“ütopya ve karşı ütopya” – angela e. hubler -

Genç yetişkin ütopya karşıtı [dystopian] ve ütopyacı kurgunun çoğunluğu, bir kolektifin Soğuk Savaş dehşetiyle biçimlendi. Suzanne Collins’in Açlık Oyunları [The Hunger Games] ve devamı, Ateşi Yakalamak [Catching Fire] ve Alaycı Kuş [Mockingjay] gibi ütopya karşıtı romanla karşılaşmak nadirdir: hedeflenen Soğuk Savaş döneminin zihin denetimi değil toplumsal eşitsizlik, totaliter yönetim ve acımasız bir güç tarafından sürdürülen baskıdır. Romanlar bu baskıyı çökerten bir devrimi de betimler.

Daha da şaşırtıcı olan The Hunger Games’in çocuk serilerinin çok satanlar listesinde 161 haftadır (bu haftaların 128’inde birinci sırada) yer almasıdır -ve bir film olarak 2012’de yayınlandı, ilk devam filmi 2013’te çıktı ve üçüncü kitap üzerine temellenen iki tanesi daha 2014 ve 2015 için tasarlanmaktadır.

Açlık Oyunları’nın başarısı ütopyacı/ütopya karşıtı edebi tarzın yakın geçmişiyle bir karşılaştırmayı davet eder. Kuşaklar boyunca çocuklar, en azından ABD’de, Murry çocuklarının bireyciliğe ve özgürlüğe değer vermeyi öğrendikleri, Madeleine L’Engle’in A Wrinkle in Time’ını okudu.

Camazotz’da, romanın karşı ütopyasında, “sokaktaki tüm çocuklar tam bir ahenk içinde toplarını sektirir” (Hintz and Ostry, 7) başkarakter [protagonist], farklı (bu örnekte, büyüsel görü sahipleri) deneyimlere sahip olanların ıstıraplı deneyimlerine rağmen (farklılık hoş görülür), romanın esas iyi yeri olan, ABD’deki evine geri döner.

L’Engle, romanı için Newbery Madalyası’nı 1963’te kazandı. ABD’deki çocukların bireyciliği bağırlarına basmaya devam etmelerini sağlama almak için, Amerikan Kütüphane Derneği, 1994 madalyasını Lois Lowry’nin The Giver’ına verdi. Böylece A Wrinkle in Time gibi, The Giver’ın da çok satan kitap statüsünü ve sınıflardaki kalıcı konumunu güvence altına aldı.

The Giver’da Lowry karşı ütopyanın ideal toplumu inşa etme çabalarının sonucu olduğu ve bireysel özgürlüğün yitirilmesinin ütopyacı çabanın maliyeti olduğu konusunda uyarır. The Giver’ın açılışını yaptığı dört ciltlik serinin üçüncü kitabında, toplumsal değişim yerine, yazar, toplumsal çatışmalar için dinî bir çareyi emreder. L’Engle gibi Lowry de zihin denetimin tehlikelerini vurgular; ABD’nin hâlihazırdaki status quo’sunu onaylar ve onu daha iyi kılmaya yönelik kolektif çabaların hevesini kırar.

Diğer bayat espriler, tipik bir biçimde, orta ve lise öğrencilerine tahsis edilmiştir -örneğin, George Orwell’in 1984’ü ve William Golding’in Sineklerin Tanrısı– bunlar da L’Engle ve Lowry’nin ideolojik temalarını tekrar eder. Bazı yakın tarihli, genç yetişkin, ütopya karşıtı romanlar, örneğin M. T. Anderson’ın Feed’i, teknolojinin kapitalist tüketme buyruğunu nasıl güçlendirebileceğini sergileyerek, zihin denetimi teması üzerine daha radikal bir bakış açısı sunar.

Şuana kadar, The Giver’ın beş milyondan fazla kopyasıyla karşılaştırıldığında, Skolatic Yayınevi’ne göre, Suzanne Collins’in Açlık Oyunları’nın 23 milyon kopyası basıldı. Bununla beraber iki yazardan Lowry daha fazla övgüye değer görüldü ve onun kitaplarının okul müfredatında sağlam bir yeri bulunmaktadır: oğullarımdan biri The Giver’ı altıncı ve dokuzuncu sınıfta okudu ve diğerine de, kitap okuması için iki farklı sınıfta verildi!

Genel olarak Lowry’in ve Collins’in üçlemeleri benzerdir ve, birçok ütopya karşıtı yazar gibi, her ikisi de totalitarizme karşı bireysel direnişi teşvik eder. Ama her ne kadar ikisi de ütopya karşıtı toplumları betimlese de, bu toplumları sunumları çok farklıdır. Collins ABD’yi değerlendirirken Lowry’ye göre çok karamsardır -tehlikeli eğilimlere karşı uyarılarına aldırış edilmezse ütopya karşıtı bir geleceği ileri sürer- ve toplumsal adaleti elde etmek için kolektif çabaların olanaklılığı üzerine daha iyimserdir.

O halde, genetik benzerliklerine rağmen, Lowry ve Collins iki tarihsel uzlaşmaz çelişkiyi temsil eder: Lowry, Ütopya Karşıtı ve Collins, Ütopya.

ütopya ve karşı ütopya

Karşı Ütopya ve Ütopya arasındaki ayrım Tom Moylan’ın ütopya karşıtı eleştirel çerçevesi üzerinde temellenir. Moylan edebi biçimler -ütopya, karşı ütopya, ütopya karşıtı, sahte-ütopya karşıtı- ile “tarihsel uzlaşmaz çelişkiler”i ayrıştırır (Utopia and Anti-Utopia, 157).

Bu kavramların Darko Suvin, Lyman Sargent, Fredric Jameson ve diğer eleştirmenler tarafından kullanılma biçimlerine dikkat çekerek Moylan, edebî metinlerin hem biçimsel olarak hem de temsil ettikleri toplumsal-siyasal konumlar bağlamında anlaşılması gerektiğini ileri sürer. Moylan, Ütopya’yı “onun (metinler, komünal toplumlar ve toplumsal kuramlar olarak) çeşitli dışavurumlarından” ayırt edilebilen bir “itki ya da tarihsel güç” olarak adlandırır (155).

Sargent’in açıklamasına göre, bu “itki”, “toplumsal hayal kurma -insan gruplarının kendi yaşam biçimlerini düzenlediği ve genellikle, hayal kuranın içinde yaşadığından radikal bir biçimde farklı bir toplumu tahayyül eden düşler ve kabuslar-” olarak anlaşılabilir (Sargent, 3). Ütopya yanlıları daha iyi bir dünya tahayyül ederken, Karşı Ütopya “hem Ütopyanın hem de onun hakkında bilgi verdiği ve üretilmesine yardım ettiği tarihsel değişimin tamamen reddidir” (Moylan, 134).

1991’de Berlin Duvarı’nın yıkılmasından ve Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra, Fredric Jameson, The Seeds of Time olarak yayınlanan dersleri verirken, “zamanın, Karşı Ütopyacılık için merhametliymiş gibi göründüğünü” belirtti (53). Jameson’ın yorumu, Lowry’nin The Giver’ının ve onun ütopya karşıtı devamının popülerliğini aydınlatır (The Political Unconscious, 20).

lowry’nin kurgusunda siyasî bilinçdışı

Lowry “siyasî beyanlarda bulunmadığını” ileri sürer (Hintz and Ostry, 196). Bununla beraber Jameson’a göre “toplumsal ve tarihsel olmayan hiçbir şey yoktur -hakikaten (…) ‘son kertede’ her şey siyasîdir”.

Toplumsal ve tarihsel olandan yalıtılmış olduğumuzu tahayyül ettiğimiz imgelem, gerçekten de, Jameson’ın “siyasî bilinçdışı” olarak adlandırdığını oluşturarak, onun tarafından biçimlendirilir. Gerçekten de Jameson “toplumsal ve siyasî olan kültürel metinleri, olmayanlardan ayırt etme çabasının bir hatadan daha kötü olduğunda” ısrar eder: “yani, bir semptom ve çağdaş yaşamın şeyleştirilmesinin ve özelleştirilmesinin pekiştirilmesidir” (Political Unconscious, 20).

Jameson Lowry’nin iddiasının olanaksızlığını gösterir. Romanları kolektif ve totaliter toplumların dehşetini betimlediği sırada, Lowry’nin, “siyasî beyanlarda bulunmayı” reddederken bireyciliğin savunuculuğunu üstlenme arzusu, paradoksal bir biçimde tamamen özgür bir toplumu yaratma girişiminin beyhude olduğunu akla getirir.

Romanların siyasî bilinçdışını biçimlendiren tarihsel olaylar, kolektif olanın dehşetini ve bir totaliter toplumun tehdidini içerir. Moylan yirminci yüzyılda “Karşı Ütopya (…) en güçlü davetini, komünizm ve sosyalizme karşı hegemonik tepkiyi biçimlendirmekte” bulduğunu belirtir (131).

Gerçekten de, Lowry’nin kendisi “sanırım, bir düzeyde, kitap [The Giver] muhafazakâr idealleri destekleyen bir metinmiş gibi okunabilir -herhangi bir toplumda, istilacı bir hükümetin tüm yaşamları hukukun konusu yapmasına izin veren eğilimlere meydan okur” (Silvey). Onun dörtlemesi daha iyi bir toplum yaratma girişiminin “değerinden daha tehlikeli” olduğunu ileri süren bir Karşı Ütopyadır (Moylan, xiii).

The Giver’da başkarakter Jonas, toplumsal ahenk ve güvenlik için ütopyacı arzularla biçimlendirilmiş bir toplumda yaşar. Katı nüfus denetimi açlığı ortadan kaldırmak için kurumsallaşmıştır ve her ne kadar roman bunun ırkçılığı ortadan kaldırmak için yapıldığını açıkça belirtmese de genetik mühendislik tüm deri renklerini aynı kılmıştır (111, 94)[1].

Potansiyel çatışma kaynakları da -aşk, öfke, acı, cinsel arzu ve diğer yoğun duygular- bastırılmıştır. Bireylik ve seçim “Aynılık” adına kurban edilmiştir (94). Bireyler hakkında rahatsız edici ya da farklı olan şeylere dikkat çekmek kaba olarak değerlendirilir” (20). Ütopyacı arzuların bedeli olarak, yaşama güzellik ve anlam katanın kurban edilmesini simgeleyen, renkler de ortadan kaldırılmıştır.

Bununla beraber Jonas, renkleri algılayabildiği ve toplumun inşası sırasında neyin kurban edildiğinin “hatıralarını alabildiği” anlamına gelen, “Ötesini Görme Kapasitesi”ne sahip birkaç kişiden biridir (63).

Jonas bakım vermenin çok sorunlu olduğu kişilerin -çok yaşlı, aşırı bakım gerektiren yeni doğanların, tekrar tekrar suç işleyenlerin- ona söylendiği üzere zararsız bir biçimde “serbest bırakılma”larının yerine öldürüldüklerini keşfettiğinde, “serbest bırakılması” kararlaştırılmış mızmız bir bebek olan, Gabriel ile kaçar (7–9). Başarısız olarak BaşkaYer’i [Elsewhere] -güvende olacakları bir başka topluluk- birkaç gün aradıktan sonra Jonas ve Gabriel, kendilerini açlık çekerken bulur ve Jonas kararını sorgular:

“Ona, hiçbir zaman açlık çekmeyeceksin, denmişti. Hiçbir zaman açlık çekmeyeceksin.”

“Şimdi ise açtı. Topluluk içinde kalsaydı, aç olmayacaktı. (…) Bir zamanlar seçim yapmayı arzulamıştı. Ardından seçme şansına sahip olduğunda yanlış olanı seçmişti: ayrılmayı seçmişti. Ve şimdi açlıktan ölüyordu. (…) Kalmış olsaydı başka türlü açlık çekecekti. Duygulara, renklere ve aşka aç bir hayat sürebilirdi”.

“Ve Gabriel? Gabriel için bir hayat olamayabilirdi. Öyle ki gerçek bir seçim yoktu” (173-174).

Ardından roman, “yoksunluğa hayır” demeyi reddeder (Bloch, Umut İlkesi [The Principle of Hope], 5). Irkçılığı, cinsiyetçiliği, savaşı ve açlığı ortadan kaldırmak iyi olabilir ama bunun maliyeti çok yüksektir: duygular, bireycilik, insanlığın kendisi. Öyle ise Lowry, bizim, BaşkaYer’de ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde, olası dünyaların en iyisinde yaşadığımızı ileri sürer.

Romanın sonunda Jonas aşağılarda bir köyün ışıklarını görür ve köye varışı ve kurtarılması anlatılmazken, ima edilir. Gabriel’i taşıyarak yamaçtan aşağı inerken “aniden ışıkları görebildi ve şimdi onları tanıyabiliyordu. Işıkların odaların pencerelerinden parladığını; onların, ailelerin yarattıkları, anılarını sakladıkları ve sevgiyi kutladıkları köşedeki ağaçlardan ışıldayan kırmızı, mavi ve sarı ışıklar olduğunu biliyordu. (…) Aniden emin olarak ve neşeyle, aşağıda, ilerde onu ve bebeği de beklediklerinin farkına vardı” (179-180).

Burada “bebeği bekleme”nin birden fazla yananlamı vardır. Bunlardan birine “ağaçlardan ışıldayan ışıklar” ifadesiyle işaret edildi -BaşkaYer’in İsa’nın doğumunun yıldönümünde bebek İsa’nın doğumunu bekleyen Hıristiyan bir topluluk olduğunu ima eden, renkli ışıklarla süslenmiş yılbaşı ağacı. Cümlenin sözdizimi “aileler”in (adları tanrının habercilerini akla getiren) Jonas ve Gabriel’i de beklediğine işaret eder.

Bir söyleşide Lowry, “sözcüğün tam anlamıyla Hıristiyan kavramlarla düşünmeye başlasaydım, projeyi geri çekerdim çünkü ‘dinî’ kitaplar yazmakla ilgilenmiyorum. Buna rağmen, teoloji açıkça orada, öyküye içsel,” olduğunu ima etti (Silvey), Paradoksal bir biçimde romanın derin mantığı Hıristiyan olması nedeniyle, BaşkaYer’le ilgili fiili olarak açığa vurulan her şey onun Hıristiyan karakteridir. BaşkaYer’in Hıristiyanlığı okuyucuya, incelikli ipuçlarını kaçırabilecek çocuk okuyuculara, dolaylı olarak işaret edilir.

Bununla beraber “BaşkaYer”, karşı ütopyaya, onun dışındaki toplumsal gerçeklikte değil, sadece romanın içinde bir alternatif sunar. BaşkaYer’i bir sığınak olarak tanımlayan bileşenleri, ABD’nin ideolojisinde merkezî bir yere sahiptir: bireysel seçim, aile ve Hıristiyanlık. The Giver, Ütopyanın zayıf ışığını ya da Ernst Bloch’un ifade ettiği biçimiyle “olan günün ötesini umut etme”yi içermez.” (10) Aksine karşı ütopya, ABD toplumunun düzgüsel status quo’sunu onaylar.

devam romanları

The Giver’ın devam romanı olan Gathering Blue’nun başkarakteri, Kira, aile yaşamının evliliksel ve ebeveyssel sevgiye adandığı; ciddi biçimde yaralananların ölmeleri için bir tarlaya sürüklendiği; kızların okumasının yasaklandığı ve sanatçılardan oluşan küçük bir grubun becerilerinin yönetimde olan Muhafızlar Konseyi tarafından denetim altında tutulduğu post-apokaliptik bir toplumda yaşar (24).

Ama bu cehennem bir alternatifi, The Giver’ın BaşkaYer’ini çağırır: Kira’nın babası, yaralandığında ve bir rakibi tarafından ölüme terk edildiğinde, BaşkaYer’in sakinleri tarafından kurtarılır. Babası ona “Tartışma yok. İnsanlar ellerinde ne varsa paylaşıyor ve birbirine yardım ediyor. Bebekler nadiren ağlıyor. Çocuklar neşeli” (205). Böylece, karşı ütopya toplumunun insanlıkdışılığı, romanın sığınağındaki ahenkle karşı karşıya getirilir.

Serinin üçüncü devam romanı, Messenger, insanın gerçek bir siyasî ütopya yaratma ve ayakta tutmadaki yetersizliğini saptar. Sakinleri tarafından “Köy” olarak adlandırılır BaşkaYer, romanın açıldığı zamana dek, “bencillik”e dönüşmüştür: yeni gelenlerden biri, maddî malların değil “açgözlülüklerini ve arzularını” tatmin etmek için “en derin benlik[ler]”inin alışverişini yapmak için bir “Ticaret Pazarı” açmıştır (34).

Kendilerinin daha büyük bir kısmını alıp satarken “köylüler”, BaşkaYer’i yeni gelenlere kapatmaya karar verir. Bu BaşkaYer’in The Giver ve Gathering Blue’da sunuyormuş gibi göründüğü ütopyacı olasılığa meydan okur.

Roman, göçe neden olan ya da göçmenlere karşı düşmanlıkla sonuçlanan siyasî ve iktisadî etmenleri betimlemez. Aksine Lowry, içinde, Köy’ün bu ütopyacı görünümünü bozan “yanılsama”nın, doğaüstü iyileştirme gücü köyün kötülüğünü kendi ölümü pahasına sağaltan, İsa-benzeri şahsiyet Matty’nin kurbansal ölümüyle yenilgiye uğratılan dinî bir alegori sunar.

Bununla beraber, bu fedakârlığın mantığı açık değildir. Matty’nin ölümü köylülerin kötülüğünün kefareti midir? Onun ölümü köydeki çatışmayı nasıl ortadan kaldırır? René Girard’ın ileri sürdüğü üzere, bu karışıklık ve “yanlış anlama” kurbanın zorunlu bir parçasıdır (Şiddet ve Kutsal [Violence and the Sacred], 7).

Girard kurbanın mantığı olarak kefareti reddeder: “Bilakis, toplum, aksi halde kendi üyeleri, korumayı en çok istediği insanlar üzerinde açığa vurulacak olan şiddeti, görece kayıtsız kurbana, ‘kurban edilebilir’ bir kurbana, saptırmanın yollarını arar” (4). Kurban, bu şekilde, bir yargı sistemi olmayan toplumlar içinde “ihtilaflardan, rekabetten, kıskançlıklardan, kavgalardan” kaynaklanan denetimsiz şiddeti önler (8).

Bu kurbanın -ya da romanın- öneminin ne olabileceği merak edilebilir. İnsanlığın düşkün doğasını öne sürmek: bencilliğe yönelik eğilim şiddeti kaçınılmaz mı kılar? Bunun sonucu olan bir periyodik bir kurban gerekli midir?

Bu kanı romanı, tüm seriyi değilse bile, tarihsel uzam yerine mistik olanın içinde konumlandırır. Çatışmalar, toplumsal örgütlenme ne olursa olsun, toplumsal çatışmayı sağlama alan insan doğasının benciliği hakkındaki evrensel hakikat tarafından yerinden edilen, siyasî ve toplumsal değişimle çözülemezmiş gibi görünür.

New World Orders in Contemporary Children’s Literature’ün [Çağdaş Çocuk Edebiyatında Yeni Dünya Düzenleri] yazarları “Köy’ü bir ütopyacı topluluk olarak farklılaştıran niteliklerin, ABD’yi, işlevsiz ya da yoksullaşmış topluluklardan gelenler için bir sığınak olarak sunan ulusal mitolojileri yankıladığını” iddia eder (Bradford vd., 110).

Bu yüzden Lowry siyasî tehdidi ABD’nin dışında konumlandırır. Kira’nın Gathering Blue’daki köyünün, Taliban’ın kadınların okuma becerisi inkâr ettiği ve “kadınların tabi kılınmasından ve zayıflara karşı gaddarlıktan” suçlu olan Afganistan’la benzerliğini not eder (“A Conversation,” 7).

Bu sayede Lowry, kadınların ABD’deki ezilmesi yönelik herhangi bir ilgiyi yolundan saptırır. Taliban’ın iktidarı alması için sahneyi hazırlayan, ABD’nin, Afgan hükümetini yıkmak için mücahitlere verdiği desteği görmezden gelin. Bunun yerine romana içkin olan toplumsal eleştiri dışarıya doğru saptırılır: Amerikan ideolojisi kutlanır ve ABD, bizim yararlandığımız varsayılan geleneksel özgürlüklerden yoksun ülkelerle karşılaştırılır.

açlık oyunlarının maddi temeli

Lowry’nin aksine Suzanne Collins, yazdıklarının siyasî ve ütopyacı arzularla motive edildiğini kabul eder. Gregor ve Açlık Oyunları serilerinde temsil edilen savaşlar hakkında diyalogun savaşın ortadan kaldırılmasına yardın etmesini umduğunu söyler: “Açıktır ki, uzak bir düşten başka bir şey olmayan savaşın ortadan kaldırılması noktasında değiliz. Ama bir zamanlar ABD’deki köle pazarlarının ortadan kaldırılması da çok uzak görünüyordu. (…) Değiştirebiliriz. (…) Basit değildir ve bu çok uzun ve gerektiğinden uzun süren bir süreçtir, ama umut edebilirsiniz” (Margolis).

Bir başka söyleşisinde Collins, dizileri “ ‘gereksiz’ savaş ve silahlı isyanın tek seçenek olduğu ‘zorunlu’ savaşın bir araştırması” olarak gördüğünü söyler (Italie). Bu nedenle, medya onun üçlemesini savaş karşıtı hatta pasifist olarak betimlerken, Collins’in, şiddet içerse dahi, baskıya karşı isyan edenlere sempatisi, onun konumunun daha karmaşık olduğunu akla getirir.

Açlık Oyunları üçlemesi, “bir zamanlar Kuzey Amerika olarak adlandırılan bir yerin küllerinden yükselen bir ülke” olan Panem’de başlar. Panem, “on üç mıntıkanın çevrelediği bir Capitol” doğal felaket, iklim değişikliği ve açlıktan sonra hayatta kalmak için verilen bir savaştan ortaya çıktı (Açlık Oyunları, 18).

Mıntıkalardakiler “açlıkla mücadele ederken”, Capitol’ün seçkin sakinlerine, onu maddi bir cennet kılan yiyecek ve tüketim malları sağlamak için çalışır (19).

Capitol’e karşı başarısız bir isyandan sonra, isyancı 13. Mıntıka “yok edildi” (18), Açlık Oyunları geride kalan 12 mıntıkaya dayatıldı. Oyunlar, her mıntıkadan bir oğlan ve bir kız olmak üzere 24 “haraç”ın, geride tek bir canlı galip bırakarak ölünceye dek dövüştüğü, televizyon için yılda bir kez düzenlenen gösteridir.

Bununla beraber üçlemenin 16 yaşındaki başkarakteri Katniss, bir haraç olarak seçildiğinde, mıntıkasının erkek haracı, Peeta’yla, birlikte hareket etti ve danışmanları, 12. Mıntıka’nın daha önceki oyunlardan galibi, Haymitch’in yardımıyla, her ikisi de oyunlardan hayatta kaldı.

Katniss ve Peeta sonraki oyunda yeniden haraçlar olarak seçildiğinde, diğer beş mıntıkadan haraçlar Capitol’e karşı isyana katıldı ve Katniss ve Peeta’yla ittifak kurdu. Ardından gelen eksiksiz bir silahlı isyan Capitol’ü alaşağı etmeyi ve demokratik bir cumhuriyet kurmayı başardı (Alaycı Kuş, 83).

Collins bu isyanı ideolojik olanlara değil maddi etmenlere bir tepki olarak sunar. Olayların akışı, Ernst Bloch’un Umut İlkesi’nde [The Principle of Hope] ana hatlarını verdiği hattı izler. Açlık, der, “kesintisiz olarak artarsa, belirli bir ekmekle giderilmezse, o zaman aniden değişir. O zaman beden-benlik isyankar hale gelir, yeni çerçeve içinde sadece yiyecek aramak için dışarı çıkmaz. Boş midesine neden olan durumu değiştirmenin yollarını arar. Var olan kötü duruma Hayır, ileride asılı duran daha iyi yaşama Evet, yoksun bırakılmışlar tarafından devrimci çıkarla birleştirilir. Bu çıkar daima açlıkla başlar; öğrenildiği üzere açlık kendisini, yoksunluğun hapishanesine karşı patlayıcı bir güce dönüştürür” (75–76).

Bloch gibi Collins de açlığın devrimci gücünü temsil eder. The Giver’daki gibi zorunlu kötülük olmanın ötesinde, açlık Panem’e karşı ayaklananları motive eder. Panem’de Collins bazılarının aşırılıktan hasta olduğu ve diğerlerinin açlık çektiği bir ülkeyi suçlar. Capitol’deki hedonistik bir partide Katniss karşıtlık karşısında dehşete düşer: “Tek düşünebildiğim mutfak masamızdaki çocukların zayıf düşmüş bedenleriydi (…) ve burada Capitol’de karınlarını yeniden ve yeniden doldurmanın hazzı için kusuyorlar” (Ateşi Yakalamak, 80).

Collins, bu tür sahnelere çağdaş toplumdan yola çıkılarak ulaşıldığına şu şekilde açıklık getirdi: “Gerçek dünyadaki olaylar öyküyü etkiledi. (…) genç okuyucuların insanlığın geleceği hakkında senaryoları düşünmesinin hayatî olduğu kanısındayım. Açlık Oyunları’nda onların küresel ısınma, çevrenin yıkımı gibi unsurları sorguladıklarını umuyorum. Bazı insanların yeterince yiyecekleri olmadığı bir zamanda, bazı insanların sonraki yemeklerini umursamadıkları hakikati hakkında nasıl hissediyorsunuz?” (Tanenhaus).

Collins ABD Tarım Bakanlığı’na göre 2009’da yiyecek güvencesi olmayan hanelerde yaşayan on yedi milyondan fazla ABD’li çocuğa gönderme yapıyor olabilir. Açlık, elbette, son onyıllarda ABD’de, gelir eşitsizliğinin yanı sıra artmakta olan yoksulluğun bir sonucudur ve üçlemede sorunsallaştırılmıştır. ABD’deki çocuklar için yoksulluk oranı 1969’da en düşük düzeyine %14’e erişirken, 2009’da %21’e yükseldi (DeNavas-Walt, Proctor, ve Smith, 56)[2].

Bu istatistikler, kendisi de uzun dönemli eğilimlerin bir birikimi olan, halihazırdaki iktisadî krizin bir sonucudur. Johanna Brenner, “25 ila 54 yaşları arasındaki yetişkinlerin başını çektiği tüm aileler için, son otuz yıl ortalama aile gelirinin düşüşüne tanıklık etti; en düşük gelirli ailelerde -tüm ailelerin en alttaki yüzde 30’u- yüzde 29 ve gelir dağılımının yüzde 50’sini oluşturan ortadaki aileler için yüzde 13,2 düştü. Bu sırada, en tepedeki aileler için ortalama gelir gerilemek bir yana yüzde 20 arttı” (Brenner, 68).

Lowry bireycilik üzerine sınırlamaları totaliter bir kötülük olarak temsil ederken, Collins yönetici sınıfın, bireyciliği, çalışan ve yoksul insanları ezmek için nasıl kullandığını gösterir. Mıntıkalar arasında çatışma sadece Açlık Oyunları’yla değil yoksul çocukların, oyunlar için haraçların seçildiği çekilişlere ek girişler karşılığında, her aile üyesi adına bir yıllık tahıl ve yağ tedariğini almasını sağlayan simgeler olan mozaik taşlarıyla da beslenir (Açlık Oyunları, 13, Türkçe çevirisinde 18).

Gale, 12. Mıntıka’nın kömür üreten bölgesi Dikiş’in [Seam] bir sakini, mozaik taşlarının “Dikiş’in açlıktan nefesi kokan işçileriyle, akşam yemekleri cepte olanlar arasındaki daimi bir öfkeyi körüklemenin ve bu sayede kimsenin kimseye güvenmemesi sağlamanın” yolu olduğuna inanır. “Bizi kendi içimizde bölmek, Capitol’ün lehinedir” der (14, Türkçe çevirisinde 19).

Üçlemenin Açlık Oyunları, hem üçlemenin yerleştirildiği ülkenin adı hem de devletin uyruklarını siyasî gerçeklikten ve yurttaşlığa dair sorumluluklardan nasıl uzaklaştırdığını betimlemek için, ilk kez Romalı hiciv yazarı Juvenal tarafından kullanılan panem et circenses (ekmek ve sirk) ifadesinin bir parçası olan, Latince ekmek için kullanılan sözcüğe, panem’e gönderme yaparak, okuyucuya hem bizim realite televizyon programlarını hem de kadim Roma’nın gladyatör oyunlarını hatırlatır.

Realite televizyonları benzer bir biçimde işlev görür. Bir alt türü, yenileme [makeover] çeşitlemesi, (Bu Tarz Benim, En Büyük Kaybeden, Gelin Plastik Cerrahisi, vd.) insan gereksinimlerini malların tüketimine indirgerken, “Survivor” tarafından başlatılan bir başkası bireyciliği ve kâr motivasyonunu körükler.

Collins Açlık Oyunları fikrinin ona “realite televizyon programları ve gerçek savaş haberleri arasında kanalları gezinirken” geldiğini söyledi. “Kanallardan birinde, bilmiyorum, belki para için, rekabet eden bir grup genç bulunuyordu. Ve bir sonrakinde gerçek bir savaşta savaşan bir grup genç vardı. Yorgundum, çizgiler çok rahatsız edici bir tarzda bulanıklaşmaya başladı ve bu öyküyü düşündüm”.

Collins, realite televizyonlarıyla ilgili birçok sorunu tanımlar: “dikizci heyecan -aşağılanan, ağlamaya zorlanan ya da bedensel olarak acı çeken insanları izlemek. (…) Ayrıca seyirciyi duyarsızlaştırma potansiyeli de bulunmaktadır, öyle ki gerçek bir trajedinin, diyelim haberlerde, gerçekleştiğini gördüklerinde, trajedi sahip olması gereken etkiye sahip olamaz” (“Conversation”).

direniş ve bedeli

Katniss’te, Collins, realite televizyonlarının rekabetçi bireyciliğine meydan okuyan bir karakter betimler. İlk Açlık Oyunları yarışmasının sonunda, Katniss ve geride kalan diğer haraç, Peeta, kazanmak için birbirini öldürmeye muktedir değildir. Ama Katniss, oyunların bir galibinin olması gerektiğini aniden fark ettiğinde, avlak bekçileriyle, amacı için tehlikeyi göze alma oyununu başlatır: O ve Peeta zehirli meyveleri yemeğe başlar ve onları müşterek galipler olarak ilan eden bir son dakika anonsla durdurulurlar.

Katniss’in riskli girişimi için dürtüleri, kendisi için bile açık değildir. Bununla beraber açık olan Capitol’ün onun eylemini bir direniş olarak anlaması ve üzerinde alaycı kuşun olduğu broşunu büyümekte olan bir ayaklanmanın simgesi olarak görmesidir.

Katniss bunu öğrendiğinde bile, asilere katılmamayı ve en yakın arkadaşları ve aile üyeleriyle kaçmayı önerir. Gale bunun tersini yapmaya onu ikna eder. Katniss, “kendimi ya da ailemi ya da arkadaşlarımı kaçarak canlı tutma”nın yeterli olmadığının farkına varır. (…) “Yapabilsem bile. Bu hiçbir şeyi yoluna sokmaz. Bu insanların yaranlanmasını engellemez” (Ateşi Yakalamak, 118).

Kişisel kendini korumaya adanmışlığı kendi koşullarını paylaşanlarla siyasî dayanışmaya kayar. Ezilenler arasında dayanışma Capitol’ü yıkmaya muktedir tek güçtür;  Haymitch, onun ikinci Açlık Oyunu’ndan önce Katniss’e hatırlattığı üzere: “sadece düşmanın kim olduğunu hatırla” talimatını verir (Ateşi Yakalamak, 260). Bu kavrayış dayanışma aracılığıyla bir isyanı kışkırtmak için hayatîdir.

Üçleme, mıntıkaların isyanını desteklerken, onların zaferinin bedelini de temsil eder. Peeta ve Katniss ile ittifak kuran bazı haraçlar, ikinci Açlık Oyunu’nda, ayaklanmanın simgesi Katniss’i ve Katniss’in kendisini korumaya adadığı Peeta’yı hayatta tutmak için kendilerini kurban ederler.

Örneğin Katniss, Mags’ı sinir gazı saldırından uzaklaştırmayı başaramayınca, Finnick, Peeta’yı taşıyabilsin diye Mags doğrudan -onu öldüren- gazın içine yürür. [Lowry’nin romanı] Messenger’daki Matty’nin dinî kurban edilişinin aksine Mags’ın edimi pratiktir: O, kendisini feda etmenin, Katniss ve Peeta’yı koruyacağına ve onların Açlık Oyunları ve Capitol’e karşı bir devrime önderlik etmelerini sağlayacağına inanır. Onun fedakarlığı ödüllendirilir ve ayaklanma başarılı olur.

Bununla beraber bu başarının bedeli yüksektir. Peeta “sandalyenin arkasına parmaklarını geçirir ve geçmişe dönüşler bitinceye dek de bırakmaz” ve Katniss “mankafalar ve kayıp çocuklarla ilgili kabuslarından çığlık atarak uyanır” (Alaycı Kuş, 388). Bu tür pasajlar, onyıllar sonra galipleri bile bir biçimde travmatize eden savaş yaralarını serimler.

Bu pasajlar, yakın geçmişteki olayları, Collins ifadesiyle, “Afganistan ve Irak’taki savaşımızın, realite televizyonlarının popülerliğinin, ve çevrenin durumunun” üçlemesi üzerindeki “etkisini” hatırlatır (Tanenhaus). Şiddetin psikolojik sonuçlarının bu gerçekçi betimlemesi Collins’in şiddete desteğinin sınırlı olduğunu akla getirir.

Dahası devrimin başarısından 15 yıl sonra bile Katniss, elde edilenin yitirilebileceğinden korkar. Bu nedenle, Collins de, Lowry gibi, toplumu geliştirmek için çabalara ihanet edilebilecek yolların farkındadır. Romanın ölçülü sonu elde edilen ütopyanın kapanmasını sunmaz.

Ama Lowry toplumun doğaüstü müdahale olmaksızın karşı ütopyayı önleyebileceği umudunu bile sunmazken, Collins bunu yapar.  İnsanların “zayıf hafızalı ve kendini yok etmek için büyük bir beceriye sahip gelgeç, aptal varlıklar” olmaları hakikatine rağmen, iletişimin yeni bakanı Plutarch, “insan soyunun evrimine tanıklık ettiğimizi” ileri sürer (379).

Lois Lowry’nin karşı ütopya kurgusunun birçok savunucusu, “olumlu toplumsal değişimin potansiyel failleri” olarak okuyucuları güçlendirdiğini (Latham, Hanson) ve ütopyacı adanmışlığa onları teşvik ettiğini ileri sürer (Hintz). Bununla beraber, tartıştığım üzere, Lowry’nin romanlarının ütopyacı projeler karşısında dile getirdiği şüpheyle, bencil ve doğaüstü müdahale olmaksızın adil bir toplumu sürdürmeye muktedir olmayan statik bir insan doğası tasarlaması, onu Ütopyacı değil Ütopya Karşıtı güçlerle aynı hizaya getirir.

Aksine Collins sıradan insanların kolektif çabaları aracılığıyla daha iyi bir toplumun umudunu sunar.

 Çeviren: Erdem Türközü

Bu yazı aşağıdaki linkten alınmıştır:

http://www.solidarity-us.org/site/node/4201

 

Angela Hubler Kansas Devlet Üniversitesi’nde İngilizce ve Kadın Çalışmaları’nda Doçenttir. Bu metnin yazımı sırasındaki paha biçilmez katkılarından dolayı Tim Dayton, Michele Janette ve Naomi Wood’a şükranlarını ifade etmek ister.

Anılan Eserler:

Bloch, Ernst. The Principle of Hope. Translated by Neville Plaice, Stephen Plaice, and Paul Knight. Cambridge: MIT Press, 1986. Print. [Umut İlkesi, İki Cilt, çeviren: Tanıl Bora, İstanbul, İletişim Yayınları, 2007 ve 2012]

Bradford, Clare, vd. New World Orders in Contemporary Children’s Literature: Utopian Transformations. New York: Palgrave Macmillan, 2008. Print.

Brenner, Johanna. “Caught in the Whirlwind: Working-Class Families Face the Economic Crisis.” içinde Socialist Register 2011: The Crisis This Time, edited by Leo Panitch, Greg Albo, and Vivek Chibber. London: Merlin, 2010. 64-82. Print.

Collins, Suzanne. Catching Fire. New York: Scholastic Press, 2009. Print.

———. “A Conversation: Questions and Answers.” Scholastic. Accessed March 7, 2011. Website.

———. The Hunger Games. New York: Scholastic Press, 2008. Print.

—–. Mockingjay. New York: Scholastic Press, 2010. Print.

[Suzanne Collins’in Açlık Oyunları üçlemesi Sevinç Tezcan Yanar tarafından çevrildi ve Pegasus Yayınevi tarafından yayınlandı.]

DeNavas-Walt, Carmen, Bernadette D. Proctor, ve Jessica C. Smith. Income, Poverty, and Health Insurance in the United States: 2011. United States Census Bureau, September 2012. Accessed January 10, 2013. Website.

Girard, René. Violence and the Sacred. Translated by Patrick Gregory. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1972. Print. [Türkçesi: Şiddet ve Kutsal, çeviren, Necmiye Alpay, İstanbul, Kanat Kitap, 2003.]

Hanson, Carter F. “The Utopian Function of Memory in Lois Lowry’s The Giver.” Extrapolation 50:1 (2009): 45-60. Print.

Harvey, David. “The Crises of Capitalism.” Lecture presented to the Royal Society for the Encouragement of Arts, Manufactures and Commerce, RSA House, London, April 26, 2010. Accessed January 1, 2011. Website.

Hintz, Carrie, ve Elaine Ostry, ed. Utopian and Dystopian Writing for Children and Young Adults. New York: Routledge, 2003. Print.

Italie, Hillel. “Suzanne Collins Completes The Hunger Games.” Associated Press, September 23, 2010. Accessed January 1, 2011. Website.

Jameson, Fredric. The Political Unconscious: Narrative as a Socially Symbolic Act. Ithaca: Cornell University Press, 1981. Print.

———. The Seeds of Time. New York: Columbia University Press, 1994. Print.

Jordan, Tina. “Suzanne Collins on Writing a ‘Hunger Games’ Movie: ‘You Have to Let Things Go.’” Entertainment Weekly, February 24, 2011. Accessed February 24, 2011. Website.

Latham, Don. “Discipline and Its Discontents: A Foucauldian Reading of the Giver.” Children’s Literature 32 (2004): 134-151. Muse. Accessed March 2, 2011. Website.

Lowry, Lois. “A Conversation with Lois Lowry.” içinde Gathering Blue, 4-7. New York: Dell Laurel-Leaf, 2000. Print.

———. Gathering Blue. New York: Dell Laurel-Leaf, 2000. Print.

———. The Giver. New York: Bantam Doubleday Dell Books for Young Readers, 1993. Print.

———. Messenger. New York: Walter Lorrain Books, 2004. Print.

———. Son. New York: Houghton Mifflin Harcourt, 2012. Print.

Margolis, Rick. “The Last Battle: With Mockingjay on Its Way, Suzanne Collins Weighs In on Katniss and the Capitol.” School Library Journal, August 1, 2010. Accessed January 6, 2011. Website.

Moylan, Tom. Scraps of the Untainted Sky: Science Fiction, Utopia, Dystopia. Cumnor Hill, Oxford, England: Westview, 2000. Print.

National Center for Children in Poverty. “Child Poverty.” Columbia University, Mailman School of Public Health. Accessed May 11, 2011. Website.

Sargent, Lyman Tower. “The Three Faces of Utopianism Revisited.” Utopian Studies 5:1 (1994): 1-37. Print.

Silvey, Anita. “The Edwards Award-Winner Talks about The Giver’s Controversial Past and, Yes, Its Enigmatic Ending.” School Library Journal, 2007, n.p. Accessed December 14, 2010. Website.

Stewart, Susan Louise. “A Return to Normal: Lois Lowry’s The Giver.” The Lion and the Unicorn 31:1 (2007): 21-35. Print.

Tanenhaus, Sam. “Book Review Podcast: Suzanne Collins.” New York Times, August 27, 2010. Website.

United States Department of Agriculture. “Food Security in the United States: Key Statistics and Graphics.” January 15, 2011. Accessed May 11, 2011. Website.

[1] Susan Stewart, romandaki ırksal farklılığın üzerinde durur.

[2] Bu ABD yönetiminin resmi yoksulluk ölçütleri üzerine temellenir. 2009’da yıllık hane kazancı olarak tanımlanan dört kişilik bir aile için yoksulluk 22,050$ altıdır. Columbia Üniversitesi’nin Yoksulluk içindeki Çocuklar için Ulusal Merkezi’ne [the National Center for Children in Poverty] göre “araştırmalar, ortalama olarak, ailelerin temel masraflarını karşılamak için o düzeyin iki katı bir gelire gereksindiğini gösterir. Bu standardı kullanarak, çocukların yüzde 42’si düşük gelirli ailelerde yaşamaktadır”.

 

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında