Vicdan üzerinden değil adalet üzerinden kalıcı bir barış sağlanmalı -

“Devletin şiddet aygıtlarını sonuna kadar kullandığı bir dönemden geçiyoruz” diyen Yar. Doç. İlkay Yılmaz, Türkiye’de tam anlamıyla bir iyileşmeden söz etmek için sadece AKP’nin iktidardan düşmesinin yeterli olmayacağını, aynı zamanda başta siyasi ve toplumsal aktörlerin kurumsal ve hukuki değişiklikler üzerinden yeni bir strateji belirlemesi gerektiğini söyleyerek, “Vicdan üzerinden değil, adalet üzerinden sağlanan kalıcı bir barış şart” dedi. 7 Haziran seçim sonuçlarını hazmedemeyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, 1 Kasım seçim kararıyla birlikte başta Kuzey Kürdistan kentleri olmak üzere Türkiye genelinde bir kaos ortamı yaratarak, yeniden iktidara gelmeyi başarabildi. İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Yar. Doç. İlkay Yılmaz ile Türkiye’de son gelişmelerle beraber tıkanan çözüm süreci ve AKP politikaları üzerine konuştuk.

 

-AKP yine iktidara geldi, öncesini de ele alırsak Türkiye iki yıllık ‘çözüm’ denilen bir süreç yaşandı fakat şimdi o süreç Cumhurbaşkanı tarafından, ‘çözüm süreci buzdolabına kaldırıldı’, buna ilişkin hala bir açıklama yapılmadı, son süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Seçim sürecinden sonra büyük oranda değişen bir iç politika stratejisi görüyoruz. Bunu seçim sonrası duruma bağlıyorlar ama söz konusu durum bir yandan da şöyle okunabilir; Türkiye devleti asla çok yakınında yeni ve devrimci bir Kürt devletiyle komşu olmak istemiyor. Ama AKP özelinde şu bir gerçeklik ki 17 Aralık vesaire bütün bu süreç AKP’nin kendi içinde yaşadığı bir takım çatışmaları da doğurdu, iktidar içinde bir boşluk yarattı ve bu hukuki neticeleri açısından oldukça tehlikeli görülüyor. Bu hesap vermek zorunda kalma durumu, yalnızca yolsuzluk dosyaları ile ilgili değil, aynı zamanda bu dönem boyunca devlet güçleri tarafından öldürülen insanlara ilişkin de hesap vermek zorunda kalmak anlamına geliyor. Dolayısıyla her iki anlamda da AKP elitleri kendilerini sıkıştıran bir durum yarattılar. Bu noktada ‘kaybettikleri’ oyları geri toplamaya çalışıyorlar. Ama bir diğer yandan da Kürt hareketi güçleniyor, şu an siyasi alanda Kürtleri temsil eden meşru bir parti var, üstelik Gezi sonrası solda ortaya çıkan değişim ile birlikte Kürt hareketiyle Türkiye’deki bir takım sol gruplar ya da liberal gruplar arasında siyaseten ittifak stratejisi olduğunu görüyoruz. Öte yandan da AKP nezdinde bundan rahatsız olan bir devlet mekanizmasıyla karşı karşıyayız. ‘Korku politikalarıyla karşı karşıyayız’ Bunların hiçbiri AKP ile özdeşleştirilen devlet merkezi için olumlu gelişmeler değil. Çünkü böylesi bir gücün parlamentoya girmesi demek, şu ana kadar geliştirilen tüm toplumsal taleplerin mecliste gündeme gelmesi demek. Bu da büyük oranda devletin hukuki ve idari çerçevesini değiştirmek isteyen taleplerin resmi olarak gündeme gelmesi demek. Halk tarafından desteklenen bu taleplerden ve bunun hayata geçmesinden yana bir korku var. AKP için parlamentoda iktidarı kaybetmek demek, sınırlılık ve bütün bir siyasal alanın değişmesi anlamına geliyordu. Bu korku, meşru siyasal alanda çatışmalar ekseninde yürütülen bir siyasi mücadele olarak tezahür etmiyor maalesef, yoğun bir korku politikasıyla karşı karşıyayız. Bu dönemi bir yandan da hepimiz için bir sınav olarak görüyorum. Dolayısıyla çözüm ya da barış sürecinin rafa kaldırılması meselesi iki şekilde okunmalı; birincisi Türkiye devletinin senelerden beri uyguladığı politikalar çerçevesinde görülmeli, ikinci ise AKP’nin şu anki durumu çerçevesi. Ama her ikisi de pek olumlu gözükmüyor açıkçası.

 

-Bir yandan da AKP’nin kendi söylemlerini dahi bir süre sonra kabul etmeyen değişken, kabul etmez bir tutumu söz konusu. Bu politikalar nasıl bir algı oluşturuyor?

-AKP’nin yargılanmaktan korktuğunu düşünüyorum. Bu korku sadece Türkiye’de yaptıklarına ilişkin değil aynı zamanda dış politikaları ve bununla birlikte uluslararası arenada yargılanmaktan da korkuyorlar. Fakat ne yazık ki Osmanlı döneminden bu yana Türkiye’de büyük bir cezasızlık rejiminin devam ettiğini görüyoruz. 1915 Soykırımı, 6-7 Eylül olayları, Maraş, Sivas katliamı, 1980 darebesi ve sonrası, 1990’larda Kürtlere yönelik baskılara baktığımızda cezasızlık sisteminin sürdüğünü görüyoruz. Hatta asker, polis, mülkü amirlerin devlet erkânında yaptıklarından dolayı ödüllendirildiklerine, terfi ettiklerine dahi şahit oluyoruz. Dolayısıyla böyle bir cezasızlık rejiminin kendisinin sorunlu olduğunu kabul etmek lazım. -Yani failler yargılanmaktan korkmuyor? Evet, bir cezalandırma korkusu olsa bile ben bu konuda maalesef ki çok umutsuzum. Çok ciddi bir toplumsal değişim olmadan bu cezasızlık rejimi bu şekilde devam edecek gibi görülüyor. Ve zaten insanların isyan ettiği nokta bu. Namık Volkan’ın yakın zamanda belirttiği gibi Türkiye aynı zamanda yasını tutmayan bir yas toplumudur, insanlar kayıplarının yasını dahi tutamıyor. Bu durum bir tür öfke patlaması ya da yapıcı bir gelişimle de sonuçlanabilir. Bu yüzden şiddet ve yapıcı politikalar etrafında dönen sarkaç söz konusu. Ama her zaman yapıcı bir şeyler yapmak için imkânlar olmayabilir şu an gördüğümüz manzara da bu.

 

-Tüm bu iç huzursuzluk ve ülke içinde çatışmalar söz konusuyken, peki AKP neden hala kendini Ortadoğu’da bir siyasi aktör olarak göstermek adına, Ortadoğu’da yaşanan sıcak savaşın içine atmakta bu kadar istekli?

-Türkiye Ortadoğu da her zaman bir aktördü. Fakat bu aktörlük durumunun da bir takım dereceleri var. Karar veren başka, orta kademe başka, piyon olmak başka, piyon olarak da aktör olabilirsiniz. Şu doğrudur ki AKP hükümeti Ortadoğu’da karar veren olmaya çalıştı ve bunu da yeni Osmanlıcılık söylemi ile kurmaya çalıştı. Bir yandan böyle postkolonyal hikayeye yeni bir kolonyal söylem ile dahil olmaya çalıştı. Emperyalizmin de kurucu coğrafyalarından biriydi Ortadoğu, 19. yüzyıldan beri karşımıza çıkan çatışmalar, şiddet durumu hala bitmiyor. AKP bir yandan da düşman tanımı yapmaktan geri kalmıyor, hatta yaptığı düşman tanımında doğrudan iç politikada bir karşılığı olduğunu söyleyerek Kürt hareketine işaret ediyor. Ve netice itibariyle aslında meşru bir siyasi parti olan, parlamentoda sandalyesi olan bir hareketi bu şekilde marjinalleştirmeye ve o güvenlik çemberinin içine hapsetmeye çalışıyor. Kürt meselesi yalnızca bir güvenlik meselesi değil, sizin de bildiğiniz gibi pek çok alanda çözülmesi gereken, pek çok sorun yumağı ile karşı karşıyayız. Sosyopolitik, ekonomik sorunların yanısıra zorunlu göç ve onun sonuçları gibi meseler var karşımızda. Bütün bunların hepsini güvenlik meselesi içerisine hapsettiğiniz ve sadece güvenlik meselesi olarak algıladığınız zaman, buna ilişkin çözüm stratejinize koyduğunuz en temel şey, zor aygıtını kullanmak oluyor. Dolayısıyla tam da bu nedenle devlet, bir yandan barış sürecine ara vermekle, bir yandan da dış politika ile iç politikayı güvenlik ekseninde uyumlaştırmaya çalışmakla uğraşıyor. Devletin şiddet aygıtlarını sonuna kadar kullandığı bir dönemden geçiyoruz.

 

-Peki ya Merkel ve Tayip Erdoğan fotoğrafı, bu görüşmeyi nasıl okumak gerekiyor?

-Almanya, Avrupa Birliği’nin en güçlü ülkesi ve Yunanistan meselesinde de gördük ki, AB fikriyatından ziyade daha çok kendi ulusal çıkarlarını gözetiyor. Aslında AB fikrinin kendisinde de bir sorun. Şu an Almanya’nın en büyük sorunlarından biri mülteci sorunu ve Merkel ülkesinde, ‘mültecileri biz alacağız’ demiş olmasına rağmen, bir yandan da Erdoğan’la görüşerek, ‘mültecileri siz burada tutun ve engelleyin’ diyor. Türkiye’nin mültecilere kapılarını açması yetmiyor. Ciddi sorunlar yaşayan mültecilerin çok ciddi yaşamsal ihtiyaçları var ve bunların hiç birinin neredeyse karşılanmadığını görüyoruz. Buna ilişkin çok ciddi bir bütçe ayırmanız lazım. İnsanların eğitim, konut, sağlık gibi sorunlarının karşılanması lazım. ‘Kadınlar köle gibi çalıştırılıyor’ Çoğu kayıt dışı ve bu durumun kendisi zaten başlı başlına bir meseleyken, yetmezmiş gibi bir de köle gibi çalıştırılıyorlar. Tüm bunlarla birlikte kulağımıza kadın ticareti haberleri geliyor, ‘ikinci eş’ olmaktan fuhuşa kadar giden korkunç bir cenderenin içinde kadınlar. Netice itibariyle en sonunda da bu insanlar burada kalmak istemiyorlar. Mülteciler Avrupa’ya gitmek istiyor çünkü Türkiye onlar için yaşanılabilecek bir ülke değil. Dolayısıyla bizim burada söylememiz gereken tek şey, belki de ‘bütün sınırları açın’ demek. Merkel’e karşı da böyle bir şey söylenmesi lazım. Fakat bu da ciddi anlamda bir siyasi pazarlığın konusu oluyor. Bu pazarlık da hem Türkiye’nin dış politikası ekseninde hem de iç siyasette de Kürt meselesi üzerindeki politikalardan şekillenen bir pazarlık ki bunun da kabul edilebilir bir yanı yok.

 

-İç politikalara dair birçok noktaya değindiniz. Şiddet dolu bir dönemden geçen Türkiye tablosu var karşımızda. Birbirine dokunmamış ve geçmişle yüzleşememiş ve dolayısıyla karşılıklı hataları düzeltememiş bir toplum ülkesi olan Türkiye’de, AKP tekrar iktidarda. Tüm yaşananları iyileştirmek sadece AKP’nin iktidardan düşmesi veya siyasi alandan tamamen gitmesi yetecek miydi?

-Yalnızca iktidarın değişmesi meselesi değil bu. Bu bir anlamda toplumsal bir mesele, aynı ülkede yaşayan ve belki de birbirlerini hiç tanımayan halklar söz konusu. Birbirinin acısını belki daha yeni yeni öğrenmeye başlayan insanlar var. Bir yandan diyalog geliştirilmeye çalışılırken bir yandan da inanılmaz derece büyük bir ırkçılık var. Siyasi aktörlerin eşitsizlik yaratan siyasi imtiyazlarından vazgeçmeleri gerek. Toplumsal aktörler de çok önemli evet ama özellikle batıdakiler Kürt meselesi özelinde böylesi bir değişim için yetersiz. Devletin bu yönde politikalar geliştirmesi lazım. Hani devlet dediğimiz öyle teşkilatlı bir yapı ki her şeyi yapabilir. Billboardlardan tutalım, televizyon dizilerine, kadın meselesine kadar her şeyin tekrar gözden geçirilmesi gerek. Dolayısıyla bütün toplumsal meselelere ve özellikle Kürt meselesine ilişkin bir strateji çizilmeli. ‘Devamlı böyle bir çatışma ortamına dönüş var’ Ders kitaplarının değiştirilmesi gibi farklı birçok konuyu içine alacak şekilde çok geniş bir alanda politik irade gösterilmesi lazım. Ama AKP iktidarının bu döneminde böyle bir iradesi söz konusu değil. Yine de ben olumlu olmak gerektiğini düşünüyorum. Tabi olumlu olmak, aptal olmak anlamına gelmiyor, bunun da biraz farkında olmak gerekiyor. Parlamentoya girmek bu yüzden önemli, o meşru siyasal zeminin içinde yer almak bu yüzden önemli, meşru sınırları zorlayarak bu sorun çözümlenebilir. Ama işte bütün bir süreci güvenlik meselesi olarak ele aldığınızda da devlet merkezli olumlu politikalara dönüşmediğini görüyoruz. Devamlı böyle bir çatışma ortamına dönüş olduğunu görüyoruz.

 

-Yani bir nesil gerek diyorsunuz?

-Evet ama o nesil de gökten zembille inmiyor. Bir takım deneyimler üzerinden oluşuyorlar. Dolayısıyla bu anlamda Türkiye’ de birikmiş çok ciddi politik deneyim var. Azımsanacak bir deneyim değil ve üstelik bu politik deneyim kendi içinde çeşitlenmiş, farklılaşmış farklı sorun odaklarına da odaklanmış, bunu sadece Kürt hareketi olarak görmemek lazım. Tabi en önemli unsur Kürt hareketi ama sadece Kürt hareketi olarak da görmemek lazım. Örneğin kadın hareketi Türkiye’ deki en güçlü hareketlerden biri çünkü yasal çerçeveyi kendi dayanışması ile değiştirebilmiş uluslararası konjonktür ile zaman zaman bunu başarabilmiş bir hareket. Kürt hareketinde de bambaşka bir deneyim var. Türkiye’de şiddet meselesinden şiddetsizlik meselesine, şiddetin kontrolünden toplumsal uzlaşmaya kadar çok geniş alanda biriken inanılmaz politik birikim var. Sendikal hareketler ve meslek odalarında da ciddi bir birikim söz konusu. Bunların hepsinin aynı potada eritilmesi gibi bir şeyden bahsetmiyorum ama bunların hepsinin birbiriyle konuşması gerek. O yüzden bir itici güç olacaksa, ben biraz daha böyle bir şeyden bahsediyorum. Ama tabi bu noktada yine en güçlü olarak Kürt hareketini görüyorum.

 

-Daha geçtiğimiz birkaç ay öncesine kadar da bir barıştan söz ediyorduk. Ama şu an özellikle Kürt halkı sadece barış değil, “onurlu bir barış” diyor. Siz de buna katılıyor musunuz?

– Ben de buna katılıyorum. Artık olaylara vicdan meselesi olarak bakmak yetmiyor. Bölgede olanlara sadece vicdanımızı rahatlatmak adına ses çıkarmak yetmiyor. Ben, “sizin vicdanınız yok mu, neden ses çıkarmıyorsunuz?” söylemine de karşıyım. Ne yazık ki Kürt halkının, bu topraklarda yaşayan halkların yaşadıklarını duymak veya vicdanen yanlarında olmak yetmiyor. Vicdan üzerinden değil, adalet üzerinden sağlanan kalıcı bir barış şart.

 

İlkay Yılmaz ile bu röportaj Zehra Doğan tarafından Jinha için yapılmıştır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında