Viyana’daki Suriyeli garson -

 

Alman Der Postillon dergisinin, “Viyana barış görüşmelerindeki tek Suriyeli” başlığıyla bu ayın başında verdiği bir habere göre, Suriye’deki çatışmanın kaderinin belirlenmesi amacıyla Avusturya’nın başkentinde gerçekleştirilen uluslararası konferansa katılan tek Suriyeli, delegasyonlara hizmet veren bir garson olan Ziyad Khouri imiş. Dergiye konuşan Khoury, konferansın çalıştığı otelde gerçekleşmesini bir şans olarak gördüğünü ve müzakerelerin başlamasından önce Suriye’den toplantılara kimlerin katılacağını merakla beklediğini söylemiş. Ancak konferansa ülkesinden hiçbir delegenin iştirak etmediğini öğrenince de hayal kırıklığına uğramış. Suriyeli garson, “ABD, Britanya, Rusya, Çin, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır, Irak, İran, BAE, Katar, Umman, Lübnan, Ürdün, Fransa, İtalya, Almanya, AB ve BM’den temsilciler konferansa çağırılmış. Ancak anlaşılan Suriye tamamen unutulmuş” diye konuşmuş üzüntüyle.

Der Postillon’unki “zaytung” misali bir “haber” elbette. Viyana’daki konferansa “katılan” Suriyeli bir garson falan yok. Suriye’deki çatışmanın nasıl sona erdirilebileceği ve olası bir “geçiş sürecinin” nasıl bir karaktere sahip olması gerektiğine dair tartışmalara Suriyeliler garson olarak bile katılamıyor.

Suriye’deki siyasal ihtilafın, adını koyalım, otoriter rejim karşıtı popüler bir ayaklanmanın bir vekâlet savaşına” dönüşmesinin belki de “doğal” sonucu bu. “Lübnanlaşma” olarak da adlandırılan bu sürecin neticesi, Suriye halkının siyasal failliğinin, yani kendi kaderini belirleme güç ve kapasitesinin elinden alınması oldu. (“Lübnanlaşma” başlığı altında tarif edilen basitçe bir iç savaş ya da mezhepsel temelde bir iç çatışma değil. “Lübnanlaşma”, farklı etnik ya da mezhepsel kökenli silahlı güçlerin emperyal ya da bölgesel aktörlerin sponsorluğunda birbiriyle uzun süreli bir yıpratma savaşına girdiği bir durum.)

İşte Suriye’de, Arap ayaklanmalarının yarattığı dalganın bir parçası olan halk hareketi, kısa zaman içerisinde muhayyel garsonun bir nefeste saydığı güçlerin müdahaleleriyle militarize oldu, mezhepçi ve kanlı bir iç savaşa dönüştü; ülke “Lübnanlaştı”. Bölgesel ve uluslararası düzlemde cereyan eden bir dizi ihtilaf ve çatışma Suriye halkının sırtına yüklendi: ABD ile Rusya arasındaki bölgesel ve mini “soğuk savaş”, ABD ile Çin arasındaki potansiyel küresel rekabet, İran ile Suudi Krallığı ve KİK arasındaki bölgesel çekişme, Lübnan’daki iç gerilim, Türkiye’nin bölgede “oyun kurucu” bir aktör haline gelmeye dönük iştahı ve ne pahasına olursa olsun Kürtlerin önünü kesme gayreti, İsrail’in Filistin üzerindeki işgal ve kolonizasyon politikaları, ABD işgali sonrası Irak’taki kırılgan denge ve mezhepçi çatışma…

Suriye’deki trajedi, ülkedeki siyasal çekişmenin bütün bu uluslararası ihtilafların bir gerçekleşme, kuvveden fiile çıkma alanı hale gelmesiyle gerçekleşti. Yani bu bölgesel ve uluslararası gerilimlerin aktörleri, kendi jeostratejik çıkarlarını maksimize etmeye dönük müdahale ve manipülasyonlarıyla ülkeyi kanlı bir iç savaşa sürükledi. IŞİD barbarlığı, bu daha “medeni” görünen ve “uluslararası sistem” denen barbarlıklar çatışmasının yarattığı koşullarda mümkün oldu.

Suriye halkının sırtındaki küfeye bütün bu ihtilaf ve potansiyel çatışmalar bindiriliverdi. Suriye’deki savaş Suriye’nin savaşı olmaktan çıktı… İç savaş, her tarafta “yabancı savaşçıların” cirit attığı çok taraflı bir iç savaşa, daha doğru bir deyimle birbirinin içine geçen iç savaşlara, Suriyelilerin ancak daha büyük jeostratejik çıkar ve ihtiyaçların “vekili” yahut aracı haline geldiği bir yıkıma dönüştü.

Bu yıkım “mülteci kriziyle” (aslında sınırların ya da “Avrupa kalesinin” kriziyle) ve elbette Selefi-cihatçı şiddetin Batı’yı da vurmaya başlamasıyla uluslararası sistemin hazım kapasitesini zorlamaya başlayınca, “geçiş süreci” ve “ateşkes” yönündeki diplomatik çabalar da hararetlendi. Viyana’daki müzakerelerden gelen  haberler (“6 aylık geçiş süreci, 18 ayda seçim”) bunun açık bir işareti.

Suriye halkını tıpkı Filistinliler gibi yersiz yurtsuz bir parya halk konumuna sürükleyen bu iç savaş belki de bir süre sonra bitecek. Ancak çok da umutlu olmamak gerek. Bir vekâlet savaşının nihayete ermesi, “normal” bir savaşın sona ermesinden çok çok daha zordur. Çünkü vekâleten girişilen savaşlarda sadece muharebe meydanındaki tarafların kazanıp kaybetmesi ya da yenişemeyip sulh etmesi yeterli olmaz. Evvela vekilleri aracılığıyla o savaşa iştirak eden “asıl tarafların”, yani müvekkillerin çıkarlarının uyumlulaştırılması gerekir. Bu esas taraflar ne kadar çoksa, vekiller aracılığıyla sahaya sürülen jeostratejik ihtilaflar ne kadar karmaşıksa savaşın tam olarak bitmesi de o kadar güç olur. Unutmayalım, “Lübnanlaşma” deyişine adını veren Lübnan’daki iç savaş, 1975’ten ta 1990’a kadar sürmüştü.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Viyana’da Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Lavrov ve BM Özel Temsilcisi de Mistura ile düzenledikleri ortak basın açıklamasında, müzakerelere katılanların “Suriye halkının kendi geleceklerini belirlemesinde” anlaştıklarını söylemiş. Hayır, sandığınız gibi değil, bu kez “zaytung” tarzı bir “haber” değil bu…

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar