‘Vox populi, vox Erdoğan’ ve demokrasi -

Virgilius’un “Aeneid” destanında tanrıça Juno, “Flectere si nequeosuperos, Acherontamovebo” diye, yani mealen, eğer cennetin ya da tanrıların kararını değiştiremezsem ben de Acheron’u, yani cehennemi ayağa kaldırırım diye seslenir. (Acheron ölüler diyarını yaşayanlar diyarından ayıran nehirdir). Tarih, tanrıların, daha doğrusu hâkim sınıfların bir kanadının iktidar mücadelesinde yeryüzünün lanetlilerini sokağa döktüğü örneklerle doludur. Mülk sahibi sınıfların bir fraksiyonu, bazen öyle sıkışır ki geniş kitleleri kendi mücadelesinde seferber etmek durumunda kalır. Muarızlarını defetmek adına alt sınıfları kimi taviz ya da vaatlerle ayaklandırır, sokağı kendi yanında ve belirleyiciliğinde iktidar mücadelesine katar.
Ancak “Acheron” egemenler için riskli bir karttır. Kitleler bir kez siyasal mücadelenin merkezinde yer aldıktan sonra evlinin evine köylünün köyüne gönderilmesi kolay olmayabilir. Muktedirlerin işini gördükten sonra aşağıdakilerin sahnede kalmakta ısrar etmesi ve “yukarıdakilerin” kontrolünden çıkması gibi bir tehlike söz konusudur. Bu ihtimal dolayısıyla egemenler açısından cehennemde lanetlenmiş olanları ayağa kaldırmak ancak “son çare” olarak gündeme gelebilecek tehlikeli bir kozdur. Engels’in zamanın Fransız liberallerini eleştirirken “ flectere si nequeosuperos, Acherontamovebo onların işi değil… Onlar proleter Acheron’dan deli gibi korkuyorlar” demesi bundandır.

Askeri darbe teşebbüsü karşısında Erdoğan Acheron’u, yani kitleleri bir nevi “son çare” olarak sokağa çağırdı. Mesele sadece darbenin geri püskürtülmesi değildi. Başarısız darbenin tetiklediği devlet içi tasfiye ve temizlik harekâtının yol açacağı “kurumsuzlaşma” ve büyük karmaşanın sokakla telafi edilmesi asıl gayeydi. Böylece sokak, devlet kurumlarındaki kırılganlığın bir ikamesi olarak devreye sokuldu. Amaçlanan, yenik askeri darbeyi bir “kendi kendine darbenin” mazereti kılmanın, yani devletin kurumsal mimarisini baştan aşağı yeniden yapılandırmanın “yukarıda” yaratacağı sarsıntıları “aşağıda” soğurmak, tasfiyelere, sokakta yapılan plebisitler aracılığıyla meşruiyet halesi sağlamaktı.

Sokak harekete geçmişken onu muktedirlerin yolundan çıkartacak soldan bir müdahaleyse neredeyse imkânsızdı. Son bir yılda iktidarın ardı ardına vurduğu darbeler, toplumsal muhalefeti darmadağın etmişti. Ancak “tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesi bu”deyip geçmemeli. Çünkü vahim olan, solun ekseriyetinin bu sokak seferberliğini bir faşist tedhiş hareketi olarak değerlendirerek darbe sonrasındaki ilk günlerde adeta kolektif bir panik atak geçirmesiydi. 2001 yılındaki esnaf eylemlerini andırır bir havaydı bu. O zamanın solundaki “Ne olacağına bugün bu haliyle sokak karar verecekse, bu karar faşizmin bir ortalaması olacak” tespitleri, Kabakçı Mustafa ve Patrona Halil isyanı anıştırmaları, bugünün yeni “Roma yürüyüşü” ya da 31 Mart olayı benzetmelerinde yankı buldu.

Koşullar çok farklı elbette; ancak o zamandan bugüne solun, kendi dar etki alanı dışında harekete geçen kitleler karşısında ilk tepkisinin “kara kalabalıklar” korkusu olması düşündürücü. Üstelik de neoliberal kapitalizm devrinin proletaryası 19. yüzyıl başının “kara kalabalıklarına” gerçekten benzemeye başlamışken. Yanlış anlama olmasın diye yinelemeli: Parti-devlet aygıtınca önü açılan bu kitle hareketinin politik mahiyetini değiştirmek kolay iş değildi. Hâkim slogan ve semboller, demokrasinin sokaktakilerin önemli bölümünce bir şefçi-çoğunlukçu hâkim parti rejimi olarak anlaşılması, “faşizan” denebilecek unsurların varlığı vs. ciddi engellerdi. Ancak solun genelinde bu engellerin aşılması gereğine dair bir niyet beyanının dahi olmayışı, tersine ilk refleksin dehşet olması ciddi bir sorun.

Sorunu sorularla açalım: Çelişkili bir bilinçle ve yanlış bir liderlik altında sokağa çıkan kitlelerin çarpıtılmış da olsa kendi mücadele deneyimlerine bigane kalmak, zor da olsa, küçük de olsa deneyimlerle ilişkilenmeyi dert etmemek, AKP’nin muhafazakâr popülizminin dayattığı kültürel bariyerler ardında kalmayı kabullenmek anlamına gelmiyor mu? Tıkıldığımız “mahallenin” sınırlarını aşmak konusunda inisiyatif göstermemek, sınıfsal muhtevası muğlak bir ilericilik-gericilik dikotomisine teslim olmak anlamına gelmiyor mu? Türkiye bir Venezuela ya da Yunanistan değil, yani mevcut siyasal kutuplaşmanın açık bir sınıf içeriği yok. Erdoğanizm nasıl birlik olması gerekenleri (emekçileri) bölüyor, ayrı olması gerekenleri (emekçileri ve sermaye) birleştiriyorsa sade suya tirit Erdoğan karşıtlığı da ister istemez aynısını yapıyor. Böylece Gezi gibi muazzam bir toplumsal kabarışı dahi tecrit eden, onu belli bir “mahalleye” ister istemez sıkıştıran saflaşma kalıcılaşıyor.

Sonuçta solun ona dayatılan sınırları aşmaya dönük hamlelerden (“objektif” olduğu kadar“sübjektif” nedenlerle de) uzak olması, sağ popülizm varyantlarının rahatça at koşturabileceği bir boşluk anlamına geliyor. Erdoğan kitle hareketini rahatlıkla kontrol ediyor, popüler sınıfları, otantik temsilcisi ve yegâne sözcüsü olduğunu iddia ettiği kurgusal bir milletin, “aziz milletinin” çatısı altında birleştiriyor. Ona semboller, ritüeller, düşmanlar, uğruna mücadele edilecek hedefler, mitler sunuyor. “Dahili ve harici bedhahlara” dair süreklileşmiş tehdit algısı ve buna uyarlı teyakkuz hali, bu popülist çağrıyı diri tutuyor. Böylece “voxpopuli”, yani halkın/”milletin” sesi, “vox Erdoğan”, Erdoğan’ın sesi halini alıyor.

Erdoğan’ın halkın kendi kendini örgütleme ve eyleyebilme kudretini çalan, çarpıtan, onu kendi karşıtına dönüştüren bu kurgusal milletine çomak sokabilmenin yoluysa demokrasiyi liberal demokratik düzenin yasal ve kurumsal çerçevesinin hâkim kılınmasından geçmiyor. Yani mevcut haliyle parlamenter nizamın savunusu, kuvvetler ayrılığı vurguları, “demokrasinin farklı düşüncelere saygı” anlamına geldiği argümanları çare değil.

Sosyalist sol, siyaseti ezilenlerin kendi kaderlerine egemen olma mücadelesinin bir parçası olarak inşa edebildiği oranda demokrasiyi bir kitlesel talep haline getirebilir. Bunun için sol, demokrasiye, 19. yüzyılın başının liberallerinin verdiği pejoratif anlamı (elbette tersinden) yeniden verebilmeli. Buna göre demokrasi, bir nevi “halkın diktatörlüğü” ya da “halk despotizmidir”. Halkın kendi iradesini, toplumu yönetme misyonunu taşıdığı öne sürülenüst sınıfların iradesine zorla dayatmasıdır. Aşağıdakilerin kendi kaderlerine egemen olacak, kendi çıkar ve istemlerini yukarıdakilere dayatacak şekilde siyasal, toplumsal ve kültürel olarak güçlenmeleridir.

Geçmiş on yılların liberal konsensüsü tüm dünyada dağılır, küresel “Weimar Cumhuriyeti” çözülürken darbelerin de diktaların da panzehiri, liberal-parlamenter demokrasi savunusu değil, ancak şu yukarıdaki anlamda “halkın despotizmi” olabilir. Ezilenlerin sınıfsızlaştırılmış, muhayyel bir “aziz millet” kalıbına tıkılarak güçsüzleştirilmesine, araçsallaştırılmasına karşı durabilmenin tek yolu bu. Zira darbeleri de diktaları da mümkün hale getiren, ezilenleri bir sınıf olarak davranamaz, eyleyemez kılan mevcut toplumsal-sınıfsal güç dengeleri. O dengeler alttakiler lehine değişmedikçe aynı yerde debelenmeye devam edeceğiz.
Daha sade bir dille, liberal demokrasi savunusundan kopmak, dayatılmış kültürel bariyerleri, “mahalle” sınırlarını aşmaya dönük her fırsattan istifade etmek, sınıfsal içeriği muğlak kültürel blokları değil, sınıf tarafgirliğini esas almak gerek. Bunun için de solu temellerinden yeniden kurmak. Bugün olmayacak, yarın olmayacak, hemen olmayacak, kolay hiç olmayacak. Ancak daha fazla vakit kaybetmemek, yola düşmek gerek…

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar