanmış bedenleriyle birleşir, içimizde yeniden doğarlar.

Onların buna ihtiyacı yok, bu ihtiyaç bizim. Eylembilim’de buna eş-eylem-duygusu deniyor. Kaybedileni anarken, onunla aynı sonla bitebilecek eylem içinde olabilmek, tümel özdeşleşme, bu gücü bulabilmek. Tersi, ters-eylem-duygusu elbette, “göstermelik”, “sembolik”. İşte politik mücadelede devletin bizi daima itmek istediği nokta. Biz kendi içimizde de bunu hissederiz, bu vahşi katliama karşılık gösterdiğimiz tepkinin kendimizi ikna etmediğini.

Gar Meydanı bir sembole dönüşecek ama oraya iyi günde, yasaksız ablukasız günde diktiğimiz kartondan anıt, her ayın onunda bıraktığımız karanfiller sadece, orayı işaretlemek, bizimsemek için önemli ama yetmez. Kötü günde o karanfili koymak için göze aldıklarımızla sembolleşecek o meydan. “Sembolik’ olmayı her ne pahasına olursa olsun reddettiğimiz zaman. Sembolik, sembolün düşmanıdır, ruh yiyendir. Bu gün önümüze ablukalar koyan devlet yarın o anıtcığı bir tekmede devirir, bir çöpçüye toplatır, tıpkı 101’lerin parçalarını toplattığı gibi, kara torbalara.

Bu 10 Ekim’de katil, yani devlet, cinayet mahalline geri döndü ve bizi sembolik olarak bir kere daha öldürdü. “Sembolik” hali kabullendiğimiz her noktada biz kendimizi de öldürmüş olduk. Temsil edilemez olanın, acı ve öfke, temsilcisi olmak da bizi öldürür çünkü, sadece temsil edilmek değil. Bu emaneti veren de alan da onmaz.

“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin…savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse;ve başkaları mitralyöz sesleriyle ve de savaş naralarıyla cenazemize ağıt yakacaksa..ölüm hoş geldi sefa geldi” Ernesto Che.

Devlet yoldaşları aileleştirebilseydi yani onları pasif bir yas halinde tutup anma törenlerinin bir ağlama töreni olacağını bilseydi bu ablukayı uygulamazdı belki. Ama onun korkusu ailelerin yoldaşlaşması ve yasın kitlesel öfke olmaya yönelmesidir. Cenazelerimizdeki ikili yapıyı hep görürüz. Aileler ve yoldaşlar arasındaki farkı, bazen çatışmayı. Dualar, ağıtlar ve sloganlar arasındaki. Tabutların üzerinde kızıldan yeşile, yeşilden kızıla değişen örtüler. Cenaze namazı kılanlar ve ellerinde pankartlarla geride bekleyenler. Giden canın sahibi kimdir, anma öncelikle kimin hakkıdır? 101’lerin mücadelesi kimin omuzlarındadır? Bir beden, yaşamıyor bile olsa, zaman ve mekan içinde kimlere kadar uzayabiliyorsa onların omzundadır

10 Ekim’in mücadelesi ise bir toplumsal adalet mücadelesidir ve asıl olarak kendini yoldaş sayanların omzundadır. 10 Ekim mücadelesi ailelerin acılı yüreklerine yüklenemez. Ailelerle dayanışma ve yoldaşça kararlılık. Ne aileleri barikatlara, copun, gazın, hakaretin, merminin ortasına zorlayabiliriz, ne de sadece karanfil bıraktıkları ve ağıtlar yaktıkları, bizimle birlikte taşa sarılmadıkları için küçümseyebiliriz. Ailelerin hattı “karanfil” hattı olabilir ama yoldaşlarının hattı katillerden “hesap sorma” hattıdır.

Hatlar karıştığında ortaya çıkan manzara videoda izleneceği gibidir. Polis barikatının önünde gözyaşları ve çığlıklarla, kah ağlayarak kah öfkeyle, evladının parça parça edildiği yere bir karanfil bırakmak için devletin metal duvarına çarpmış bir kadının çırpınışları. Veya çıkışta, dışarıdakilerin polis duvarına müdahalesiyle biber gazı, plastik mermi ve hakaretlere maruz kalan aile gurubu. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla, onları devletin bir kere daha ezmesinin koşullarını yaratmak bir yoldaşlık ayıbıdır.

Bu ikili hat, karanfil ve hesap sorma, 10 Ekim anmalarında biri birini gözeten ama iki ayrı anma örgütlenmesine ihtiyaç duyar. Aileler eksenli ve yoldaşlar eksenli. Ağıt ve slogan, karanfil ve taş, “sembolik” ve “sembol” eksenli iki ayrı hat.

Devlet meydana girişimizi engellediğinde ailelere “siz çekilin kenara, gün karanfillerin değil kaldırım taşlarının günüdür” diyeceğiz barikatlara yüklenirken, “bir karanfil koymak için devletin ayağına düşürmeyiz sizi”.  Meydanı zapt etmek, katilin elinden geri alarak ailelere teslim etmek yoldaşlarının sorumluluğudur.

Görüntüleri izliyorum dayanılır gibi değil, aileleri polise yalvartmışlar gözlerinin önünde, ağlatmışlar, çocuğunun parçalarını topladığı mekana alınmayan analar sinir krizlerine sokulmuş, onların umarsız bakışları altında. Kimin mi? KESK başkanı elinde cep telefonu tek başına çıkmış gelmiş, ailelerin feryatlarını dinliyor. TMMOB başkanı ve belki başka başkanlar var orda, hani onlar kitle temsilcileri, devletin kararını bilmelerine rağmen  “sembolik” olarak ordalar ama kendilerini bile temsil edemeyerek. İlk polis ablukasından geçmişler ikincisinin önünde bocalamaktalar. Aileleri devlete aşağılatmışlar.  Göstermelik bile olamamışlar.

Kitle. Herkes girecek bir kapı aradı sabah, her kapıda saldırdı başka bir kapıya sürdü polis, tek bir buluşma noktası vermemişler, buluşunca insanlara ne yapılacağını söylememişler, tıpkı katliam günü gibi, sabah kalkıp salına salına gelmişler. Ve ailelerin acısını o devletin ablukasında ayaklar altına aldırmışlar. KESK. TMMOB. TTB.

“Sembol hattı” “sembolik hat”tın arkasına saklandığında, mücadeleyi ailelerin omuzlarına yıkıp karanfillerin arkasına sığındığımızda, hiçbir zaman yoldaşlarımızı andık hissiyle oradan ayrılamayacağız. Ankara’da göz altılarla sonuçlansa da sokakta kendi bağımsız programlarıyla 10 Ekim öncesi çalışma yapan, 10 Ekim günü ablukayı dağıtmakta kararlı devrimci hareketler var idi. Hepsi kadraja girmiş ama “göstermelik” değil, videoda izlersiniz.  Kurumların ve partilerin de kendilerini “yoldaş”tan sayıp, “hesap sorma” hattına gelmeleri, karanfil siyasetini sadece derneğe, ailelere bırakmaları dileğimizdir.

2016 10 Ekim’inde yoldaş olup da polis ablukasının dışında “halka değil katillere barikat” sloganlarıyla katillerin adını haykıranlar, “o meydan bizimdir” kavgasını verenler gelecek 10 Ekim’e 101’lerin ruhuyla buluşmuş, hesap sormak için güçlenmiş olarak yürüyecekler. Ama yoldaşları olarak devletin bu 10 Ekim’deki bu büyük aşağılamasına karşı aşmamız gereken bir eşik var. İlk biber gazı sıkıldığında, tomalar su sıkmaya başladığında, tüfekler plastik mermiyi otomatiğe bağladığında artık kaçmamak. Dişimizle tırnağımızla dövüşmek, ne pahasına olursa olsun dövüşmek ve meydanı açtırmak. Kendi yarasının sembolünü yaratamayan bir yürek, kendi varlığını semboliğe düşürür. Sembolik olacak tek aygıt devletin kendisidir, onu önce 10 Ekim meydanından sonra hayatlarımızdan kovmak orda yitirdiğimiz canlara can borcumuzdur.

video:  https://www.youtube.com/watch?v=jvQbnImp0Pk

10E.10.04.2016/ankara

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar