“yarın gazze’de okullar tatil, çünkü okula gidecek çocuk kalmadı” – foti benlisoy -

 

Kalabalık, iri kıyım bir erkek topluluğu. Ellerinde İsrail bayrakları, kelimenin gerçek anlamında böğürüyorlar. Önce İsrail parlamentosunda (Knesset) milletvekili olan Ahmad Tibi hakkında, “bir sonraki vurulan çocuk seninki olacak” diye bağırıyorlar.  “Terörist Tibi”, “Ölü Tibi” diye slogan atıyorlar. Sonra, bizde de yaygın bir futbol tezahüratının ritmiyle “Oley, oley, yarın Gazze’de okullar tatil, çünkü okula gidecek çocuk kalmadı” diye bağırıyorlar. Slogan-şarkıyı belli ki çok sevmişler, dans ediyor, gülüşüyorlar. Sonra hedeflerine, İsrail meclisine seçilmiş ilk Arap kadın milletvekili olan Haneen Zoabi’yi koyuyorlar. Önce Zoabi, sonra da bütün Araplardan nefret ettiklerine dair sözlerle dolu bir başka şarkıyı çığırıyorlar. 1.49 dakikalık video, “Gazze bir mezarlık” şeklindeki tezahürat ve gülüşmelerle kapanıyor.

Videoyu izlerken geçen gün BBC’de bir şekilde rast geldiğim bir mülakata takıldı aklım. “BBC International” sunucusu kadın, o kanaldan beklenmeyecek bir açıklıkla, şimdi adı ve mevkiini hatırlayamadığım İsrailli yetkiliye, “çocuk ölümlerinden memnun musunuz” anlamına gelecek bir soru sordu. Böyle bir soruyu, İsrail’in uluslararası medyadaki imtiyazlı konumu hesaba katıldığında “haklı olarak” beklemeyen yetkili, bir an için afalladı. Sonra sert, hatta azarlar bir tonla, “ne o, bizi canavar mı zannediyorsunuz, biz canavar mıyız” diye bir şeyler söyledi. Gerisine dikkat etmedim. Aklım bu “biz canavar mıyız” sorusunda kaldı.

Yanlış anlaşılmasın. Beni tereddüde düşüren, zaten zaman kazanmaya dönük alelacele düşünülmüş retorik bir manevra olduğu apaçık olan sorunun kendisi değildi. Aklıma takılan, İsrailli sözcünün kendisine soru sorma “cesareti gösteren” sunucuyu azarlamak için “bizi canavar mı zannediyorsunuz” diye bağırırken ne düşündüğü, ne hissettiğiydi. 1.8 milyon insanın tıkış tıkış yaşadığı bir açık hava hapishanesi olan Gazze’yi bombalamanın canavarlık olduğunu gerçekten bilmiyor muydu? İsrail’in hastaneleri, okulları, pazar yerlerini meşru askeri hedeften sayıyor oluşunun canavarlık olduğunu gerçekten hiç düşünmüyor muydu? İsrail’in “meşru müdafaa” diye pazarlama cüretini gösterdiği saldırılarda katledilenlerin üçte birinin çocuk olmasına “canavarlık” dışında başka hangi sıfatın yakıştırılabileceğini düşünüyordu ki?

İsrailli yetkiliyi gelin ait olduğu karanlığa bırakalım ve biraz önce aktardığım videoya geri dönelim. Videodaki “taşkın milliyetçi” gençlerin attığı sloganlar, İsrail’deki bir grup “aşırı” ya da “şahin”in işi deyip küçümsenecek şeyler değil. İsrail saldırısı başladığından beri neredeyse her gün rastladığımız “canavarlık” örneklerinden sadece biri. “Araplara ölüm” sloganlarıyla nümayiş yapanlar, Araplara dönük bir katliam, hatta soykırım çağrısı yapan siyasetçiler, “Araplar gaz odalarına” şeklindeki duvar yazılamaları, Filistinli kadınlara tecavüz edilmesi gerektiğini yazan akademisyenler, neo-Nazi sembollerini kullanarak İsrailli barışseverlere saldıran gruplar, yüksek yerlere toplanıp Gazze’ye dönük hava akınlarını yazlık sinemadaymışçasına izleyen, patlayan bombaları alkışlayanlar… Tamam, soruyu “safça” bulanlarınız çok olacaktır belki ama yine de sormadan edemiyor insan: Nasıl bu kadar canavarca davranabiliyor, nasıl bunca acımasız olabiliyor, nasıl böyle çirkinleşebiliyorlar? Bunu mümkün kılan ne?

Hayır, İsrailliler canavar falan değiller elbette. Kimse dünyaya kıyımı, zorbalığı, katliamı savunan bir ırkçı olarak gelmez. İnsanlar canavarca bir durumun yarattığı bir karakter aşınmasının kurbanı olunca canavarlaşırlar. Benim yaşımda ve benden yaşlı olanlar Çelik Blek’i muhakkak hatırlar. Orijinal ismiyle Il Grande Blek, Türkiye’de bir hayli popüler olmuş, kuşaktan kuşağa elden ele dolaşmış İtalyan kökenli bir çizgi romandı. “Kahramanımız” Blek, 18. yüzyılın sonunda İngilizlere karşı Amerikan bağımsızlığı için mücadele eden bir ulusal kurtuluş savaşçısıydı. Çizgi romanda (üniformaları icabı “kırmızı urbalılar” diye anılan) İngilizlerin neredeyse tamamının neden oldukça çirkin, meymenetsiz, suratsız tipler olarak çizildiğini uzun süre anlayamamış, hatta “gerçekçi” çizgilerden hoşlandığım için bunun “Çelik Blek” için bir zaaf olduğunu düşünmüştüm. Sonra sanırım Express’in haftalık olduğu ilk sayılarından birinde, kimin yazdığını maalesef hatırlayamadığım bir yazıda bulmuştum (aslında aşikâr olması gereken) cevabı. İngiliz askerleri çirkindi; çünkü onlar bir işgal gücüydü. “Kırmızı urbalılar” her işgalci, her zorba güç gibi çirkin olmalıydı ve bu çirkinliğinin çizgilere dökülmesi de doğaldı. İşte Filistin’in kolonizasyonu ve işgali, (bu politikalara karşı çıkanlar hariç) İsraillileri de giderek Çelik Blek’teki “kırmızı urbalılar” misali çirkinleştiriyor, onları adeta birer canavara dönüştürüyor.

Yani çirkinleşme/canavarlaşma “İsrail sorununun” neticesi. Hepimiz izliyoruz: Dünyanın en güçlü beşinci silahlı gücü ve “nükleer kulübün” üyesi İsrail, işgal altındaki silahsız bir halka karşı bir “hayatta kalma savaşı” verdiğini iddia ediyor. Filistinli imgesi şeytanlaştırılarak sürdürülen savaş,  bir “varoluş”, bir “ölüm-kalım” mücadelesi mertebesine yükseltiliyor. Ancak bir kez bu “ya biz ya da onlar” mantığı benimsendiğinde artık nerede durulacağı meçhul. Artık bir ulusal var kalma mücadelesi olarak anlaşılan siyaset, ister istemez daha saldırgan ve daha askeri bir mahiyet kazanıyor. Irkçı işgal, İsrail siyasetinin yozlaşmasına ve ordunun, aşırı dinci ve milliyetçi partilerin etkisinin artmasına neden oluyor. Sivil kurumlar, hukuk ve demokrasi hızla aşınırken, toplumsal hayat güvenlik paranoyasının, kuşatılmışlık psikolojisinin, yabancı düşmanlığının ve şüphenin esiri oluyor. Gündelik hayat rutininin tümü güvenlik korkusunca belirleniyor, eleştirel düşünce baskı altına alınıyor ve toplumsal hayat militerleşerek şiddete ve ırkçılığa teslim ediliyor. Öyle “politik doğruculuk” adına saklanmaya ya da makyajlanmaya falan ihtiyaç duyulmayan açık bir ırkçılık,  İsrail’de kamu hayatının meşru, hatta normal sayılan bir parçası haline geliyor.

İsrail Filistin’i parçalar ve Gazze’yi bir gettoya dönüştürürken aslında bizzat kendisi giderek tepeden tırnağa silahlanmış bir gettoya dönüşüyor. İsrail kendi nüfusu için bir hapishane, bir yeraltı sığınağı, Siyonizm karşıtı solun önemli isimlerinden Michel Warchawski’nin deyimiyle bir “açık mezar” haline geliyor. Hannah Arendt daha 1948 yılında Siyonizmin, yani Filistin’i sömürgeleştirme girişiminin onu dejenere edeceğini, müstakbel İsrail’i bir Sparta’ya, yani militarist-otoriter bir rejime dönüştüreceğini yazıyordu. Bugün bu kehanet tam manasıyla gerçek oluyor. İşgali ve ırkçı apartheid rejimini sürdürmek adına İsrail, (bölgedeki istikrarsızlıktan da cesaret alarak) her türlü çılgınlığı deneyebilecek bir (Norman Finkelstein’ın deyimiyle) “deli/çılgın devlete” (lunatic state) dönüşüyor. O devlet de önce kendi tebaasını çirkinleştiriyor, onları birer canavar haline getiriyor.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar