Uluslararası sistem istikrarsızlaşırken Ortadoğu ve emperyalizm -

Arap ayaklanmaları, Suriye’deki kanlı iç savaş derken IŞİD’in ani ve beklenmedik yükselişi Ortadoğu’daki dengeleri bir kez daha sonuçları öngörülemeyecek şekilde alt üst ediyor. Bu muazzam siyasal ve sosyal türbülans karşısında Türkiye sosyalist hareketinin (istisnalar bir tarafa) yanıt vermekte güçlük yaşadığı, çoğu zaman tutum alırken bir uçtan bir uca savrulduğu söylenebilir. Bu bölgenin sınıfsal-sosyal dinamikleri konusunda hâkim olan ilgisizlik ve dahası, uluslararası siyasal sistemde yaşanan dönüşümlerin dikkate alınmaması, soldaki tutukluğun sebeplerinden. Bu yazı esas itibariyle ikinci başlığı, yani bölgede yaşanan alt üst oluşun, uluslararası sistemdeki hegemonya bunalımı ve emperyalist dizilişteki radikal dönüşümler tarafından nasıl koşullandığı konusunu ele alıyor. Ortadoğu denen bölgede cereyan etmekte olan sarsıcı dönüşümleri, “emperyalist zincirde” söz konusu olan sarsıntılar açısından ele almayı, bu sarsıntıların Ortadoğu bağlamındaki tezahürlerinin kaba bir taslağını çizmeyi hedefliyor.
1
Osmanlı sonrası Arap halkları tarihini kabaca (ve elbette şematize ederek) üç ayrı periyoda ayırmak mümkün: a) 1918 sonrası “klasik” sömürgecilik devri (sömürgeci güçler arasında bölgenin paylaşımı ve Arap devlerinin embriyonik biçimlerinin inşası), b) İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Soğuk Savaş dönemi (klasik sömürgeciliğin sonu, Arap devletlerinin oluşumu, ABD ve SSCB arasında rekabetin bölge siyasetine damgasını vurması) ve c) Sovyet bloğunun dağılmasının ardından ABD’nin “tek kutup” olarak belirdiği ve “bölgedeki” siyasal parametreleri büyük ölçüde tek yanlı bir biçimde tayin edebildiği dönem. Bugün neredeyse otuz yıl süren bu son devrenin sonlarına gelmiş bulunuyoruz. Ortadoğu denen coğrafyada yaşanan sarsıntılar, doğrudan emperyal denetim altında olmayan büyük kitle hareketlerinin ya da sosyal patlamaların meydana çıkışı, IŞİD’in, yani küresel cihat hareketinin bölgenin merkezinde “hilafet” adında bir “kurtarılmış bölge” yaratması, bu üçüncü periyodun nihayete erişinin açık göstergeleri. (IŞİD’in Irak-Suriye sınırını berhava etmesi dolayısıyla aslında “Sykes-Picot devrinin” bittiğini, yani 1918’le açılan parantezin kapandığı iddiasının son dönemde fazlasıyla popüler olmakla birlikte ziyadesiyle aceleci bir çıkarsama olduğunu da geçerken not edelim.) Ancak ABD’nin Ortadoğu’daki gelişmeleri tek belirleyen olmaktan çıktığını vurgulamak, kimilerinin iddia ettiği gibi “emperyalizm bitti” demek anlamına gelmiyor; tam tersine.
Arap coğrafyasında emperyalist müdahaleciliğin tarihini anmak muhtemelen gereksiz. Neticede Britanya Hindistan Ofisi’nin 19. yüzyılın ortalarında “Ortadoğu” tabirini kullanmaya başladığına göre, adını bile emperyalizme borçlu bir bölgeden bahsettiğimizi unutmayalım. Belki de ta 1798’de, Fransa’nın Napolyon komutasındaki Mısır seferinden itibaren bu coğrafyadaki hemen her gelişmenin ardında emperyal bir tasarım aramanın meşru bir temeli var. Ancak gene de, kabaca da olsa bir bakiye çıkartabilmek ve bölgedeki dengelerde yaşanan radikal kırılmayı idrak edebilmek açısından (uzatıp sıkıcı olmayı da göze alarak) bir özete başvurmakta yarar var.
Aslında ABD’nin Ortadoğu’daki rolü görece yakın bir tarihe, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen akabine uzanıyor. O dönemde ABD, emperyalist güçler arasında daha köklü rakipleri arasında kendine yer açmaya çalışan bir “yeni yetme” idi adeta ve tam da bu nedenle diğer “geleneksel” Büyük Güçler ile eşit muamele görmeyi talep ediyordu. Bundan ötürü ABD, Ortadoğu’da bir “açık kapı” siyasetini savunuyor ve özellikle bölgede yeni keşfedilen (ve Ortadoğu’yu emperyalistler arası rekabette gerçek bir cazibe merkezi haline getiren) petrol kaynaklarına erişimde hesaba katılmasını istiyordu.
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa ABD bir yandan SSCB’nin bölgedeki etkisini kırmayı, diğer yandansa Britanya ve Fransa’nın eski “sömürgeciliğinin” yerini almayı hedefliyordu. 1956 gibi geç bir tarihte bile ABD, Süveyş Kanalı’nı millileştiren Nasır Mısır’ına karşı askeri müdahalede bulunan İngiltere, Fransa ve İsrail’i desteklememişti. Ancak Arap milliyetçiliğinin giderek radikalleşmesiyle birlikte bölge, Soğuk Savaş’ın en önemli “cephelerinden” biri halini aldı. Başlangıçta “komünist tehdide” bir alternatif ya da bir siper gibi görünen milliyetçilik, Washington’un nazarında giderek komünizme benzemeye başlıyordu. Başkan Eisenhower 1957’de Ortadoğu’daki yönetimleri “komünizme” karşı desteklemeye dönük “doktrinini” açıkladı. ABD 1953’te İran petrolünü millileştiren Musaddık’ı devirmeyi başarmıştı ancak kısa bir süre sonra Nasır yönetimindeki Mısır’ın SSCB’ye yakınlaşmasını ve hatta Suriye ile bir birlik oluşturmasını, 1958’deyse Irak’ta Haşimi hanedanının milliyetçi-cumhuriyetçi bir hükümet darbesiyle yıkılışını izlemek zorunda kaldı. Arap milliyetçiliğinin popülerliği öyle bir noktaya vardı ki Suudi monarşisi bile karşılaştığı tepkiler dolayısıyla 1961’de ülkedeki ABD üssünün boşaltılmasını istedi. ABD’nin tek tesellisi yeni rejimlerin zaman içerisinde Suriye ve Irak komünist hareketini ezmesi olacaktı. Suriye-Mısır birleşmesinin kısa zamanda çözülmesi ve Irak’taki yeni rejimle Nasır Mısır’ının yıldızının bir türlü barışmaması, Arap birliği tasarımına engel oldu. Ancak Arap milliyetçiliğine öldürücü darbeyi İsrail’in 1967 savaşındaki zaferi oldu.
Bugün sol dahil çok sayıda siyasal çevrede egemen olan popüler görüşün aksine ABD ile İsrail arasındaki “imtiyazlı ortaklık” bu ülkenin kuruluşundan çok sonra, ancak 1960’lı yıllarda, ABD’nin bölgede cidden sıkıştığı bir dönemde gündeme geldi. İşte İsrail, 1967 yılındaki “Altı Gün Savaşı” ile ABD açısından nasıl başarılı bir yatırım olabileceğini ispatlamış oldu. Arap milliyetçiliği (1969’da Kaddafi öncülüğünde Libya’da monarşinin devrilmesi gibi istisnalar haricinde) bu savaşla bir daha altından kalkamayacağı bir krize girdi. 1970 yılına gelindiğinde Nasır ölmüş ve iktidara Nasır geleneğinin “mezar kazıcısı” olacak Enver Sedat geçmiş, Ürdün’de Filistin hareketi ezilmiş ve Suriye’de Hafız Esad Baas’ın radikal kanadını tasfiye ederek iktidara gelmişti. Hemen ertesi yıl bu coğrafyadaki en etkili komünist hareket olan Sudan komünist hareketi yok edildi. Böylece 1970’lerin ilk yarısında ABD’nin bölgedeki bahtında kesin bir dönüş yaşandı. En etkili dönüş ise Mısır’da gerçekleşti. “Firavun” Sedat, Mısır’ı hızla SSCB yörüngesinden çıkarttı ve İsrail ile 1973 savaşının ardından 1978’de Camp David anlaşmasıyla İsrail’i tanıdı. ABD’nin bölgedeki vekillerine (İsrail, Suudi Arabistan, İran, Türkiye) artık Mısır da katılıyordu.
Ancak 1979’da ABD, Ortadoğu’da komünizm ve Arap milliyetçiliği tam dizginlenmişken hiç beklenmedik bir yenilgiyle karşılaştı. Bölgedeki kadim partnerlerinden İran’da şahlık rejimi popüler bir devrimle tuzla buz oldu. ABD’nin daha önce sola karşı araçsal bir unsur olarak gördüğü İslamcılık bu kez hiç beklenmedik bir biçimde sahneye çıkmıştı. Gilbert Achcar’ın deyimiyle, “Washington’daki stratejistlerin kavrayamadığı şuydu: Komünistlerin yok edilişi ve milliyetçilerin tarihi yenilgisi, insanların emperyalizm karşıtı kızgınlıklarını ifade ettikleri iki yolun ortadan kaldırılmasıydı, emperyalizme olan kızgınlığın değil. Bu kızgınlık, kısa sürede, bildik-yeni yol; Washington ile Suudi müttefikinin otuz yıldan fazladır komünizm ve milliyetçiliğe karşı kullandığı yol olan İslami fundamentalizm şeklinde geri döndü.” İran’da şahın devrilmesi ABD için ciddi ve beklenmedik bir kayıptı. Bu arada aynı yıl SSCB ölümcül bir hata yapıyor ve Afganistan’a askeri müdahalede bulunuyordu. ABD Sovyetlere karşı Afgan İslami direnişini destekleyerek bir Sovyet Vietnamı yaratma işine hevesle girişti. 1980 yılındaysa Irak daha hâlâ devrimci bir krizin yaşandığı İran’a karşı tam sekiz yıl sürecek savaşı başlatıyordu. ABD yeni ve eski rakiplerinin bu savaşta birbirini kıya sıya yıpratmasını ve savaşın uzayıp gitmesini kendinden emin bir şekilde izleyecekti. İki savaş da hemen hemen aynı tarihlerde sona erdi ve ABD’nin irili ufaklı üç muarızı cepheden büyük kayıplarla ayrıldı.
Soğuk Savaş’ın nihayete ermesinin ardından ABD küresel düzeyde tek “süper güç” haline geldi ve bu “tek kutupluluk momenti”nin verdiği avantajı bilhassa bölge düzeyinde “tepe tepe” kullandı. Saddam Hüseyin’in İran felaketini yeni bir askeri macerayla telafi etme girişimi, yani Kuveyt’i işgali ABD’ye bulunmaz bir fırsat verdi. Körfez Savaşı ile ABD, hem Irak gibi denetlenmesi zor bir bölge ülkesine iyi bir ders verecek hem de daha önemlisi, savaş vesilesiyle uzun zamandır doğrudan askeri varlığı bulunmadığı Arap yarımadasına geri dönüş şansı yakalayacaktı. Körfez Savaşı, SSCB’nin yıkılmakta olduğu bir süreçte ABD’ye eşsiz askeri gücünü dosta düşmana sergileme ve dünyanın “polis gücü” olarak kaçınılmaz önemini ortaya koyma imkânını sağlamıştı. Dahası savaş, Almanya ve Japonya gibi “müttefiklerin” ABD’den çok daha muhtaç olduğu petrol kaynaklarının baş koruyucusu rolünü de ABD için tescil ediyordu. Aynı dönemde bölgede pax americana’nın tescillenişi anlamına gelen Oslo anlaşması yapılıyor ve FKÖ (1988 intifadasından sadece beş yıl sonra) bir bağımsız devlet serabı adına teslim oluyordu.
11 Eylül saldırıları, ABD müdahaleciliğinin daha küstah ve saldırgan bir dönemini tetikledi. 11 Eylül ABD’nin Orta Asya’dan Orta Doğu’ya geniş bir coğrafyadaki doğalgaz ve petrol kaynaklarını kontrol etmek ve bu surette potansiyel rakiplerini kendisine tabi kılmak için girişilen devasa bir askeri operasyonlar silsilesinin işaret fişeği oldu. “Teröre karşı savaş” adı altında başta Afganistan ve Irak olmak üzere bir dizi işgal gerçekleştirildi. Hikâyenin sonrası tanıdık…
2
Bugün bu “tek kutuplu moment”in Amerikası çok uzakta kalmış gibi. ABD giderek daha fazla “çok taraflı” hareket etmeye ve yükselen güçleri hesaba katmaya zorlanıyor, hareket kabiliyeti daralıyor. Ancak gücünde bir gerileme yaşansa da onun konumuna meydan okumaya hazır bir kuvvet meydanda olmadığından ABD, küresel hegemon güç olma konumunu sürdürüyor. ABD siyasi ve iktisadi olarak belli bir gerileme halindeyse de ekonomik ve finansal piyasasının genişliği ve bütünleşik karakteri, doların gücü ve her şeyden öte muazzam askeri-siyasi kapasitesi dolayısıyla uluslararası sistemdeki yerini muhafaza ediyor.
Bu konuyu açmakta yarar var: Günümüzde dünya ahvalini karakterize eden iki temel dinamiğin kesiştiğinden bahsedilebilir: Birincisi, içerisinde geçmekte olduğumuz küresel ekonomik kriz kapitalizmin konjonktürel bir krizi değil, uzun vadeli tarihsel değişikliklere neden olacak yapısal bir kriz. Bu ilk dinamik, uluslararası egemenlik ilişkileri bağlamında bir süredir gözlemlenen hegemonya kriziyle kesişiyor. Bu hegemonya krizi, yani bir küresel hegemon güç olarak ABD’nin gerileyişi, ancak başka ülkenin bu boşluğu dolduracak konumda olmayışı, uluslararası sistemi ciddi belirsizliklere sürüklüyor. Bu belirsiz durum, emperyalizmin müdahale kapasitesinde toplumsal mücadeleler açısından değerlendirilebilecek bir göreli zaafa yol açıyor. Ancak ABD’nin bir önceki on yıla kıyasla dünya ölçeğinde zayıflayan müdahale kapasitesi, bir yandan bölgede ülkelerarası hegemonya mücadelelerinde hiyerarşik sınırları zorlayan sürtüşmelere daha fazla imkân tanırken, öte yandan emperyal hegemonyanın son kertede en önemli teminatı olan askeri güç kullanma tehdidini bir istisnadan ziyade sürekli gündemde olan bir ihtimale dönüştürüyor. Bu noktada kısa bir özet faydalı olacaktır.
1989’da Noriega rejimine karşı gerçekleşen Panama müdahalesi ve özellikle de 1991 yılındaki Körfez Savaşı ile birlikte ABD, “Vietnam sendromunun” üstesinden geldiği yeni bir emperyal yayılma devresine girdi. 1991’deki savaşla ABD, önemli iki stratejik hedefini gerçekleştirmiş oluyordu: Bir yandan dünya petrol rezervlerinin 2/3’sinin mevcut olduğu bir bölgeye yeniden yerleşmiş oluyor ve böylece de Soğuk Savaş sonrası muhtemel rakipleri karşısında ciddi bir avantaj elde ediyordu. Diğer yandan da, ABD ordusunun ezici üstünlüğü etkileyici bir performansla sergilenmiş oluyordu. NATO’nun Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesi ve özellikle de Bosna ve Kosova müdahaleleri, daha önce Moskova’nın denetimindeki bölgelere Amerikan güçlerinin yerleşmesini sağladı. 11 Eylül sonrasında ise ABD askeri makinesinin gücü Afganistan’da bir testi daha başarıyla geçiyor ve üstelik Orta Asya’ya (Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan) ve Kafkasya’ya (özellikle Gürcistan) yayılma imkânı elde ediyordu. Bilindiği gibi sonra Irak’ın işgali geldi. Kısacası, yukarıda da ifade edildiği üzere, Soğuk Savaş’ın nihayete ermesinin ardından ABD’nin küresel düzeyde tek “süper güç” haline gelmesiyle oluşan bir “tek kutupluluk momenti” yaşandı. Hele hele 11 Eylül sonrasında bölgede ABD’nin gerçekten kadir-i mutlak göründüğü, belki de neredeyse olduğu bir dönem yaşandı.
Soğuk Savaş sonrası Amerikan yönetimlerinin hedefi, Amerikan gücünü yaymak ve potansiyel rakiplerin yükselişini engellemekti. Bu yolda dünyadaki devletleri ABD yönlendiriciliğindeki neoliberal uluslararası kurumlara dahil etmeye, oyunu “kuralına göre” oynamayı reddeden “korsan” rejimleri yola getirmeye ve ABD’yi tehdit edebilecek devlet dışı aktörleri elimine etmeye çalıştı. Dünyanın en büyük petrol yataklarına ev sahipliği yapan Ortadoğu bu politikalar açısından merkezi bir konumda oldu. Aslında Bush yönetimi ABD’nin bu politik yöneliminden bir kopuşu değil, onun radikalleşmiş bir versiyonunu ifade ediyordu. Bush yönetimi 11 Eylül saldırılarının sunduğu imkândan faydalanarak tektaraflılığa ve “önleyici savaş” doktrinine dayanarak çok agresif bir müdahalecilik siyaseti izlemeye koyuldu. Ancak gerek Afganistan gerekse Irak ABD için gerçek birer bataklığa döndü. Irak ABD açısından Ortadoğu’yu biçimlendirmede kullanılacak “model” olamadı, Afganistan ise “imparatorluğun” kaynaklarını kurutan bir bela halini aldı. Dahası Bush yönetiminin sonunda, 1930’lardakiyle kıyaslanan kapitalist kriz patlak verdi. Böylece Bush yönetiminin son dönemine, ekonomik ve emperyal krizler karşısında daha “çoktaraflı” bir tarzın benimsenmesi ve “önleyici savaş” doktrinin sessiz sedasız terk edilmesi damgasını vurdu.
“Tek kutuplu moment” artık geçmişte kalmıştı. Rusya’nın canlanması ve hiç değilse kendi arka bahçesinde yeniden bir “büyük güç” havası edinmesi ve daha önemlisi Çin’in muazzam büyüme rakamlarıyla dünyanın en büyük üretim merkezi halini alması, ABD’nin dikkate alması gereken sınırlar dayatıyordu. Dahası Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika gibi “yükselen” ülkelerin uluslararası kurumlarda sesi daha fazla çıkmaya başlıyordu. Latin Amerika’da ise azgın bir neoliberal kapitalizmin tetiklediği sosyal sarsıntılar sol-popülist iktidarlara yol açıyordu. Bütün kısıtlarına rağmen bu yeni iktidarlar açısından Latin Amerika artık ABD’nin dilediğince at koşturacağı bir av sahası değildi.
Dolayısıyla 11 Eylül saldırılarından on küsür yıl sonra, bu kadir-i mutlak emperyal müdahaleciliğin ciddi ölçüde gerilemiş olduğunu söylemek mümkün. ABD’nin öncülüğündeki emperyalist güçler açısından bir “gövde gösterisi” olan Irak işgalinden bu yana bölgedeki emperyal müdahalelerin sonuçlarının büyük ölçüde başarısız olduğu aşikâr. Irak’ta Şiilerin (dolayısıyla da İran’ın) gücünün kırılamaması, Hamas’ın seçim başarısı ve Gazze sınırlarını aşan meşruiyeti, 2006’daki İsrail saldırısının ardından Hizbullah’ın giderek artan prestiji ve İran’ın bölgedeki Şii topluluklar üzerindeki nüfuzunun artması bu başarısızlığın en önemli sonuçları. Daha “büyük” Ortadoğu’yu düşünürsek Afganistan’da Taliban’ın işgale rağmen ülkede ciddi bir siyasal ve askeri güç olmayı sürdürüşünü ve bu ülkede bir “stabilizasyonun” yaşanamamasını da unutmamak gerek. Sonuç olarak, Arap ülkelerindeki halk ayaklanmaları, ABD’nin emperyal projesinin siyasal düzlemde büyük ölçüde işlevsiz kaldığı ve kapitalist krizin özellikle merkez ülkeleri kasıp kavurduğu bir bağlamda patlak verdi. Tunus ve Mısır’daki gelişmeler o kadar süratliydi ki ABD açısından bütünlüklü bir stratejinin oluşturulup hayata geçirilmesi mümkün olmadı. Obama yönetimi bu süre zarfında aksiyoner olmaktan ziyade reaksiyoner konumdaydı. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in hızlı yükselişi ve düşüşü sürecinde ABD’nin tutarsız çıkış ve politikalarını bu bağlam içerisinde anlamak mümkün. IŞİD’in ani yükselişi de ABD açısından yeni belirsizlikler demek.
Toparlamaya çalışalım: Yukarıda da vurgulandığı üzere, günümüzde uluslararası ilişleri koşullayan temel öğe, ABD’nin bir küresel hegemon güç konumundaki “göreli” gerileme ve bu durumun sonucunda uluslararası sistemde beliren hegemonya krizi. Bu hegemonya krizi, yani bir küresel hegemon güç olarak ABD’nin gerileyişi, ancak başka ülkenin bu boşluğu dolduracak konumda olmayışı, uluslararası sistemi ciddi belirsizliklere sürüklüyor.
Küresel hegemon güç derken ne kastedildiğini belki izah etmek gerek: İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren ABD, sermayenin dünya ölçeğinde yeniden üretilmesinin politik ve askeri garantörü oldu. Hâkim sınıfları sistemik dengesizliklerden ve popüler ayaklanma ve devrimlerden koruyan inzibat kuvveti olarak hareket etti. Bugün Çin dahil olmak üzere bu işlevi yerine getirebilecek bir başka güç henüz yok. Ancak dünyanın yeni “Manchester”ı Çin’in uzun dönemli yükselişi ABD’yi tedirgin eden ve etmeye devam edecek olan temel parametre. Bu koşullarda ABD askeri kapasitesini yeniden yapılandırmaya dönük geniş kapsamlı bir strateji değişikliğinin ipuçlarını veriyor. Bütçe kesintilerinin basıncı altında kara ordusundan ziyade hava ve özellikle deniz kuvvetlerine yaslanacak ve esas itibariyle Çin’i çevrelemeye dönük olarak Asya-Pasifik bölgesine öncelik verecek bir stratejik yönelim şekilleniyor. ABD’nin Ortadoğu’daki “doğrudan” askeri müdahale kapasitesindeki azalma da bu bağlam içerisinde değerlendirilmeli.
Ancak bu durum bizi yanıltmasın: Aslında ABD’nin göreli gerileyişi onun muazzam askeri kapasitesinin önemini azaltmak bir yana artırıyor. Bush sonrasında geçmişin daha “dengeli” emperyal siyaset etme biçimlerine bir dönüş yaşansa da önümüzdeki süreçte, üstelik uluslararası rekabetin kızıştığı ve militarize olduğu koşullarda ABD’nin bu alandaki göreli avantajını daha sık devreye sokması pekâlâ beklenebilir.
Burada önemli bir hususun altını özellikle çizmek gerekiyor: Kapitalist uluslararası sistemde jeostratejik bir kaymanın şiddetli sarsıntılar olmaksızın, kendiliğinden (örneğin Çin’in ekonomik gücünün doğrusal artışının devamıyla) gerçekleşeceğini sanmak yanış olacaktır. Böyle bir anlayış, kapitalizmin “güç” olmaksızın geliştiği yanılsamasına dayanır. Böyle bir jeostratejik kaymanın gerçekleşmesini, yani uluslararası sistem hiyerarşisinde “Batısızlaşmayı” engellemek için ABD’nin bütün gücünü seferber edeceği aşikâr. ABD’nin 1990’ların başındaki kadir-i mutlak güç olmadığı ortada olsa da bu ülkenin dünyadaki askeri harcamaların yarısını gerçekleştirdiğini ve NATO’ya önderlik ettiğini de unutmamak gerek.
Daha çekişmeli bir uluslararası sistem illa ve otomatik olarak savaş anlamına gelmiyor. Bunun da iki önemli nedeni var: Birincisi ABD ile Çin arasındaki iktisadi ortak yaşarlık ilişkisi bu iki büyük gücü doğrudan bir çatışmaya girişmekten alıkoyuyor. İkincisi, tıpkı Soğuk Savaş sürecinde olduğu gibi, büyük güçlerin aynı zamanda nükleer güçler olması açıktan bir çatışmanın olanaklarını sınırlıyor (nükleer silahların hızla yayıldığı bir dünyada bir nükleer savaşın her zaman bir ihtimal, korkunç bir olasılık olduğunu asla çıkartmayalım elbette). Bu iki nedenden ötürü, önümüzdeki dönemde rekabet ve çatışmanın jeostratejik güç mücadeleleri olarak (yani dolaylı yollardan)cereyan edeceği anlamına geliyor.
Dolayısıyla Amerikan göreli gerileyişi daha “barışçıl” bir emperyal düzen ihtimali anlamına gelmiyor. Tam tersine, uluslararası sistemdeki hegemonya krizi daha kırılgan, rekabetçi ve dolayısıyla da çatışmaya açık bir uluslararası bağlam demek oluyor. Buna bir de yapısal nitelikteki kapitalist krizin yarattığı istikrarsızlaştırıcı etkileri katarsak ne derecede belirsiz bir dünya ahvaliyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılacaktır. Kısacası, taşların yerli yerine oturması daha uzun zaman alacak. Ekolojik krizle bütünleşen kapitalist buhran ve ABD’nin jeostratejik gücünde göreli gerileyişin uluslararası sistemde gündeme getirdiği hegemonya bunalımı, düne göre çok daha kırılgan bir dünyada yaşadığımız anlamına geliyor. Yani, Alex Callinicos’un tabiriyle liberal dünyanın “ikiz krizi”, beklenmedik toplumsal çalkantıların, büyük sosyal ve siyasal buhranların önümüzde olduğuna delalet ediyor.
3
Lenin, Buharin ya da Hilferding gibi isimlerle anılan Marksist emperyalizm teorisinde “emperyalistler arası rekabet” vurgusu merkezi bir yer tutuyordu. Anthony Brewer, emperyalizm teorileriyle ilgili tanınmış çalışmasında bu hususu özellikle vurgular: “Klasik Marksistler için emperyalizm, öncelikle ana kapitalist ülkeler arasında rekabet, mekân üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik formlara bürünen bir rekabet anlamını taşıyordu.” 1945 sonrasında, yani Soğuk Savaş dönemindeyse emperyalistler arası rekabet vurgusunda bir geri çekiliş söz konusu oldu. Çünkü ABD II. Dünya Savaşı’nın sonunda sermayenin birikim koşullarını dünya ölçeğinde garanti eden bir küresel hegemon güç olarak tarihte eşi bulunmayan bir konum edinmişti. Soğuk Savaş devrinde ABD hâkimiyetinin özgün karakterini anlamak için en iyi yol, belki de Britanya’nın dünya sisteminde 1914 öncesinde oynadığı rolle 1945 sonrası ABD’nin pozisyonunu mukayese etmek olacak. “Uzun” 19. yüzyılda Britanya’nın sair büyük güçler karşısındaki konumunu “eşitler arasında üstün” diye tanımlamak mümkün. ABD ise 1945 sonrasında sadece Batı’nın en güçlü devleti olmakla kalmıyor aynı zamanda da Sovyetler Birliği’nin simgelediği karşı sistemik tehdit karşısında diğer kapitalist devletlerin etrafında toplanmak durumunda kaldığı ana merkezi oluşturuyordu (SSCB’nin bu “sistem karşıtı” basıncının sosyalizmle alakası sorununu şimdilik bir kenara bırakalım).
Kapitalist devletlerin ABD’yi küresel sistemin neredeyse mutlak egemeni olarak tanıyışının ardında iki faktörün oluşturduğu kombinasyon vardı. Birinci faktör, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünyada edinmiş olduğu eşi bulunmaz iktisadi, askeri ve siyasi güç ve kapasiteydi. 1945 sonrasında ABD’nin küresel ölçekteki potansiyel rakipleri savaşın yarattığı muazzam yıkımın etkisi altındaydı ve toparlanmaları da güç olacaktı. İkinci nedense Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu sistem karşıtı tehdit karşısında Avrupa ülkeleri ve Japonya’nın ABD’nin etrafına kenetlenmesiydi. ABD ile iktisadi ve jeopolitik bir rekabet içerisine girmeleri muhtemel bu güçler bu süreç içerisinde onun adeta vasalları haline geldiler. Dolayısıyla bir önceki dönemin “üzerinde güneş batmayan imparatorluğu” Britanya’nın aksine ABD, muhtemel sistemik rakipleri karşısında istisnai bir üstünlük ve güçteydi. Onun bu konumunu, yine feodaliteden ödünç alınmış bir tabirle, bir tür “emperyal süzerenlik” olarak tarif etmek mümkün.
ABD’nin bu benzersiz konumu nedeniyle bu dönemde emperyalizm tartışmalarında klasik Marksist yazına özgü “emperyalistler arası rekabet” başlığı önemini yitirdi. Emperyalizmle ABD neredeyse özdeş olarak anılır oldu. Esas itibariyle 1960’ların ikinci yarısında toplumsal bir güç halini alan Türkiye sosyalist solu açısından bu durum hayli hayli geçerliydi. Popüler düzeyde bu algının halen geçerliliğini korumaya devam ettiğini vurgulamak gerek. Hepimizin rahatlıkla gözlemleyebileceği gibi, bizde “emperyalizm” tabiri hâlâ sıklıkla ABD’nin askeri, politik ve iktisadi çıkarları anlamında kullanılıyor.
Oysa “duvarın” yıkılması, yani bürokratik “sosyalist” kampın dağılması sonrasında ABD’nin benzersiz hâkimiyetine imkân vermiş olan spesifik bağlam da ortadan kalktı. ABD’nin dünya ekonomisindeki ağırlığı zaten uzunca bir süredir gerilemekteydi. 1989 sonrasındaysa ABD’nin dünya ölçeğindeki ideolojik ve siyasi üstünlüğünü kapitalist devletler sistemi açısından sorgulanamaz kılan koşullar da yitip gitmişti. Bu durum karşısında ABD, yukarıda belirtildiği üzere, mutlak askeri üstünlüğünü kullanarak küresel sistem üzerindeki hâkimiyetini muhafaza etmeye soyundu. Körfez Savaşı ile başlayıp Afganistan ve Irak’ın işgaline (“teröre karşı savaş”) kadar süren bu yeni müdahalecilik siyaseti, ABD’nin “süzerenlik” konumunu muhafaza etme ve potansiyel rakiplerini daha işin başında kendine yeniden bağlama girişimi olarak değerlendirilebilir.
Bu girişim, yine yukarıda vurgulandığı üzere, akamete uğradı. Dolayısıyla bugün ABD göreli bir gerileyiş sürecinde ve bu, onun bir önceki dönemdeki benzersiz-rakipsiz konumunu sallantılı kılıyor. Bu bağlamda emperyalistler arası rekabet ve ihtilafların yeniden belirginleştiği ve dolayısıyla da uluslararası siyasal sistemin daha çatışmacı hale geldiği bir döneme girdiğimiz açık. Emperyalist güçler arasındaki ihtilaf, çekişme ve nüfuz mücadeleleri burjuvazinin uluslararası siyasal mimarisini belirleyen merkezi bir öğe halini alıyor yeniden. Bu koşullarda Lenin ve sair klasik Marksist emperyalizm kuramcılarının emperyalistler arası rekabet vurgusuna bir biçimde geri dönmek kaçınılmaz. Dönülmez ve emperyalizmle esas itibariyle ABD’yi özdeş sayan eski tutumda ısrar edilirse, bir emperyal merkezin diğerine tercih edildiği yahut bazı emperyalizmlere bazılarından daha az karşı çıkıldığı garabet bir “antiemperyalizmle” pekâlâ karşı karşıya kalabiliriz.
Yani günümüzde ABD emperyalizmine karşı olmak tutarlı ve bütünlüklü bir antiemperyalist tutum için gerek şart olmasına karşın yeter şart değil. Suriye’de ya da mesela Ukrayna’da ABD’nin sıkışması ya da zorlanması (örneğin zamanında Vietnam’da olduğu gibi) emperyalizmin mevzi kaybettiği anlamına gelmiyor. ABD’nin şu ya da bu “oyununun bozulması”, otomatik olarak antiemperyalist mücadele açısından bir kazanım anlamına gelmeyebiliyor. Bu krizler emperyalistler arası güçler dengesinde (elbette şimdilik kısmi) kayma ve değişimlerden başka bir anlam taşımıyor.
4
Arap coğrafyası 1950’lerin sonlarıyla bilhassa 1960’lı yıllarda, deyim yerindeyse bir bölgesel “Soğuk Savaşa” ev sahipliği yapmıştı. O dönemde bir tarafta Nasır önderliğindeki Mısır başta olmak üzere “devrimci” Arap cumhuriyetleri, diğer taraftaysa bir kısmı “gerici” sıfatını cidden hakeden muhafazakâr Arap devlet ve monarşileri vardı (ilk seçenekte anılan Nasırcı Mısır ve bir dizi Arap cumhuriyetinin “devrimci” sıfatını ne derece hakettiğiyse ayrı bir konu). Bugünse Irak ve özellikle Suriye’nin temel kapışma olanı olarak temayüz ettiği yeni bir Arap Soğuk Savaşı ile karşı karşıyayız.
Bilindiği gibi, 1960’larda radikal bir reform siyaseti yürütmüş Arap milliyetçiliği esinli cumhuriyetler zamanla yozlaşarak ne radikal ne de cumhuriyetçi denebilecek klientalist yönleri kuvvetli otoriter rejimlere dönüştüler. Bu rejimlerin (yani eski radikal cumhuriyetlerden arta kalan “babadan oğula geçen cumhuriyetlerin”) çoğu son iki-üç yıldır ciddi bir toplumsal muhalefet dalgasıyla karşı karşıya. Arap muhafazakâr yönetimleri ise tıpkı 1960’larda olduğu gibi bir kez daha bölgesel bir değişim dalgasını kontrol altına almaya ve tersine çevirmeye çalışıyor.
Peki Arap muhafazakâr rejimleri (Suudi Krallığı, KİK ülkeleri) kime karşı “savaşıyor”? Genellikle bu yeni Arap Soğuk Savaşı Şii ve Sünni eksenleri, yani Suudi Arabistan (veya Katar) öncülüğündeki ülkeler blokuyla İran öncülüğündeki eksen (“mukavemet ekseni”) arasındaki bir mücadele olarak yorumlanıyor. Solda da bu yorum bir hayli popüler. Arap ayaklanmaları öncesinde yükselen bir bölgesel güç olarak İran’ın etkisini kırmaya dönük özellikle Suudi reaksiyonu elbette tayin edici bir faktör. Ancak esas mesele, ABD’nin bölgedeki etki ve müdahale kapasitesinin aşınmasının yarattığı manevra sahasını kendi lehine değerlendirmeye çalışan bir dizi bölgesel gücün kendi arasında girmiş bulunduğu rekabet. Dolayısıyla tıpkı eskisi gibi bu yeni Soğuk Savaş da bölge devletleri arasındaki bir güç mücadelesi anlamını taşıyor. Fakat bugünkü güç mücadelesinde ideolojik farklılıklar çok daha az bir önem arzediyor ve çekişme genelde mezhepçi bir dille anlaşılır kılınıyor.
Son yılların Arap ayaklanmaları ve gelişen toplumsal mücadeleleriyse bu jeostratejik rekabete yepyeni bir unsuru dahil ettiler. Çatışma sadece devletlerarası bir çatışma olmaktan çıkıp devlet ya da devletlerle kitleler arasındaki mücadeleleri de içermeye başladı. Ancak bu mücadelelerin yeni Arap Soğuk savaşı’nın karakterini ne yönde ve nasıl değiştireceği şimdilik gerçekten bir muamma. Yani bu büyük halk hareketlerinin bölgede devletlerarası rekabet ve çatışmanın eksenini değiştirmeye nefesinin yetip yetmeyeceğini ancak zaman gösterecek. Suriye’de yaşananlar bu açıdan olumsuz bir örneği teşkil ediyor. Suriye’deki ayaklanmanın hızla bir jeostratejik güç mücadelesine ve mezhepçi karakteri ağır basan bir tür vekâleten savaşa dönüşmesiyle bu “yeni” Soğuk Savaş’ın bütün olumsuz karakteristiklerini sergilemeye başladı. Bir yandan İran Suriye’den vazgeçmek istemiyor diğer yandan Katar ve Suudi Arabistan (aralarındaki çelişkiler bir yana) İran’a yakın bir rejimin çözülmesi ve kendilerine yakın bir yeni yönetimin iş başına gelmesine oynuyor. Bu güçler (Türkiye’yi de unutmayalım elbette) Suriye’yi çekiştirdikçe ülkedeki siyasal ihtilaf bir mezhep ve etnisite savaşına dönüştü, dönüşüyor.
Kitle mücadelelerinin bu yeni Arap Soğuk Savaşı’nın parametrelerine sıkışması ürkütücü. Bugün muhafazakâr Arap monarşileri bölgesel üç güç merkezinin (Irak, Suriye ve Mısır) kendi krizlerini yaşıyor olmaları nedeniyle çok daha etkin bir konumda. Geçmişte olduğu gibi karşılarında radikal pan-Arap milliyetçiliğinin bayraktarlığını üstlenmiş bir Mısır yok. Körfez İşbirliği Konseyi’nin, özellikle de Katar’ın kazandığı etki, bu boşluktan kaynaklanıyor. Dolayısıyla monarşilerin etkisini Arap dünyasında kıracak bir devlet aktörü ortada şimdilik görünmüyor (İran’ın bu yöndeki etkisi ancak sınırlı olabilir). Ancak bölgedeki kitle mücadelelerinin radikalleşerek derinleşmesi ve dahası monarşilere de yayılmasıyla (Bahreyn’de, kısmen de Ürdün’de zaten ciddi mücadeleler söz konusu olduğunu, dahası Suudi Krallığı’nın doğu bölgelerinde ve hatta Kuveyt’te kayda değer muhalefet hareketlerinin bulunduğunu unutmayalım) bölge halklarına hiçbir faydası olmayacak bu jeostratejik kamplaşmanın ötesine gidilebilir.
Türkiye solunda ise bazen bölgedeki siyasal ve sosyal türbülansı bütünüyle bu yeni Arap Soğuk Savaşı’na tabi kılmak gibi bir anlayış söz konusu oluyor. Jeostratejik rekabetin yıllanmış analistleri solda baş tacı edilip “duayen” muamelesi görebiliyor. Dahası, “gericilik” ya da emperyalizm karşısında tutum almak şeklinde tanımlanabilecek bir yaklaşım çerçevesinde “mukavemet” cephesine hayırhah yaklaşılabiliyor. Oysa İran ve Suriye’nin “mukavemet cephesini” geçmişin (sorunlu da olsa) radikal Arap milliyetçiliğiyle karşılaştırmak ve onları “ilericilik” adına savunmak ciddi bir hata olacaktır. Dahası böyle bir anlayış, eninde sonunda bölgesel güçler arası jeostratejik bir çatışmada şu ya da bu tarafın yanında yer almak anlamını taşıyor maalesef. Geçmişin (“düşmanımın düşmanı dostumdur” deyişiyle de tanımlanabilecek) problemli “kampçı” anlayışını, üstelik bir “sosyalist” kampın dahi olmadığı bugünlere tercüme etmek ciddi bir yanılgı olacaktır.
Yeni Arap Soğuk Savaşı’nın parametreleri içerisinde kalarak bölgede demokratik ve sosyal kazanımlar anlamında “ilerici” bir seçenek inşa etmek mümkün değil. Ancak bu parametreler değiştirilebilirse, aşağıdan kitle mücadeleleriyle çatışmanın ekseni devletler arası jeostratejik çatışmadan çıkartılabilirse sol açısından anlamlı bir siyasal saflaşma uç verecek.
5
AKP’nin ABD’nin “taşeronu” sıfatıyla Suriye politikasına şekil verdiği, şimdi unutmuş görünsek de, yakın zamana kadar solda oldukça popüler bir argümandı. Oysa tam tersine ABD yönetimi bir süredir Erdoğan ve sair AKP kurmaylarını Suriye politikası dolayısıyla alttan alta (hatta giderek açıkça) eleştiriyor ve sıkıştırıyor. Kerry’nin “çürük elmalar” çıkışı ve Biden’ın “gafı”, Türkiye’ye dönük açık ve örtük azarın sadece son örnekleriydi. Yani AKP’nin Suriye politikası ABD’nin taşeronuna dikte ettiği bir politika filan değil. Taşeron argümanının tersine Türkiye/AKP, Obama yönetiminin Ortadoğu’dan “çekilme” (disengagement) politikasının yarattığı boşlukta bir hareket alanı bulmuş ve bunu kendi emperyal hevesleri için tepe tepe kullanmıştı. Şimdi alttan alta AKP’ye, bu fazla angaje, “militan” politikanın hesabı kesiliyor.
Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonunun ABD ya da mesela Britanya gibi emperyalist güçlerden çok daha hırçın ve “aceleci” olduğu aşikâr. Bu “agresif” dış siyaset, Türkiye hâkim sınıfı ABD emperyalizminin kuklası olduğu, onun dayattığı siyasetleri harfiyen uyguladığı için gündeme gelmedi. Türk hâkim sınıfı bölgesel gücünü artırma hedefiyle, kendi inisiyatifiyle hareket etti ve elbette bu konuda küresel hegemon güçle, yani ABD ile paralel davranmayı seçti. Dönemsel geri çekilişler olsa da Türkiye, aslında kökü Özal dönemine kadar giden, bir bölgesel güç olma doğrultusunda hareket etme hedefinde kararlı görünüyor. ABD’nin “bölgedeki” etki ve gücü, 2000’lerin başından, 11 Eylül sonrası konjonktürden çok daha kırılgan. Bu nedenle bir dizi bölgesel aktöre, elbette mevcut emperyal statükoya riayet eder şekilde hareket alanı açılıyor. İşte Türkiye kendi periferik emperyal özlemleri uğruna bu hareket alanını değerlendirmek istiyor. Becerir mi beceremez mi bilinmez elbet. Kesin olan, sorunumuzun “emperyalizmden bağımsızlık” meselesi olmaktan ziyade, ya da bunun kadar, aynı zamanda Türkiye sermaye sınıfının, Türkiye kapitalizminin temel yönelimleriyle alakalı olduğu.
Türkiye’nin Suriye’ye angaje olma biçiminin ardında (zamanında çok tartışılan bir fotoğraftaki) Obama’nın sopası değil, kendi âli çıkarları var. Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya, hatta Afrika’da cirit atan Türk sermayesinin âli çıkarları… Yani Obama’nın elinde tuttuğu beyzbol sopasının, sermayenin birikim koşullarının küresel ölçekte yeniden üretimi açısından vazgeçilmez olan bu sopanın, Türk dış siyasetinin öncelikleri açısından çok da açıklayıcı, daha doğrusu belirleyici olmadığı kesin. Türkiye’nin emperyal statükonun sınırlarını zorlamadan emperyalist “zincirdeki” pozisyonunu yükseltme hedefi ya da periferik emperyal hevesleri Obama’nın elde sopa dayattığı bir şey değil. Bizzat Türk sermayesinin ortak aklı olarak işlev gören Türk devlet aklı ya da “bilgeliğinin” eseri. Dolayısıyla meselemiz emperyalizme (ABD’ye diye okuyun) “bağımlılık” meselesinden, Türkiye’nin “bağımsız” bir dış politika izlememesinden falan ibaret değil. Meselemiz, Türk kapitalist devletinin emperyal zincir içerisinde yeniden konumlanma arayışının Türkiye’yi bölgesel ihtilaflar içerisinde giderek daha saldırgan bir biçimde yer almaya itmesi.
Dolayısıyla Türkiye’nin profili yüksek ve daha aktif dış politikası, AKP’nin gizli ya da açık ideolojik angajman ve ajandası dolayısıyla değil, Türk sermaye sınıfının ihtiyaç ve olanakları dolayısıyla gündeme geliyor. Ancak bu ihtiyaç ve olanakların basıncıyla açığa çıkan politikanın somutlaşma biçimi, elbette ideolojik formasyon ve politik seçimlerin ürünü. AKP hükümetinin “Arap baharı” ile açığa çıkan “krizi fırsata çevirme” hevesiyle Müslüman Kardeşler kartına oynaması, bu ağ vasıtasıyla bölgede kısa yoldan belirleyici güç haline gelme iştahı, şimdilik ters tepmiş görünüyor. Dolayısıyla bu politikaya yön veren siyasal ve ideolojik koşullanış biçimine dikkat çekmek elzem.
AKP hükümetinin önce Suriye ve şimdi de Mısır’da yaşananlar dolayısıyla ciddi bir sıkıntı içerisinde olduğu konusunda hemen hemen bütün gözlemciler hemfikir. “Stratejik derinlik” arayışının Türkiye’yi bölgesinde ne ölçüde yalnızlaştırmış olduğu üzerine çokça şey yazıldı ve söylendi. Amiyane tabirle “evdeki hesabın çarşıya uymadığı” söylenebilir elbette ama AKP’nin onca tantanayla ilan edilmiş emperyal tınılı dış siyasetinin karaya oturması basit bir “hesap hatası” olarak değerlendirilebilir mi? Bu başarısızlığın müsebbibi kimi taktik yanlışlar, güç ilişkilerinin değerlendirilmesinde acelecilik ya da bazı zamanlama hataları denip geçilebilir mi?
Hayır; AKP hükümetinin ana akım medyaca “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçte çuvallayışının temel bir nedeni de, onun bu süreci okuma biçimi, yani bu süreci değerlendirmesini mümkün kılan düşünsel prizma. AKP başından itibaren Türkiye tarihine dair kendi yorumunu genelleştirerek “Arap Baharı”nı, Müslüman milletin Batıcı-seküler otoriter rejimlere isyanı olarak değerlendirdi. Bu zaviyeden bakıldığında Arap ayaklanmaları geçen yüzyılda cereyan eden bir tarihsel “sapmanın” onarılması anlamına geliyordu. Yani AKP’ye göre “Arap Baharı”, Kemalizmin Arap versiyonlarının yıkılışıydı. Arap Kemalizmlerinin, yani Batıcı-seküler rejimlerin çözülüşü, iktidara nihayet Müslüman Arap milletlerinin “otantik” temsilcilerinin gelmesi anlamına gelecekti. Yani tıpkı 2002’de AKP’nin yaptığı gibi, daha önce Batıcı elit tarafından milletten “çalınmış” devlet, artık sahiplerine iade ediliyordu. AKP’nin Türkiye’nin “baharını” 2002’de yaşadığı iddiasının ardında bu yaklaşım vardı. “Arap Baharı” Mısır’da, Tunus’ta ya da Suriye’de (bilhassa AKP’ye yakın) İslami akımları iktidara taşıyarak özlenen “devlet-millet buluşmasını” temin edecekti.
AKP bu şemasıya öyle inandı, bu klişeye öyle şevkle bağlandı ki “Arap Baharı”nın doğal olarak ağabeyi olacağını sandı. Oysa “bölgedeki” çatışma dinamikleri ve çelişkiler bu “Batıcı, laik elitler-Müslüman ahali ve onun temsilcileri kamplaşması” şemasına indirgenemeyecek karmaşıklıktaydı. Hükümet örneğin, tam da bu doktriner yaklaşımıyla “Mısır milletinin otantik temsilcisi” saydığı Müslüman Kardeşler’in kısa iktidarı boyunca nasıl hızla toplumsal destek-gücünü kaybedişini öngöremedi anlayamadı. Anlaması mümkün de değildi; çünkü Müslüman Kardeşler’i ülkedeki politik akımlardan biri değil, (tıpkı kendisi gibi) milletin “alnı secde görmüş has evlatları” olarak görüyordu. İhvan’ın toplumsal güç ve meşruiyetinin sarsılmasını AKP’nin idrak etmesi mümkün değildi; çünkü nasıl AKP (ve elbette bilhassa Erdoğan) millet iradesini temsil ediyorsa Mısır’da da Müslüman Kardeşler millet iradesini temsil ediyordu. Zaten demokrasi de milletin “bu” iradesinden başka bir şey olamazdı.
Sözün özü AKP hükümetinin Suriye ve Mısır’da yaşadığı yenilgiler basitçe birer hesap hatası değil, onun ideolojik perspektifinin, “bölgedeki” tarihsel sıfatını hakeden gelişmeleri “okuma” biçiminin bir sonucu. Hükümet çevreleri ve ona yakın kalem erbabı için “Arap Baharı” ancak yukarıda kabaca aktarılan çerçeveye sıkıştırıldığında, o “prizmadan” bakıldığında anlaşılır oluyor. Fakat AKP’ye bir dönem bol bol şişinme vesilesi sağlayan bu “prizma” (o meşhur tabirle) “büyük Ortadoğu”daki sosyal ve siyasal dinamikleri (AKP’nin işine gelen) bir kutuplaşmaya indirgiyor. Her köşede bir başka “Kemalizm” keşfeden (“Kemalizmin” bu şema dahilinde bütünüyle tarih-dışı bir perspektifle ele alınışı başka ama önemli bir konu) bu (olumsuz-dar anlamda) “ideolojik” yaklaşımın “hesap hatalarına” yol açması kaçınılmaz. Arap ayaklanmalarının Türkiye’nin yakın tarihinin belli bir yorumundan hareketle okunması, hatta bu (oldukça sorunlu) yoruma indirgenmesi, AKP’nin emperyal heveslerinin belki de en büyük zaaflarından biri oldu.
Ancak bir konuda yanılmayalım: Yukarıda da belirtildiği üzere, AKP hükümetinin emperyal hevesleri sadece mevcut iktidarın ideolojik tercihleri ve politik yöneliminden kaynaklanmıyor. Bir “bölge gücü” olma niyet ve emeli, kendine güveni pekişen, “bölgesel” iştahı kabaran Türkiye sermayesinin de stratejik bir tercihi. Dolayısıyla bu tercihi hayata geçirmek noktasında belki fazla “aceleci” ve “doktriner” yaklaşmış AKP’nin yaşadığı gerilemeler bu emperyal heveslerin ortadan kalkması anlamına gelmeyecek.
6
Bir ara ya da “geçiş” devrinde olduğumuz pekâlâ varsayılabilir. Bir yandan 20. yüzyılın başındaki “klasik” emperyalistler arası rekabet günlerinde değiliz. ABD’nin göreli gerileyişine rağmen küresel düzeyde muazzam ve hâlâ emsalsiz bir siyasi, diplomatik ve bilhassa askeri güce sahip olduğu aşikâr. Ancak öte yandan ABD’nin bu “süzeren” pozisyonunda çatlaklar giderek belirginleşiyor. Pierre Rousset’nin deyimiyle “formasyon halindeki bir emperyalist güç” olan Çin’in yükselişi, Almanya ve Rusya’nın uluslararası siyasetteki konumlarındaki güçlenme ABD gücüne kısa zaman önce olmayan sınırlar dayatıyor. Daha rekabetçi ve çatışmacı bir uluslararası bağlam, emperyalist zincirde alt üst oluşlar şekilleniyor. Bu devrin bu özgün karakterini hesaba katmayan bir devrimci mücadele her dönemeçte savrulacak, burjuva siyasal mimarisinin küresel ölçekte kırılganlaştığı koşullarda manevra kabiliyetini büyük ölçüde kaybedecektir.
(Bu yazı Başlangıç dergisinin, sonbahar 2014 tarihli 2. sayısında yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar