ukrayna vesilesiyle emperyalizm ve anti-emperyalizm üzerine birkaç kısa değerlendirme – onur doğulu & erkan doğan -

 

doğu avrupa

Ukrayna’da geçen yılın Kasım ayından beridir yaşanan gelişmeler son günlerde baş döndürücü bir hız kazandı. Geçen bir iki hafta içerisinde Kiev’de protestoların merkezi olmuş Maidan Meydanı’nda göstericilerle kolluk kuvvetleri arasındaki çatışmaların şiddeti dramatik bir şekilde arttı, onlarca kişi hayatını kaybetti. Bu olayların neticesinde ülkenin Rusya yanlısı sabık Cumhurbaşkanı Yanukoviç apar topar ülkeyi terk etti, Rusya Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti’ni işgal etti. Bütün bu gelişmeler karşısında ülkenin coğrafi olarak Doğu ve Batı arasında (bunu Rusya ve Batı yanlıları diye okumamız mümkün) bölünme ihtimalinden artık daha çok bahsediliyor. Ülkeyi derinden sarsan bu siyasi kriz öte yandan uluslararası arenada AB, ABD ve Rusya arasındaki çelişkileri daha belirgin hale getirmeye başladı.

Ukrayna özelinde baktığımızda durum gerçek bir kördüğüm. Bir yandan SSCB’nin dağılmasından sonra her türlü yolsuzluğa bulaşmış oligarklar arası çekişmeler, bir yandan ülkeyi terk etmek zorunda kalan Yanukoviç’e karşı alttan gelen ve çareyi AB’ye yaklaşmakta gören öfke ve bu öfkeyi en gerici yerinden örgütlemeye çalışan aşırı sağ, faşist gruplar. Aslında benzer karmaşıklığı farklı düzeylerde Mısır veya Suriye’ye baktığımızda da görebiliriz.

Türkiye’de yaşayan sosyalistler olarak bu tartışmalar bizim için genel teorik veya tarihsel tartışmalar olmanın ötesinde çok daha yakıcı ve pratik bir gerekliliğe işaret ediyor.

Hem Türkiye egemen sınıfının Mısır, Suriye ve kısmen Ukrayna krizlerindeki rolü hem de Gezi ayaklanmasının ardından aslında bizim de bu “ayaklanma” kuşağında yerimizi almamız bu tartışmaları bir nevi bizim iç tartışmamız haline getirdi.

Durum bu derece yakıcıyken Türkiye solu içerisinde anti-emperyalizme ilişkin açıkça tutarsız diyebileceğimiz bir eğilimin kendini güçlü bir biçimde gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu eğilimin Ukrayna’da Batı emperyalizmine karşı Rusya’yı desteklememiz gerektiğini anlatanların tezlerini şöyle özetlemek mümkün: “Batı emperyalizmi ile Rusya ve Çin arasındaki egemenlik mücadelesinde taraflar eşit pozisyonda değildir. Yani bugün itibariyle dünya kapitalist sisteminin hegemon gücü ABD ve AB bloğudur. Dolayısıyla mücadelenin taraflarını aynı kefeye koyan ve çubuğu net bir şekilde Batı emperyalizmine bükmeyen bütün analizler sol açısından hatalı olacaktır… Yeni Soğuk Savaş’ta taraflara eşit mesafede durarak dünya kapitalist sisteminin hegemonik gücünü hedef tahtasına yerleştirmemek, radikalizm kılığına bürünmüş apolitizmden başka bir şey değildir.”[i]

Özetle bu tez bize açıkça ABD – AB egemen emperyalist bloğu ile Rusya- Çin bloğu arasında yaşanacak olası çatışmada Rusya-Çin bloğundan yana olmamız gerektiğini anlatıyor.

Bu yaklaşım tabii birçok açıdan sorunlu olmakla beraber kendi iddiasını dahi tutarlı bir şekilde sürdürme kabiliyetine sahip değildir. Örneğin, Mısır’da açıkça ABD destekli bir darbeye karşısında en kibar ifade ile sessizliğe büründüler; 10 yıldır AKP’nin bir ABD ve AB projesi olduğunu, AKP’nin bu güçlerin kuklası olduğunu anlatırken AKP ile bu “egemen” odaklar arasında ipler atıldığından beridir pek bu konudan da bahsetmez oldular.

emperyalizm bir sistemdir, sıfat değil.

Emperyalizm, kapitalizmden neşet eden ve önde gelen kapitalist güçlerin arasındaki ekonomik ve jeopolitik rekabet sistemidir. Emperyalizmi bir ya da birkaç ülkeye ait bir “sıfat” olarak gören yaklaşımı en kibar ifade ile tutarsız anti-emperyalizm veya “ana okulu anti-emperyalizmi” olarak adlandırabiliriz. Tutarsız bir anti-emperyalizm anlayışı üzerine kurulu bu yaklaşımla ilgili en temel problem, emperyalizmi Batılı emperyalist güçlerden (ABD ve AB) ibaret görmektir. Emperyalizm yalnızca Amerikan hegemonyasına indirgenemez. Emperyalistler arasında dünya çapında sürdürülen hegemonya mücadelesi, bir tarafında ABD ve AB’nin bulunduğu egemen blok karşısında yer tutmaya çalışan Rusya-Çin Bloğu ve bu iki blok ile karmaşık çıkar ilişkileri olan bir dizi alt emperyalist ülkenin yer aldığı karmaşık bir yapıya sahip. Emperyalistler arası mücadelede sosyalistler emperyalist güçlerden yalnızca birini ya da bir bloğu değil emperyalist sistemin tamamını hedef alırlar. Sosyalistler emperyalistler arası rekabette taraf olmazlar; ne kendi ülkelerinin ne de başka ülkelerin emperyalist amaçlarını gerçekleştirmelerine dolaylı ya da dolaysız destek olmazlar.

ortadoğu

Bu problemli emperyalizm yaklaşımına eşlik eden başka bir mesele de Ukrayna’da ya da Arap Baharı’nda ortaya çıkmış olan halk hareketlerini basitçe emperyalizmin (tabi ki Batı emperyalizmi, Rusya ya da Çin değil) bir oyunu olarak görmek. Rekabet halindeki emperyalist güçlerin söz konusu coğrafyalarda yaşanan siyasi gelişmelere müdahale ederek şekil veremeye çalıştıkları ve bu süreçlerin içerisinde birer aktör olarak yer aldıkları tarihsel bir gerçek. Fakat emperyalist güçlerin bu ülkelerde ortaya çıkan halk hareketlerini manipüle etme çabalarından yola çıkarak, bu hareketlerin bir tür emperyalist tezgâh olduğu sonucuna ulaşmak, emperyalizmi kapitalizmle olan ilişkisinden, sınıfsal analizlerden soyutlamak, diplomasi ve komplolar dünyasında kaybolmak anlamına gelir. Ne emperyalist güçler her şeye kadir bir güce sahip, ne de bu halk hareketlerinin içinde yer alan geniş toplumsal kesimler emperyalist projelerin piyonları.

Bu yaklaşımın Türkiye solu içerisinde bu kadar taraftar bulması aslında yanlış bir “emperyalizm” algısının da ötesinde bir iç politika sorunudur. Zaten bu zikzak ve çelişkilerin temel sebebi de bu iç politika endişesidir. Bu yaklaşıma göre göre Arap Baharı, ABD emperyalizminin bölgede ılımlı İslam güçlerinin iktidarı ele geçirmeleri için planladığı bir oyun, Tunus ve Mısır’da daha fazla demokrasi için sokağa dökülenler kitleler, bu planın piyonları.

Burada dile getirdiğimiz tutarsız anti-emperyalizm anlayışına eşlik eden başka bir problemli alan daha var; o da, toptancı bir şekilde oluşturulmuş olan, İslam’ın Ortadoğu’da Batı emperyalizminin çıkarlarına hizmet eden ve böylelikle daima gerici bir siyasal rol üstlendiğine dair olan yaklaşım.  Mesela Suriye’de kanlı Esad rejimine karşı isyan eden kitleler şeriat yanlısıdır ve aynı zamanda emperyalizmin kuklasıdır; diğer taraftan Rusya’yı, Çin’i arkasına almış Esad, anti-emperyalist bir kahraman olarak görülmelidir. Arap dünyasına yönelik acımasız bir Oryantalizm (“Ortadoğu’da halklar kendi inisiyatifleriyle harekete geçemezler, bu olsa olsa emperyalizmin bir oyunudur”), Türkiye’de pek de yabancı olmadığımız bilinçli olarak yaratılmış kör edici bir korkuyla (“Esad giderse şeriat gelir”) harmanlanarak servis ediliyor. Esad’ın alternatifinin kaos, anarşi, El Kaide ya da şeriat olduğu anlatılıyor; kötümserlik alaycı bir sinizmle birlikte pompalanıyor.

Bu yaklaşımın, sol içinde 28 Şubat’tan beridir hakim olmaya başlayan ve siyasal İslam’ın yükselişine karşı işe yaramadığı her geçen gün daha fazla anlaşılan yaklaşımın basit bir devamı olduğunu düşünüyoruz. Sosyalistler, İslamcıların siyasi amaçlarını tabi ki destekleyemezler, İslamcılar tabi ki bizim siyasi müttefikimiz değildir, olamaz. Fakat, sosyalistler İslamcılara karşı var olan baskıcı rejimleri de destekleyemezler: “Laik” değerlerin tehdit edilmesi nedeniyle baskıcı devleti destekleyenler, İslamcıların, solu ‘toplumun en yoksul kesimlerine karşı “ezenlerin” “dinsiz” ve “laik” komplosunun bir parçası’ olarak tanımlamalarını kolaylaştırmaktadırlar. Bu anlayışta olanlar halk yığınları için hiç bir şey yapmayan rejimleri “ilerici” diye överek İslamcıların büyümesini sağlayan Cezayir ve Mısır solunun yaptığı hataları tekrarlarlar. Sorunlu ve tutarsız bir anti-emperyalizmin karakterize ettiği, her şeyin arkasında Batılı güçlerin komplosunu arayan, siyasal İslam’a karşı gerekirse var olan diktatörlükleri destekleme tavrı gösteren anlayışların ne Türkiye’yi ne de bölgeyi anlaması mümkün görünmemektedir.

kürtler

Bu eklektik ve tutarsız anti-emperyalizm anlayışının Türkiye siyasetiyle ilgili olduğu bir başka alan ise Kürt meselesidir. Aynı zamanda demagojik bir anti-emperyalizmin karakterize ettiği bu yaklaşım, 1920’lerin ve 1930’ların Türkiye’sinde ortaya çıkan Kürt isyanlarına karşı geliştirilen tezleri (isyancıların emperyalistlerin kuklası ve mürteci oldukları, “ilerici” rejimin feodal kalkışmalara karşı korunması gerektiğini savunan tezleri) 2014 Türkiye’sinde tekrar dolaşıma sokmaya çalışıyor. Ezilen ulus milliyetçiliğini basitçe bölücülük/etnik milliyetçilik, emperyalizm işbirlikçiliği, mürtecilik, feodalizm olarak resmeden, fakat egemen sınıf milliyetçiliğinin yeni siyasi ifadelerinden biri olarak karşımıza çıkan ulusalcılığı anti-emperyalist bir refleks olarak yücelten ikiyüzlü yaklaşımlara prim veriyor.

neyi savunmalıyız?

Yazıyı ABD, AB ve Rusya gibi emperyalist ülkelerin hegemonya mücadelelerine sahne olan, “Avrasyacılar” ve “Atlantikçiler”in savaş alanına dönmüş Ukrayna’da neyi savunmak gerektiğinin altını çizerek bitirelim.

Ukrayna’da oligarklar arasındaki iktidar mücadelesi aynı zamanda kitlesel bir kalkışmanın da fitilini ateşledi. Fakat Ukrayna’daki hareket maalesef başından itibaren kitle inisiyatifine dayanan, anti-elitist ve demokratik özellikler gösteren devrimci unsurlar ve aşırı sağcı, reaksiyoner ve şovenist unsuların bir bileşimi olarak gelişti. Ukrayna’da halkın kitlesel bir şekilde dışa vurduğu hoşnutsuzluğu ve demokratik bir devlette özgür bir şekilde ve insanca yaşama arzularını, oligarşik ve sabıkalı bir rejimden kurtulma isteklerini destekliyoruz. Fakat bu istekler AB (ve ABD) ile kurulacak yakın ilişkilerle de gerçekleştirilemez.

Ukrayna halkının ve Kırım halkının Rusya ya da AB ile imzalanan ya da imzalanmayan bütün uluslararası antlaşmaları büyük bir şeffaflık içerisinde belirleme ve kontrol etme hakkını destekliyoruz. Ekonomik ya da mali yöntemlerle, yasalar ya da kolluk kuvvetleri vasıtasıyla, askeri saldırganlık tehditleriyle Ukrayna ve Kırım halklarının bu tercihleri özgürce belirlemelerine engel olan, nitelikleri ne olursa olsun bütün ulusal ya da uluslararası kurum ve güçleri lanetliyoruz. Aynı şekilde hareketin içerisinde sayısal bir üstünlükleri olmasa da maalesef en örgütlü güçlere sahip reaksiyoner, anti-semitik, şovenist, faşist aşırı sağ akımların karşısındayız. Hareketin dışında kalmamak için çabalayan ve sol bir alternatif yaratmak için uğraşan politik güçlerin ise yanındayız.[ii]

Sınıf siyaseti yapmak için maalesef çoğu zaman kestirme ve kolay bir yol bulunmuyor.

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar