uluslararası hukukta sorumluluk çerçevesinde türkiye’nin suriye politikası – ozan erözden -

Günlük dilde kişinin kendi eylemlerini ya da kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi anlamında kullanılan sorumluluk deyimi, hukuk jargonunda bir kişi ya da kurumdan, yaptığı ya da yapmaktan kaçındığı eylem ve işlemlerden dolayı hesap sorabilme imkânı anlamında kullanılır. Daha açık bir ifadeyle, hukuken sorumlu olmak, yazılı ya da yazısız bir hukuk kuralı gereği yapılması gereken bir davranışı yerine getirmemekten ya da kaçınılması gereken bir davranışta bulunmaktan dolayı hesap verme yükümlülüğü altında olmaktır.

Bu içeriğiyle hukuki sorumluluk, yaptırımı önceleyen bir kavramdır. Yaptırım, ancak hukuki sorumluluğun varlığının tespitinden sonra uygulanabilir. Bir hukuk kuralının ihlali yoluyla hukuki sorumluluğun ortaya çıkmasının doğal sonucu, gene hukuken tanımlanmış bir yaptırımın uygulanmasıdır. Yaptırım farklı şekillerde ortaya çıkabilir, ihlalin niteliğine göre farklı yaptırımlar öngörülebilir. Hukuki sorumluluğun hangi çeşidinde ne tür bir yaptırımın uygulanacağı, genellikle, ya hukuki sorumluluğu saptayan kural tarafından doğrudan ya da o kurala bağlı başka kural(lar) üzerinden belirlenir.

Uluslararası hukukta iki türlü sorumluluktan bahsedilebilir. Bunlardan birincisi, devlet sorumluluğudur. Devlet sorumluluğu, uluslararası hukukun doğuşundan 20. yüzyıl başına kadar geçen sürede, ki buna uluslararası hukukun klasik dönemi diyebiliriz, tek geçerli sorumluluk türü olarak şu anlama geliyor: Uluslararası arenada tek aktör devlettir. Bir devlet görevlisinin uluslararası platformda etki doğuran eylem ve işlemlerinden o memur bireysel olarak sorumlu tutulmaz, adına hareket ettiği devletin sorumluluğu söz konusu olur. Bir başka deyişle, uluslararası hukukun klasik çerçevesinde yegâne sorumluluk öznesi devlet tüzel kişiliğidir. Diyelim, bir sınır muhafızı tuttu öte tarafa ateş etti, komşu devletin vatandaşını öldürdü, klasik çerçevesinde uluslararası hukuk o sınır muhafızının yakasına yapışıp “sen ne yaptın” diye hesap sormaz. Onun yerine, o muhafızın üniformasını taşıdığı devletten hesap sorar. O devlet, daha sonra dönüp sorumluluk yaratan eylemi gerçekleştiren kendi memurundan/askerinden hesap sorabilir; ama klasik uluslararası hukuk buna karışmaz, “iç hukukun meselesi” kabul eder. Yine, uluslararası hukukun klasik çerçevesinde, devlet sorumluluğunu ileri sürebilecek olan tek özne bir başka devlettir. Örneğimizde, devlet sorumluluğunu öldürülenin yakınları talep etmez/edemez. Bunu ancak, öldürülenin vatandaşı olduğu devletin uluslararası hukuk açısından temsil yetkisine sahip organları yapabilir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayan, 2. Dünya Savaşı sonrası hızlanan ve Soğuk Savaş’ın bitimiyle de pekişen bir süreçte uluslararası hukuk, hukuki sorumluluk konusunda klasik çehresinin bir hayli dışına çıktı. Artık insan hakları çerçevesinde, bireyler veya uluslararası örgütler de devletlerin uluslararası hukuk sorumluluğunu ileri sürebiliyor. Yani, insan hakları ihlali mağduruysanız, hakkınızı ihlal eden devletin sorumluluğunu bizzat kendiniz talep edebiliyorsunuz. Öte yandan, uluslararası hukukta suç sayılan fiiller kapsamında, özellikle soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçları kategorilerinde devlet sorumluluğu çerçevesi aşıldı, ikinci bir sorumluluk türü olarak bireysel ceza sorumluluğu da getirildi. Yani, artık “öldürdüysem, yaraladıysam devlet görevlisi olarak yaptım, benden değil beni istihdam eden devletten hesap sorun” diyemiyorsunuz. Hatta klasik uluslararası hukuka göre mutlak sorumsuz kabul edilen devlet başkanları bile bu bireysel ceza sorumluluğundan kurtulamıyorlar. Miloşeviç v.b. bu yeni tür sorumluluk kategorisi sayesinde mahkeme önüne çıktı.

Bu arada bir gelişme daha oldu. Kosovo sorunu çerçevesinde 1999’daki NATO müdahalesiyle uluslararası hukukta güç kullanma yasağının bir istisnası olarak “insani müdahale” kavramı yerleştirilmeye çalışıldı. Buna göre, ağır ve sistematik insan hakları ihlallerini kendi halkına karşı gerçekleştiren bir hükümet, bu benim iç meselem diyerek uluslararası sorumluluktan kurtulamaz, denildi. İnsani müdahale kavramı yerine daha sonra “koruma sorumluluğu” kavramı geliştirildi. 2005 yılı Birleşmiş Milletler Dünya zirvesi Sonuç Belgesi’ne girdiği şekliyle koruma sorumluluğu devletlerin kendi halklarını soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan koruma yükümlülüğü anlamına geliyor. Devlet eğer bu yükümlülüğünü yerine getiremiyorsa, uluslararası topluluğun müdahale sorumluluğu doğar (nitekim bu kavrama dayalı ilk müdahale 2011 yılında Libya’ya yapıldı). Koruma sorumluluğu çerçevesinde bir devlete müdahale sorumluluğu, uluslararası hukukun klasik çerçevesinde mutlak kabul edilen “iç işlerine müdahale yasağı” ve “egemenlik haklarına müdahale yasağı” gibi kurallarla çatışan bir yeni istisna hali olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, bu istisna halinin henüz tam teşekkül etmiş bir uluslararası hukuk kuralı olmadığı, olsa olsa oluşum halindeki bir kural nüvesinden söz edilebileceği konusunda bir fikir birliği var. Dolayısıyla, henüz hiç bir devletin “müdahale yükümlülüğünü yerine getirmemekten” dolayı sorumlu tutulması söz konusu değil. Ama müdahale etmek isteyenin de önü yavaş yavaş açılıyor.

Türkiye’nin Suriye politikası yukarıda açıklanan çerçevede uluslararası hukukun sorumluluk kurallarına göre nasıl değerlendirilebilir? Birincisi, Türkiye Devleti Suriye’ye resmi biçimde müdahale etmiş, oraya silahlı kuvvetlerini göndermiş değil. Dolayısıyla, koruma sorumluluğunu ileri sürerek haklı kılınmaya çalışılacak bir müdahale yok ortada. Ancak bu, hepimizin bildiği gibi, Türkiye’nin Suriye’de olan bitenin tamamen dışında olduğu anlamına da gelmiyor. Türkiye Hükümeti Suriye’de Esad rejimine karşı savaşanların en azından bir kısmına örtülü biçimde destek veriyor, silah cephane sağlıyor, barınma imkânı sağlıyor. Bu da, Türkiye’nin sağladığı desteğin niteliğine göre, uluslararası hukuk açısından devlet sorumluluğunu gerektiren bir durum olarak değerlendirilebilir. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 1984 tarihli Nikaragua v. ABD. kararında ABD, Nikaragua’da işbaşında bulunan Sandinista Hükümetine karşı savaşan Kontra’lara sağladığı destekten dolayı, uluslararası teamüli hukukun “başka devlete karşı kuvvet kullanmama”, “iç işlerine müdahale etmeme” ve “egemenlik haklarını ihlal etmeme” ilkelerine aykırı davranmaktan dolayı sorumlu bulunmuştu. Bu kararında UAD, Kontraların, ABD ile olan ilişkilerinin yoğunluk düzeyi nedeniyle, resmi olarak ABD Hükümeti adına çalışmasalar da, bir ABD organı sayılmaları gerektiğine hükmetmiş ve ABD’nin sorumluluğunu tespit etmişti. Buna göre, eğer muhalif gruplardan biri ya da birkaçı ile Türkiye arasındaki ilişki UAD’nin saptadığı ölçütlere uygun olarak nitelendirilebilirse, bu gruplar Türkiye’nin adına hareket ediyor sayılacak ve Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından devlet sorumluluğu gündeme gelecek.

Öte yandan, tabii Suriye’deki savaş sırasında işlenen savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle doğan bireysel sorumluluk da söz konusu. Bu suçların işlenmesinde Türkiye’nin resmi veya gayri resmi olmasına rağmen hükümetin bilgisi dâhilinde hareket eden görevlilerinin yardım veya yataklık düzeyinde de olsa bir katkısı varsa, bireysel ceza sorumluluğu da devreye girecek.

Pekâlâ, bu bağlamda uluslararası hukuk sorumluluğunun varlığını kim tespit edecek, varsa hangi yaptırımların nasıl uygulanacağına kim karar verecek? Bu, hakkında ayrı bir yazı yazılmasını gerektirecek denli karmaşık bir konu.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar