Ya biz ya hiç -

Derin iç çekmelerin, başı öne eğmelerin, uzağa bakmaların bol olduğu bir 24 Haziran’ın ertesinde etrafa bakıldığında geleceğe umutla bakmak biraz zor gözüküyor.

Şaibelerle ve söylentilerle dolu bir seçimden sonra toplumsal muhalefetin üzerindeki ağırlık biraz daha arttı. Hayatın hemen her alanında olduğu gibi, bu seçimde de moraller öncesinde koyulan başarı/başarısızlık skalasına göre şekilleniyor. 4 sene öncesine kadar bu sonuçtan havalara uçacak olacak “bizlerin” şimdilerde kalbine sancılar giriyor.

Seçimin hemen ertesinde Güney Amerika’ya bilet alacak parası olmayan, olsa da yaşayamayacak bizler için tek bir soru var: “Ne yapacağız?” Sorunun cevabı elbet önemli. Ancak daha önemlisi bu soruyu ne kadar kolektif sorabildiğimiz. Doğrudan sorunun cevabına yönelirsek, -ecek-acak ekleri ile dolu kelimelerle cümleler kurulacak ya da “biz” olmayı küçülten, günü bile kurtaramayan hamlelere şahit olacağız. Bedel ödemeyi emek ile değil fiziki acı üzerinden ölçen bir saçmalık ortasında sonumuzu bekleyebilir ya da bu soruyu beraber sorabiliriz. Ancak bu kez samimi. Bu kez içten. Hesapsız, kitapsız ve yoldaşça.

Yakın zamanda önümüze bir seçim gündemi gelecek. Bu gündem içerisinde etrafımıza bakacağız ve yine reis ve çevresinin her türlü baskı aracını kullanarak seçime damga vurduğunu, bunun karşısında kaybetmeye mahkum bir bas-geç topluluğu ve yerel seçimlerden daha önemli gündemleri olan bir HDP bulacağız.

Önceki seçimlerin aksine diye cümleye girdiğim zaman sıkılmış suratları hayal ediyorum. Ancak bu kez deyince devrilen gözleri de düşünebiliyorum. Son seçimlerde aşağı yukarı aynı cümleleri işittik. Yine de bu riske girerek aynı cümleleri kuracak ve bunları mantıklı bir bağlam içerisine oturtmaya çalışacağım.

Öncelikle ne yapacağız sorusuna dönersek, bu seçim bu soruyu birlikte sorabilmek için muazzam fırsatları barındırıyor. Hedefi yüksek tutup “yıldız” olmayan bir aday ve tüm kuvveti müştereklerimizin mücadelesini verenlere bırakan bir seçim faaliyetinin mutabakatı için militan bir mücadele vermek, ne yapacağız sorusunu birlikte sormamızı sağlayacak ve elbet sonunda bizi bazı cevaplara götürecektir.

Bunca krizin ve kopuşun içerisinde bu soruyu ulaşabildiği en geniş kitleyle sorma gayretinde olan bir hareketin sınırlarını uçsuz bucaksız görüyor ve umudu da burada arıyorum. Olur da bu sorunun cevabını yapabildiğimiz en geniş mutabakatın bağımsız adayında bulursak, önceki seçimlerin aksine tamamiyle öznesi olduğumuz bir sürece gireceğiz. Adını belirlediğimiz, toplantısını örgütlediğimiz, uğrunda son damla terimizi döktüğümüz ve başlangıcından beri “biz” olan bir faaliyet etrafında birleşeceğiz.

Seçim faaliyeti yapanların malumudur; az bir zaman içerisinde çok büyük bir hedef için çalışılır. Örneğin 1 ay içerisinde “reisin” ve AKP’nin iktidardan düştüğü, HDP’nin barajı aştığı bir tablo hedefiyle çalışılır ve insanlarla diyalog bu yönde kurulur. Ancak bu kez ortak problemlerimizden bahsedebilir, en önemlisi yerellerde kuvvetli çalışmalar örgütlenebilir.

Konuşmayı üst siyasetten değil, yerel problemlerden kurduğumuzda “karşı mahalle” ile dahi diyalog kurma imkanımız olacaktır. Yeri gelmişken söylemekte fayda var; olası bağımsız seçim faaliyetini HDP faaliyetinden ayıran sebeplerin birçoğu HDP ile ilgili değil, doğrudan devletin baskıcı politikaları ile alakalıdır. Bu durum içerisinde “bizlerin” her anlamıyla öznesi olduğumuz bu süreçten moralli ve kazançlı çıkma imkanı var.

Hedefi İBB başkanlığını kazanmak değil, problemleri tartışmak isteyen ve çevresini de bu yönde bir tartışmaya sürükleyen canlı bir faaliyet uzun zaman sonra yoldaşlaşma çağrılarını somutlamak için ciddi bir fırsat. Bir diğer yanıyla hatta bana göre asli sorumluluğumuz olan ekolojik bir kampanya tüm toplumun ihtiyacı olarak önümüzde duruyor. Çok uzatmamak adına kentlerde yaratılan ekolojik tahribatın etrafında bir kampanya örgütleme meselesini devam yazısına bırakacağım. Yine de ne yapmalı sorusunu bu ekolojik tahribat meselesini en üste koyarak tartışmanın mecburiyet olduğunu not edip, bu kısmı şimdilik geçiyorum. Bu da bu meseleyi araçsallaştırdığım için değil, öncelikle ortak bir mücadele verebilme kararlılığına dair söz etmeye dair mecburiyetten kaynaklanıyor.

Eğer başarı ölçeğini İnce gibi popülist figürlerin seçim başarısına değil, seçim sonrasına ne kadar çok şey biriktirdiğimize göre belirlersek, gerçekten bir mevzi edinebiliriz. Eğer meseleyi ikna ettiğimiz oy sayısından öte, problemleri ne kadar görünür ve daha önemlisi konuşulur kıldığımıza göre değerlendirirsek, seçim sonrasına özne olabileceğimiz bir çok alan taşıyabiliriz.

Toplumsal muhalefetin ihtiyacı olan devrimci kadrolar da, fiziki acılar ile değil, basgeççilik dalgasına karşı ekolojik yaşam faaliyetini militanca savunan kolektif bir faaliyetten çıkacaktır. Bu seçim faaliyetini örgütleyebilmek toplumsal muhalefetin temelini oluşturma yönünde de büyük bir başarı sayılır.

Olmasa dahi mümkün olduğunca çok kolektifi ve bireyi bu tartışmanın içerisine girmeye zorlamak solun muhtaç olduğu adımdır. Bugün geldiğimiz noktada, çağrısını yapma cesaretinde bulunduğumuz bir faaliyete çok tanıdık bir söz eşlik edecek: “Gel ki şafaklar tutuşsun.” Ya da, ya gel ya da hepimiz yok olacağız.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında