Türkiye’de Güncel Siyasal Durum Üzerine -

Bundan tam bir yıl önce, yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde, şefçi iktidar koalisyonu ağır bir yenilgiye uğramıştı. Bu mağlubiyetle “reisin” “milli iradenin otantik temsilcisi” olduğuna dönük iddia yara almış, “popüler rıza temelinde bir otokrasi” inşa etme iddiası güç kaybetmişti.

Ancak bu durum, o dönem yapılan kimi iyimser değerlendirmelerin aksine, mevcut “şefçi momentin” yerini kolayca bir “demokratikleşme momentine” bırakacağı anlamına gelmiyor. Ana akım muhalefet,  iktidarla “cepheden” bir kapışmayı göze alamıyor, şefin devlet içindeki (devlet başkanı, yürütmenin başı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanı olarak) merkezi konumunu karşısına alacak adımlardan çekiniyor.

Ana akım muhalefet, iktidarın, hâkim sınıfın bir bölümünün mevcut rejimin “aşırılıklarının” törpülenmesi yönündeki talepleri ve “normalleşme” basıncı karşısında geri adımlar atmasını, mevzi kimi mücadelelerle geriletilmesini, iyice yıpranmasını hedefliyor, iktidar partisinden kopmaların artmasına oynuyor. Yani kısaca iktidar elmasının olgunlaşıp kucağına düşmesini bekliyor. Güçler dengesinin “sokakta” değil, kurumlar dahilinde yavaş ve mümkün mertebe sessizce gerçekleşmesini istiyor.

Saldırgan Dış Politika

Şefçi rejim bu koşullarda dahiliyeden hariciyeye “kaçıyor”, yani dış politikada güç ve meşruiyet elde etmeye çalışarak “milli meselelerde” bir yeni ulusal mutabakat arayışına girişiyor. Libya’da yürütülen örtülü savaş ve Mavi Vatan stratejik konsepti doğrultusunda artan tehlikeli bölgesel çekişmeler, Türkiye’nin dış siyasasının giderek daha militarist bir mahiyet kazanması, hep bu eğilimin ifadeleri. Emperyal arayışlar, “alttakilere” milliyetçi böbürlenme aracılığıyla duygusal tatmin sağlarken, “yukarıdakilere” de giderek büyüyen askeri ekonomiden pay vadediyor.

Ancak bu emperyal iştah, sadece son yılların agresif dış politika girişimlerini meşrulaştırmaya dönük bir söylemden ibaret sayılmamalıdır. O aynı zamanda alternatif bir milli kimlik anlatısı, toplumsal tabanın arzu ve hırslarını bir kalıba dökerek seferber edici bir işlev gören bir yeni milli kimlik tanımı olarak öne sürülmektedir. Dışa dönük olduğu kadar içe de dönüktür. Geleceğe kaçmanın bir vesilesi olduğu kadar geçmişe kaçma girişimidir. Ayasofya’nın müze olmaktan çıkarılarak yeniden cami yapılması, muhayyel bir geçmişe iltica girişimi olarak bu emperyal nostaljinin devreye sokulmasının son örneğidir.

Agresyon ve Katılaşma

Ancak tek başına hariciyeye kaçış ve emperyal hırs ve nostalji aracılığıyla yeni bir ulusal kimlik tanımı arayışının yitirilen toplumsal çoğunluk iddiasını tamir etmesi mümkün değil. Özellikle son yıllardaki içsel radikalleşmesi dolayısıyla şefçi rejim için kısmi de olsa normalleşme yolu da kapalı. Bu yönde, iktisat yönetiminin depolitizasyonu ve partili cumhurbaşkanlığına son verilmesi gibi kısmi geri adımlar dahi rejimin güç ve bütünlüğünde ciddi yarıklar oluşması anlamına gelecektir. Sarayda, eskinin tabiriyle, “durmayalım düşeriz” minvalinde bir anlayışın hâkim olması bundan. Toplumsal tabanının istikrarsızlaşması, siyasal iktidarın daha da agresifleşmesine, üstelik o tabanın sert çekirdeğinin daha da sıkılaşmasına/radikalleşmesine neden oluyor.

Toplumsal çoğunluk iddiasını yitiren rejim bu nedenle sürekli olarak daha da katılaşmak durumunda. Barolar dahil meslek örgütlerinin hareket alanını ciddi ölçüde daraltacak düzenlemelerden sosyal medya üzerindeki kontrolün daha artırılmasını hedefleyen girişimlere, son dönemde gündeme gelen tüm baskıcı girişimler, mevcut rejimin gücü kadar güçsüzlüğünün de işareti. Rejim bir yandan geniş anlamda devletin siyasal mimarisini keyfi olarak değiştirecek mutlak güce sahip. Öte yandan rejimin meşruiyet temeli giderek daralıyor; hâkim partinin bir on yıl önceki hegemonik kapasitesinin yerinde yeller esiyor. İktidarın toplumsal tabanındaki ağır çekim erozyon artık görünür hale geliyor. Genç kuşakların iktidar koalisyonundan giderek uzaklaştığı yönünde son dönemde gündeme gelen yorum ve değerlendirmeler bu son durumun bir ifadesi.

Sosyalist Sol Ana Akım Muhalefete Bağımlı

Sosyalist solun ağırlıklı kesimi, iktidarın güç ve güçsüzlüğünün birbirine karıştığı bu özel konjonktüre siyasal müdahale kapasitesini büyük oranda yitirmiş olarak giriyor. HDP “demokrasi yürüyüşü” ile bu zor koşullarda küçümsenmemesi gereken bir ileri hamlede bulunmuşsa da esas itibariyle bir sınıflar üstü demokrasi bloğu arayışındadır ve bu bakımdan da istese de istemese de ana akım muhalif aktörlere bağımlı bir pozisyona sürüklenmektedir. Sosyalist solun ciddi bir bölümüyse CHP yönetimini CHP tabanına şikayet etmeyi sol muhalefetin yeter koşulu saymakta ve aslında uzunca bir zamandır kendi misyonunu mevcut CHP yönetimini daha sola çekmeyle sınırlandırmaktadır.

Oysa pandemi öncesinde zaten ilk işaretleri gelen kriz, ana akım muhalefetin tedrici “normalleşme” beklentilerini de iktidarın kadir-i mutlak olma havasını da dağıtan bir etkide bulunuyor.  Mevcut iktidar, senelerdir yaptığını, yani emeği esnekleştirip güvencesizleştirirken, alt sınıfları güçsüzleştirirken onların rızasını da alabilmeyi önümüzdeki dönemde muhtemelen öyle kolayca beceremeyecek. AKP’nin en büyük başarısı, sahip olanlarla olmayanları aynı safta buluşturabilmesiydi. O başarıyı mümkün kılan koşullar büyük ölçüde ortadan kalkmıştır ve mevcut iktidarın en zayıf noktası tam da burasıdır. Vesayet karşıtı popülizmin geçer akçe olduğu ve talebi alt sınıfları borçlandırarak artırmanın, yani bir tür “özelleşmiş Keynesçiliğin” mümkün olduğu geçmiş yıllarda siyasal iktidarın plutokrasi sevdası pek can yakan bir şey değildi belki. Ancak bu “güzel” zamanlar geride kalmıştır. Pandemiyi fırsat bilen iktidarın kıdem tazminatı saldırısı, bu bakımdan kritik önemdedir.

Bu durum, krizin iktidarı eninde sonunda köşeye sıkıştıracağına ya da iktidarın piyasalarca terbiye edileceğine dair bir siyasal otomatizmin savunusu anlamına gelmiyor.  İşsizlik, pahalılık ve yoksulluk kimseyi otomatik olarak radikalleştirmez, kendiliğinden bir siyasallaşmaya yol açmaz. Tam tersine, emeğiyle geçinenlerin toplu çıkarlarını savunma kapasitelerinin bunca örselenmiş olduğu mevcut koşullarda krizin, ırkçılık da dahil siyaseten en gerici tepkilerin yaygınlaşması sonucunu doğurması da pekâlâ muhtemeldir.

Şefçi rejimin toplumsal tabanının önemli bir bölümü, sınıf siyasetinin gerileyişiyle zaten ayrışmış, izole olmuş, borçlandırılmış, güvencesizleştirilmiş, kendi kendilerini örgütleme ve kendi çıkarlarını temsil etme kabiliyeti dumura uğramış emekçilerdir. Muhtemel bir iktisadi çöküş, emek ve sermaye arasındaki güçler dengesini birincisi aleyhinde daha da bozarak bu özellikleri pekiştirebilir, krizin sonuçlarına dair kaygı ve korkular, otoriter arayışları daha da kuvvetlendirebilir.

Hala Mevcut Durumu Tersine Çevirebiliriz

Ancak geç kalınmış olsa da mevcut durum tersine çevrilemez değil. Sınıfsal ve sosyal güç dengelerinin olumsuzluğunun etkili bir direnişe “objektif olarak” mani olduğunu savunacak felaket tellalları ve teslimiyetçiler elbette çok olacaktır. Ancak bıçak kemiğe dayandığında siyasal konum alışlarda radikal değişiklik ve kaymalar, hatta kolektif siyasal bilinçte düne kadar olası görülmeyen sıçramalar mümkün hale gelecek, iktidarın toplumsal tabanı iyice istikrarsızlaşacaktır.

Mevcut siyasal ve sosyal güç dengelerinde şimdi öngörülemeyen sarsıcı değişimler mümkündür. Yeter ki gelmekte olan krizin eleştirisinde öyle ya da böyle tek adam rejiminin teşhiriyle yetinen, mevcut istibdadın keyfiliğine karşı bir biçimde neoliberal ortodoksiye dönüşü vazeden, sınıf içeriği olmayan bir soyut demokrasi söylemine sarılan “muhalefetin” ötesine geçilebilsin. Emeğiyle geçinenlerin somut, maddi ve yaşamsal çıkarlarını esas alan ve sınıf bağımsızlığını, sınıf tarafgirliğini savunan bir sol muhalefet (şimdiki bütün güçsüzlüğüne karşın) devreye girebilsin.

Yeni normalin tanımlanacağı bu olağanüstü zamanlarda, ana akım muhalefetin sınıfsız “normalleşme” hedefi bir gündüz düşünden ibarettir. Şefçi rejimin sınıfla imtihanı yaklaşmaktadır. Lev Troçki, “Öyle bir an gelir ki düşmanı kendimizden daha güçlü sayma alışkanlığımız zafer yolunda en büyük engel halini alır. Egemen sınıfın bugünkü zayıflığı, dünkü gücünün gölgesiyle giyinmiş olarak çıkar karşımıza” diye yazıyordu. İşte asıl “o an” yaklaşmaktadır. Gerisi kuru gürültüdür…  

12.07.2020

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında