ütopyamızda ‘ceza’ değiliz, şimdi de oyunun içindeyiz – başak günsever & selin pelek -

 

Neyi sevip neyi sevmeyeceğimizin, ilgimizi neyi çekeceğinin büyük bir kısmı biz doğduktan sonra çeşitli baskı ve yönlendirmelerle şekilleniyor. Kız ya da erkek olarak doğmak; mesleğimizi, hobilerimizi, alışkanlıklarımızı irademiz doğrultusunda belirlemekten alıkoyuyor bizi. Seçimlerimizin toplumca dayatılan kurallar ve teamüllerle şekillendiği bir değerler manzumesi içinde yaşıyoruz. Ömür boyu sürecek bu ayrım, mavi/pembe gibi bulutsu ve yumuşak renklerle başlıyor ama yaş ilerledikçe bayağı bayağı tatsızlaşıyor. Kadınların ve erkeklerin birbirine karışmayacak, ayrı zevklerinin olması, onların toplumsal rollerini de yeniden sürdürmelerini sağlıyor bir yandan. Neden kızların bebekle oynaması; erkeklerin silahla, arabayla oynaması dayatılsın ki yoksa? Kız çocuklarının erkek oyunlarına, erkek çocuklarının kızlarınkine çok zor dahil olabildiği, ‘ayrımcılık’ temalı ‘uzuuun’ hayat dersi işte buradan başlıyor. Mesela futbol çocukluktan beri erkeklerin oynadığı/izlediği ve kadınların sistemli bir şekilde dışlandığı bir oyun değil midir? Ya da biraz daha ‘üst mahalleden’ ters bir örnek: erkek çocuklarını baleye yönlendiren bir aile gördünüz mü hiç?

Evde, işte, sokakta hükmünü sürdüren ataerkil düzen; büyük akçeli transferleri, küfürleri, sertliğiyle yeşil sahalarda perçinlendikçe kadınların amatör ya da profesyonel olarak futbol oynamaları, hatta seyirci olmaları radikal bir duruşa tekabül ediyor. TFF’nin sıkça tartışılan cezalı maç uygulaması da konunun veçhelerinden biri. Kadınların hayatta görünmez olduğu, ancak deyim yerindeyse “söke söke” erkeklerle denkliğe erişebildiği tüm alanlarda, erkeklerin uslanmaz bir çocuk edasıyla ve alaycı bir tavırla baktığını görür gibi oluyoruz hep. Cezalı maçlara kadınları ve çocukları yollama kararı da böyle bir his uyandırıyor. Nitekim iki sezon önce İnönü Stadı’nda izlediğimiz bir cezalı maçta, Beşiktaşlı futbolcu attığı gol sonrası tribünlere dönüp şöyle bir mütevazı sevinç gösterisinde bile bulunmamıştı. Bu bir aşağılama mı, bir umursamazlık mı, bir tepki miydi (tepkiyse, neden her şeye rağmen takımımızı desteklemeye gittiğimiz için bize) bilemiyoruz! Ama bu şekliyle kadınları çocuklarıyla birlikte o statlara ‘ceza niyetine’ doldurmanın pozitif ayrımcılık olmadığı aşikâr. Toplumsal algı düzeyinde de kadınlardan oluşan ‘cezalı’ taraftar kitlesi, takımı motive etmenin ötesinde ‘gemiye uğursuzluk getiren varlık’ olarak kadın figürünü beslemeye yarıyor sanki. Solcu sayılan bir taraftar grubunun lideri bile “ama şimdi, doğruya doğru, kadınların o sesiyle futbol tezahüratı yapması hiç de hoş durmuyor” diyebiliyor. Ayrımcılık, hatta soykırım mağduru olan bir halkın çocuğu için bile dışlayıcı olmak bu kadar kolay. Kaldı ki, federasyonun gerçekten eşitlikçi bir iş yapması da şu haliyle pek mümkün gözükmüyor. Futbolu tüm unsurlarıyla şike, haraç, yalan dolana batmış bir ülkenin federasyonundan kadınlara eşitlikçi fırsatlar beklemek oldukça naif kalıyor.

‘ibne hakem’ den alevi karşıtlığına sahada öteki olmak

Kadınlara kapanan kapılar diğer ötekilere de açık değil elbette. Yakın futbol tarihimizden birkaç yaprak durumu özetlemeye yeterli: Eşcinsel hakem Halil İbrahim Dinçdağ’ın meslekten men edilmesi, Emre Belözoğlu’nun ırkçı küfrü, Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor’un genç kadın futbol takımının saldırıya uğraması, futbol otoritelerinin ve seyircilerin ekserisinin pek umurunda olmuyor. Ya da takımlarına sevdalı futbolseverler Gençlerbirliği’nin Aleviliğini gizlememe cesareti gösteren oyuncusu Deniz Naki’yi çileden çıkarıp “sosyal medyadan aldığım ırkçı mesajları maçlarda da alırsam Türkiye’den ayrılırım” açıklaması yapacak noktaya getiriyor. Baskın kültür olarak sahaya küfür edip kavga çıkarmaya, adeta erkeklik ayinlerini tamamlamaya gelen bir tribün ruhu hakim. Peki, artık rahatlıkla bacasız ama ‘çevreyi kirleten’ endüstrilerden biri sayılan futbolu tüketenler kimler? Ağırlıklı olarak ezilenler. Bir konuşmasında Şenol Güneş şöyle demişti, çok doğruydu: “Bizim zamanımızda futbolu yoksullar oynardı, zenginler seyrederdi. Şimdi ise zenginler oynuyor, yoksullar seyrediyor” Üst sınıfların aşağıdakilere pazarladığı bu dışlayıcı, lümpen kültür biz kadınlar için çeşitli açılardan bir mücadele alanı olarak önümüzde duruyor. Birincisi dünyanın en sevilen sporundan kadınların mahrum edilmesi kabul edilemez. Sahalarda kadının adı ya da çeşitli organları sadece eril dilin en çirkin küfürlerinde geçiyor. İkincisi kadınların cinsiyetleriyle görünür olması demek Alevi, LGBTİ, siyah, Kürt ya da diğer özellikleri nedeniyle taciz altında olan grupları da güçlendirecek gibi duruyor. Mücadelenin çerçevesini geniş tutmakta yarar var; yasalarla kadın oyunculara yapılan ayrımcılık, taciz ve şiddetin ağır cezalara tabi tutulmasından tutun da, seyirci kadınların ceza olarak değil de istediği zaman futbol seyretme hakkının eşitçe sağlanmasına kadar toplumsal önyargıyı kıracak bir dizi düzenleme geliyor aklımıza. Muradımız net: Bir gün birileri bir duvar ördüğü ve bir ülke ikiye bölündüğü için, o duvarın arkasında kalan Hertha Berlinlilerin kendi stadına, müsabakasına gidememesi gibi; bize örülen görünmez duvarların da kaldırılmasını istiyoruz. Bir gün eşcinsel ya da Alevi olduğu için sahada ve tribünde ırkçı ya da cinsiyetçi şiddete maruz kalanlara karşı tüm futbol camiasının ses vermesini hayal ediyoruz.

karşı lig: karma futbolun öğrettikleri

Gezi Parkı ayaklanmasından miras kalan birleştirici ruh bu karanlık tabloya bir gökkuşağı armağan etti. Park forumlarından, üniversite sıralarından, mahalle bostanından, Kadıköy barlarından birbirini tanıyan bir grup insan Türkiye’nin bildiğimiz kadarıyla ilk karma ligini oluşturdu. Rekabet yerine dayanışmanın öne çıktığı, sahadan atılan tek şeyin ayrımcılık olduğu çok keyifli bir lig gelecek sezon kaldığı yerden güçlenerek devam etmek üzere tamamlandı. Kadın-erkek beraberce top koşturmanın keyfi, biyolojik farklılıklarımızı aştı. Tabii ki, elimizde ilk anda bütün algımızı değiştirecek kadar güçlü bir sihirli değnek yoktu. Biz kadınların kısmen es geçildiği maçlarla başlasak da figüranlıktan kurtulmamız çok uzun sürmedi. Şimdi sahada yüzde yüz eşit miyiz? Hayır. Olacak mıyız? Evet. Karşı Lig bize ırkçılığın, ayrımcılığın, cinsiyetçiliğin olmadığı karma bir futbolun ne kadar güzel olabileceğini gösterdi. Burada bırakmaya niyetimiz yok, attığımız mütevazı adımı büyütmeye kararlıyız. Başlarken aramızda ortak bir toplumsal ütopyayı paylaştığımız kadın, erkek, trans dostlarımız, hayvan sömürüsünü reddeden vegan takımımız, sınıfsal-sendikal mücadelenin bir araya getirdiği işçi arkadaşlarımız, kentsel talana karşı yaşam alanlarımızı savunan komşularımız vardı. Gelecek yıl bu listeye eklenecek birileri olduğuna eminiz. Ne de olsa futbol fena halde hayata benziyor ve daha eşit bir dünyayı hak ettiğine inanan, inanmakla kalmayıp onu inşa etmeye çalışanlar olarak hiç de az değiliz. Şairin dediği gibi ‘umudumuz kalabalık’.

(Bu yazı Gazeteoniki’de yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında

İlgili Yazılar