ukrayna, italya… sokakla “siyaset” arasındaki paradoks – foti benlisoy -

Barikatlar kuruluyor, otoyollar bloke ediliyor, oturma eylemleri, yürüyüşler, polisle çatışmalar… İtalya iki gündür yoksulluk ve yolsuzluğa karşı militan bir kitle muhalefetiyle sarsılıyor.  Aslında “Tırmık” (forconi) hareketi, ilk kez bir buçuk sene önce Sicilya’da çiftçi ve kamyoncuların vergilerin yüksekliğine, benzin fiyatlarındaki fahiş artışa karşı tepkilerinin ifadesi olarak görünür olmuştu. Hareketin 9 Aralık’a verdiği “randevu” ise ulusal çapta kitlesel bir kabarışa dönüştü. Roma’da, Torino’da, Cenova’da, memleketin neredeyse tamamında büyük sokak eylemleri gerçekleşti. Dükkânlar kapandı, tren seferleri “raylar üzerindeki yürüyüşler” nedeniyle iptal edilmek durumunda kaldı, özellikle Torino’da polisle çatışmalar meydana geldi. Kitleselleşip yaygınlaşan hareket, önümüzdeki günlerde Letta hükümeti güven oylamasına giderken parlamentoyu kuşatmayı hedefliyor.

Buraya kadar her şey “normal”, yani kuzey Akdeniz’de son yıllarda şahit olduğumuz protesto dinamiklerine münasip bir manzarayla karşı karşıyayız sanki. Malum, İtalya’da kriz dolayısıyla uygulanan sosyal “kesintilere” karşı bugüne kadar Yunanistan, İspanya ve Portekiz ölçek ve ayarında kitle hareketleri yaşanmamıştı. Görünen, çanların şimdi İtalya için çaldığı, krizin müsebbibi olduğu sosyal tepkilerin patlama noktasına geldiği. Ancak önemli bir farkla: Tırmık hareketi “sol” bir hareket değil; yani “forconi” solun politik ve sosyal örgütlerinin etkilediği/belirlediği bir eylemlilik süreci değil. Tam tersine hareket içerisinde sağ popülistler, hatta aşırı sağ unsurlar ciddi bir etki sahibi. Hareket kendisini “politik” ya da “siyaset dışı” diye tanımlasa da bir dizi siyasal oluşumun eylemlerde öne çıktığı aşikar: Son seçimlerde büyük bir sürprizle ülkedeki en büyük siyasal güçlerden biri haline gelen popülist (kendi eyimiyle sağ ve sol üstü) 5 Yıldız Hareketi eylemleri destekliyor. 5 Yıldız’ın lideri Beppe Grillo, polisleri siyasetçileri değil, halkı korumaya çağırıyor ve eylemlerin büyük bir isyan hareketine dönüşeceği kehanetinde bulunuyor. Göçmen karşıtı argümanlarıyla bilinen Lega Nord taraftarları da eylemlere katılıyor. Berlusconi ise (evlere şenlik bir cüretle) ileriki tarihlerdeki gösterilere kendisinin de bizzat katılabileceğini söylüyor. Daha beteri (beterin beteri) de var: Casa Pound, Forza Nuova gibi neo-faşist oluşumlar, faşizme meyyal Latzio taraftarları sokakta, eylemlerde bir hayli etkinler. Hareketin kimi açıklamaları da dudak uçuklatan cinsten. Artık “9 Aralık” adını alan hareketin sözcülerinden Danilo Calvari, taleplerinin “ağırlıkla kamu güvenliğinden sorumlu görevlilerin yer aldığı bir geçici hükümet” olduğunu söylüyor, yani bir nevi ara rejim öneriyor mesela.

Sokağa çıkan herkesin popülizmin ya da sağın bu çeşit çeşit meşum versiyonundan birine mensup ya da tabi olması gerekmiyor elbette. Tam tersine, İtalya’da son yıllarda eşi görülmemiş bu toplumsal kalkışma halinde, çok geniş ve siyaseten çoğul bir kitlenin yoksulluk ve yolsuzluk politikalarına karşı saiklerle harekete geçtiğini söylemek mümkün. Sokaktakiler, evlerinden atılma tehlikesiyle karşı karşıya olanlar, işsizler, proleterleşen “orta sınıflar”, öğrenciler, Avrupa’da sermayenin kriz vesilesiyle gündeme getirdiği sosyal kıyımın mağduru olanlar. Dolayısıyla hareketin siyasal görünümünden hareketle sosyal muhtevasını bir kalemde es geçmek de mümkün değil.

İtalya’daki eylemleri şimdilik bir kenara bırakıp fazla uzatmadan ve bu kısa yazının sınırlarını da zorlamadan zurnanın zırt dediği yere gelelim: Ukrayna’nın hemen ardından İtalya’da sağın, hatta aşırı sağın öncülük etmese de belirleyici bir rol oynadığı büyük sokak eylemleri, kitlesel kalkışmalar ne anlama geliyor? Bunları o ülkelerin siyasal güç dengelerine bağlı arızi, istisnai durumlar diye geçivermek doğru mu? Yoksa kitlelerin aşırı sağın ya da sağ popülist hareketlerin etkisinde radikal bir biçimde eyleme geçmesi, içerisinde bulunduğumuz dünya durumuna dair boşlamamamız gereken kimi ipuçları mı sunuyor? Hadiselere “Lenin heykeli yıkıldı-yıkılmadı” zaviyesinden yaklaşıldığı bir sol düşünsel iklimde belki lüks kaçan sorular bunlar. Ancak işimiz putlarla (kimin putu olursa olsun) değil de yaşayan insanların somut mücadeleleriyle ve o mücadelelere radikal-devrimci solun nasıl müdahale etmesi gerektiğiyle ilgili olduğundan, olması gerektiğinden bu sorulara yanıt aramak elzem.

Kapitalist kriz ve uluslararası sistemde ABD’nin göreli gerileyişinin müsebbibi olduğu hegemonya bunalımı, küresel ölçekte burjuva siyasal mimarisini daha kırılgan hale getiriyor. Bu kırılganlık, beklenmedik büyüklükte sosyal patlamalara alan açan istikrarsız bir siyasal ortam anlamına geliyor. Son senelerde şahit olduğumuz ve Gezi ile parçası olduğumuz ayaklanmalar-büyük protestolar dalgasının ardalanında bu kırılganlık-istikrarsızlık var. Ancak bu dalga solun iki tarihsel yenilginin yükünü üzerinden atamadığı koşullarda cereyan ediyor: Bunlardan ilki, neoliberalizmin otuz muzaffer yılda işçi hareketinin 150 yılda yarattığı birikimi onulmaz derecede tahrip etmesi. İkincisi ise SSCB’nin çözülüşünün  ardından gündeme gelen büyük ideolojik yenilgi, yani sosyalizmin, kapitalizme bütünsel bir alternatifin yaşadığı muazzam itibar yitimi (SSCB’nin sosyalizmle bağının Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun Roma ya da kutsallıkla bağı ne kadarsa o kadar olması ayrı bir mesele).

İşte yeni bir mücadele dalgası bu yenilgi koşullarında, radikal-devrimci sol için ziyadesiyle namüsait bir ahval ve şeraitte, yani solun küresel ölçekte (görece) zayıf olduğu bir konjonktürde gündeme geliyor. Dolayısıyla sokaktaki radikalleşme mesela bir otuz yıl önce olduğu gibi illa ki sola doğru yönelmiyor, popülist akımların, aşırı sağın, Suriye gibi örneklerde Selefiliğin tesiri ve yönlendiriciliği altına giriyor. Hakim sınıfların şu ya da bu kanadı tarafından böylece soğuruluyor, çarpıtılıyor, moda tabirle “çalınması” riski artıyor. Dolayısıyla Ukrayna’da ya da son günlerde İtalya’daki eylemlerde tanık olduğumuz paradoks (otoriterizme, yoksulluk ve eşitsizliğe, siyasal elitlere karşı sokaktaki radikalizminin direksiyonu sağa, bazen aşırı sağa kırması) tesadüf falan değil. Devrimize has tarihsel dinamiklerin müsebbibi olduğu bir durum bu.

Bu durum karşısında ne yapmak gerektiği, nasıl tavır alınması gerektiği bu yazının kapsamını da haddini de hayli aşan bir şey. Zaten bu sorunun cevabı da ancak kolektif bir biçimde verilebilir. Bu noktada söylenebilecek yegane şey, kitlelerin “liderliğine” soyunan güçler karşısında dikkatli olmak ve onları teşhir etmekte tereddüt etmemek gerektiği kadar, “aşağıda” harekete geçen kesimlerin özlemlerini, mücadele içerisinde bu “liderliklerden” bağımsızlaşarak kendi alternatiflerini yaratma ihtimallerini de dikkate almamız gerektiği. Daha fazlası değil. Ancak bu paradoksu idrak etmeden, sorgulamadan, yukarıda anılan sorulara yanıt aramadan aynı anda hem devrimci dönüşümleri hem de ezici yenilgileri önümüze koyan bu hızlı, bu yeni “tuhaf zamanlarda” yolumuzu bulmamız mümkün değil. Unutmayalım: hata yapmaktan, “kendi devrimizin hatalarını” yapmaktan imtina etmek, devrimcilere değil, ancak konformistlere has bir lükstür.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar