Türkiye’de 2000’ler: Güvenlik Merkezli Siyasetin ve Siyasal Güvencesizliğin Devamlılığı -

Bir toplumda insanların siyasal faaliyetlerini güven içinde sürdürebilmesi, yani siyasal, iktisadi, kültürel ve zor kaynaklarını kontrol eden muktedirlerin karşısında vatandaşların, toplumsal ve siyasal aktörlerin söz söyleme, eyleme ve katılma haklarının güvenceye alınması ve güçlendirilmesiyle mümkün olabilir. Bu da, bir yandan demokrasinin formel hukuki koşullarının yerleşikleşmesi (halk egemenliği; serbest seçimler; düşünce, inanç, ifade, örgütlenme, basın özgürlükleri vb.); diğer yandan da, Avrupa ve dünya tarihinin de gösterdiği üzere, tüm toplumsal kesimlerin kendi özerk kolektif eylemleri, mobilizasyonları; toplumsal, siyasal, iktisadi mücadele süreçleri sayesinde mümkün olabilir.

Türkiye’nin uzak ve yakın tarihi ise, farklı formlarda da olsa güvenliğin vatandaşlar için değil söz konusu muktedirler için inşa edildiği bir siyasal zeminin sürekliliğiyle maluldür.

1980ler ve 1990ların Bakiyesi

12 Eylül 1980 askeri darbesi ve 6 Kasım 1983’e kadar süren askeri rejim sadece kullandığı baskı ve şiddetin dozu dolayısıyla değil köklü bir yeniden yapılandırmayı hayata geçirdiği için Türkiye’de yeni bir dönemi başlattı. Darbe 1970’lerin ikinci yarısından itibaren gitgide derinleşen sermaye birikim krizi ve hegemonya krizinin hem bir sonucu hem de ona cevaptı. Darbecilerin ve darbeye destek veren toplumsal bloğun 12 Eylül öncesi krizin sebebini işçi sınıfının, gençliğin, aydınların, solun toplumsal ve siyasal mücadelesinde görmesi sebebiyle temel dert bu siyasallaşmayı engellemek ve bir daha mümkün olamamasını sağlamaktı. Bu, 24 Ocak kararlarında ifadesini bulan neoliberal politikalara dayalı yeni sermaye birikim rejimine geçişin de ön koşuluydu. Bu doğrultuda, sermaye birikim rejimi, sosyo-politik güç ilişkileri ve bunların nakşedildiği devletin kurumsal mimarisi, toplumsal aktörlerin siyasetle ilişkisi, devlet-vatandaş ilişkisi vb. otoriter-militarist bir devlet yapılanması çerçevesinde yeniden yapılandırıldı.

Aslında neoliberal kapitalizme geçiş süreci dünyanın birçok yerinde siyasal alanı daraltan, siyasal demokrasi imkânlarını kısıtlayan bu tarz düzenlemelerle mümkün olabilmişti. Bu çerçevede, örneğin Avrupa’da kapitalizmin yeni girdiği evrede normal devlet formunun artık “otoriter devletçilik” (Poulantzas, 2000), neoliberalizmin siyasetinin “demokrasinin değersizleştirilmesi” (Munck, 2007) olduğu tespitleri yapılıyordu. Siyasal demokrasinin kurumlarının radikal biçimde gerilemesi, ‘formel’ özgürlüklerin ciddi biçimde daraltılması, yasamadan yürütmeye ve kamu idaresinin üst katmanlarına güç transferi, yasalarla değil de hükümet kararnameleriyle yönetim, hukuki düzende gerileme yaşanması ve devletin zor aygıtlarının daha fazla ön plana çıkması bu yeni durumu tanımlayan temel özelliklerdi. Türkiye’nin özgüllüğü, birçok Latin Amerika ülkesi örneğinde olduğu gibi, bu sürecin aynı zamanda darbeler ve devletin militarizasyonu yoluyla olmasıydı. Askeri rejim bir yandan neoliberal ekonomi politikalarını devreye sokarken diğer yandan da kutsal bir devleti toplum ve birey karşısında merkeze alarak yazılan 1982 Anayasası ve çıkardığı tüm temel yasalar ile böyle bir devlet formunu kurumsallaştırdı. Tüm temel, siyasal ve sendikal hak ve özgürlükler “devletin bekası”, “milli güvenlik”, “kamu düzeni” ve “genel ahlak” gibi muğlak kavramlarla sınırlandırıldı. Yürütme, yasama ve yargı karşısında güçlendirilirdi. Askeri bürokrasi, hükümet ve cumhurbaşkanıyla beraber yürütmenin üçüncü başı olarak tarif edildi. Merkezine her açıdan güçlendirilmiş Milli Güvenlik Kurulu üzerinden ordunun yerleştirildiği bu Neoliberal Milli Güvenlik Devleti siyasal alanın sınırlarını ciddi biçimde daralttı (Parla, 1993; Bayramoğlu, 2004).

1980’li yıllarda, ANAP iktidarı, devlet karşıtı ve sivilleşme yönlü siyasal retoriğine rağmen, pratikte 12 Eylül’ün inşa ettiği bu devlet formunu aynen korudu. 1990larda ise, 12 Eylül’le kurulan Neoliberal Milli Güvenlik Devleti’nin kendini daha da tahkim ederek yeniden üretebilmesinde üç faktör belirleyici oldu: neoliberalizmin siyasal hegemonya krizi, siyasal İslamcılığın yükselişi, Kürt sorunu ve iç savaş stratejisi (bkz. Akça, 2014).

1990’lı yıllarda parlamenter siyaset temsiliyet krizi ve zayıf koalisyon hükümetleriyle geçti. Aslında bu durum, yaşanan siyasal hegemonya krizinin sebebi değil semptomuydu. Tablo, hiçbir siyasal partinin ülkenin sınıf siyaseti ve kimlik siyaseti eksenli sorunlarına ve bu sorunların muhataplarına seslenebilen hegemonya projeleri üretemediğinin, geniş toplumsal kesimlerden rıza devşiremediğinin resmiydi. Bu durumun birincil sebebi neoliberal iktisadi ve sosyal politikaların içerdiği sınıfsal dışlayıcılıktı. 1989 sonrası finansal liberalizasyon ile daha da kırılgan hale gelen Türkiye ekonomisinin peşpeşe 1994, 1999, 2000 ve nihayetinde 2001’de yaşadığı krizlerin bedeli işçiler, köylüler, kent ve kır yoksulları, alt orta sınıflar, sabit gelirliler, küçük işletmeler, esnaf ve zanaatkârlar gibi geniş toplum kesimlerince ödendi (Yeldan, 2001). IMF ve DB bankası menşeli neoliberal politikaları aynen sahiplenen merkez sağ ve sol siyasal partiler sınıf siyaseti alanında birbirine benzedikçe ve alt sınıflara seslenemedikçe ortaya çıkan hegemonya krizi, aynı siyasi aktörlerin kimlik siyaseti sorunları karşısında da siyaset üretememeleriyle daha da derinleşti. Bu partiler, özellikle Kürt sorunu ve laiklik-dini kimlik meselelerinde ordunun bu meseleleri militarize etme ve güvenlikleştirme hamlelerini kabullendiler, hatta bu politikaların aktif destekleyicisi haline geldiler.

Oluşan hegemonya krizinin yarattığı boşluğu siyasallaştıran Refah Partisi (RP), siyasal İslamcılık siyaseti üzerinden önce 1994 yerel seçimlerinde Ankara ve İstanbul gibi büyük kentleri kazandı, ardından da 1995 genel seçimlerinden % 21,38 oyla birinci parti çıktı. 1996’da DYP ile koalisyon kurarak hükümet oldu. RP, neoliberal küresel kapitalizmin hem bazı kazananlarının hem de kaybedenlerinin desteğini İslami bir toplumsal, ekonomik ve siyasal düzenin adilliği söylemi üzerinden aldı. Her ne kadar Refah Partisi’nin siyasal söylemi ve pratikleri anti-demokratik ve hatta totaliter eğilimli olsa da, İslamcı kimlik siyaseti üzerinden sınıfsal meseleleri mobilize etmesinin yanı sıra hem İslami kimlik hem de Kürt kimliği ekseninde yaşanan sorunlara mevcut devlet partilerinin dışında bir söz üretebildi (Gülalp, 2003; Akça 2014). Ancak, RP’nin iktidara gelişi ve iktidardaki bazı icraatları (kamusal alanda İslamileşmeye yönelik pratik ve sembolik hamleler, MÜSİAD ile kurulan organik ilişkiler, Ortadoğu’da İslami yönelimli devletlerle iktisadi ve siyasi işbirliği girişimleri, iktisadi ve siyasal olarak ABD ve AB hegemonyasına karşı uluslararası İslami alternatiflerin dillendirilmesi gibi) ordunun, burjuvazinin belirleyici kesimlerinin (TÜSİAD, TOBB, TİSK), örgütlü emeği büyük oranda temsil eden sendikaların (Türk-İş) ve kentli orta sınıfların önemli bir kesiminin tepkisini çekti ve iç tehdit odaklı güvenlik siyasetine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Böylesi bir toplumsal tabana dayanarak ve bu tabanın aktif rızasını devşirerek, 28 Şubat 1997’de ordu MGK kararları yoluyla siyasete müdahalede bulundu. 28 Şubat süreci, siyasal İslamcılığın siyasi, iktisadi gücünü, eğitim, medya alanlarındaki etkisini yok etmek ve Türkiye siyasetini merkez partiler etrafında yeniden dizayn etmek üzere bir dizi müdahalede bulundu. Önce RP ardından Fazilet Partisi Anayasa Mahkemesi’nce kapatıldı (Akça 2013; 2014).-

Neoliberal kapitalizmin siyaseten yönetilememe krizi anlamına gelen siyasal hegemonya krizinin yarattığı boşluk, iç savaş koşullarıyla da elini sürekli güçlendiren ordu tarafından dolduruldu. Charles Tilly’nin veciz ifadesiyle “savaş yapmak devleti yapmaktır”. Türkiye’de Kürt sorununun militarizasyonu ve iç savaş yapma hali, ordunun siyasal alan üzerindeki vesayetini ve Neoliberal Milli Güvenlik Devleti’ni yeniden üretebilmesinde belirleyici bir unsur oldu. Özellikle, 1992-1993 yıllarında Kürt sorununun militarizasyonunda bir eşik aşıldı, düşük yoğunluklu savaş stratejisi çerçevesinde bölgede 1987’den beri devam eden OHAL yönetiminin yanı sıra, formel-enformel ve legal-illegal bağlantılarıyla bir savaş aygıtı inşa edildi. Köylerin yakılması ve boşaltılması, koruculuk sisteminin yaygınlaştırılması ve devlet tarafından dost-düşman belirleme stratejisi olarak kullanılması, JİTEM gibi yapıların kurulması, faili meçhul cinayetler, ağır insan hakları ihlalleri özellikle ülkenin Kürtlerin yoğun yaşadığı çeperinde hayatın bir parçası haline geldi (Balta Paker, 2010; Balta Paker ve Akça 2013). Makro siyaset düzeyinde de Kürt sorunu bir güvenlik ve terör sorunu olarak inşa edildi, Kürt sorununun siyasal temsilcisi olan partiler sürekli kapatıldı. Bu güvenlik siyasetinin temel belirleyicisi ordu iken, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargı organları, aşağıda değinileceği üzere yeniden yapılandırılmaya başlanan dönemin polis teşkilatı da Neoliberal Milli Güvenlik Devleti’nin diğer kritik aygıtlarıydı. Şunu da belirtmek gerekir ki bu otoriter-militarist devlet formu ve güvenlik siyaseti kentsel alanda Kürt siyasal hareketi kadar yükselen emekçi hareketini (özellikle kamu emekçileri hareketini), öğrenci hareketini ve radikal solu da doğrudan hedef aldı.

Ezcümle, 2000’lere girildiğinde merkezinde ordunun yer aldığı Neoliberal Milli Güvenlik Devleti siyasal alanı tahakkümü altına almış, toplumsal ve siyasal muhalefeti güvenlikleştirmiş ve tam bir siyasal güvensizlik ve güvencesizlik ortamı yaratmıştı.

AKP Dönemi (1): Ordu Merkezli Yapının Geriletilmesi, Sivilleşme

2002, 2007 ve 2011 genel seçimlerinden oylarını sürekli artırarak birinci parti çıkan ve tek başına iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), süregiden hegemonya krizini aşmayı başardı. AKP neoliberal, muhafazakâr ve otoriter bir popülist strateji üzerinden kapsayıcı bir hegemonya sağladı (Yıldırım, 2009; Akça 2011; 2014).

AKP dönemi, ordunun AKP’ye karşı askeri müdahale planları dahil çeşitli politik hamlelerine rağmen, ordunun özerk politik gücünün geriletildiği ve önemli sivilleşme reformlarının gerçekleştiği bir dönem oldu. Bu sivilleşme politikasının arkasında “milli görüş gömleğini çıkardık” demesine rağmen AKP’nin ordu gözünde İslamcı olarak dolayısıyla gayr-ı meşru bir siyasal aktör olarak görülmesi önemli bir etkendi. Hegemonik gücünü tüm devlet nezdinde de tahkim edebilmesi için AKP’nin bu Kemalist-ulusalcı bloğun devlet içindeki son kaleleri olan kurumlar (Cumhurbaşkanlığı, yüksek yargı ve YÖK) üzerinde de kontrol sağlaması gerekiyordu. Ayrıca kendi popülist iktidar stratejisi Türkiye’de iktidar bloğunu bu Kemalist-Ulusalcı blok ve vesayet rejimi üzerinden, demokratikleşmeyi de buraya karşı verilecek mücadele ve esasen sivilleşme olarak tarif ediyordu. Üstelik bu tarifler 1990’lardan beri sadece muhafazakâr ve liberal değil bazı sol çevrelerce de bu şekilde tarif edildiğinden AKP’nin daha geniş kesimlerden de destek alabilmesini ve hegemonyasını yaygın kılabilmesini sağladı.

2002 sonrası döneme bakıldığında ordunun siyasal alandan geri itilmesi yolundaki sivilleşme sürecinde üç faktörün kritik olduğu söylenebilir: sivilleşme iradesine ve gücüne sahip güçlü bir siyasal aktörün (AKP) varlığı, Kürt sorunun seyri ve uluslararası dinamikler (özellikle de AB üyelik süreci). Yine 2002 sonrasına baktığımızda üç alt dönem ayırt edilebilir. (bkz. Akça ve Balta Paker, 2013). Birinci alt dönem 2002-2005, AB’ye adaylık sürecinin gerekleri üzerinden sivilleşme reformlarının atıldığı dönem. Bu dönem AKP adeta bir mevzi savaşı yürüttü ve ordu merkezli vesayet rejimini güçsüzleştirdi. Yine AB reform sürecinin ve demokratikleşme ümidinin canlı tutulduğu bu dönemde Kürt sorununda şiddetsizlik ortamı da söz konusu reformların mümkün olabilmesini sağladı. AKP, Kürt sorununda silahlı çatışma devam ettiği sürece orduyu siyasal alanda geriletmesinin mümkün olmayacağının farkındaydı. Bu dönemde temel olarak şu sivilleşme reformları gerçekleşti (Akay, 2009):

– 2001’de Anayasa’nın 118. maddesinde yapılan değişiklikle MGK’daki sivil üye sayısı arttırıldı, kararlarına dair “Bakanlar Kurulu’nca öncelikle dikkate alınır” ifadesi “değerlendirilir” olarak değiştirildi,

– 2003’te MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nda yapılan değişikliklerle genel sekreterin sivil olabilmesi sağlandı, MGK kararlarına dair uygulamaların koordinasyon ve izleme yetkisi MGK Genel Sekreteri’nden alınıp Başbakan Yardımcısı’na aktarıldı, MGK toplantılarının ayda bir değil iki ayda bir yapılması düzenlendi, MGK Genel Sekreterliği’nin gizli yönetmeliği yürürlükten kaldırılıp yeni yönetmelik yapıldı ve genel sekreterliğin görev ve yetkileri daraltıldı,

– 2004’te genel sekreterlik bünyesinde çalışan emekli askerlerin sayısı azaltılırken sivillerin sayısı artırıldı,

– 2004 ve 2005’te YÖK ve RTÜK kanunlarında yapılan değişikliklerle asker üyelerin varlığına son verildi.

Mart 2007’de Nokta dergisinde, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinin yayınlanmasıyla aslında bu dönemde ordu içinde AKP’yi Cumhuriyet’e karşı İslamcı tehdidin bir devamı olarak gören kara, hava, deniz ve jandarma kuvvet komutanlarının içinde yer aldığı radikal bir kanadın 2003-2004’te darbe girişimleri hazırladığı ortaya çıkacaktı. Ancak özellikle iç toplumsal ve dış desteğin çok düşük olması sebebiyle hazırlıklar girişim düzeyinde kalmıştı (Akça ve Balta Paker, 2013: 81).

İkinci alt döneme (2005-2007), AB bağlantılı reform sürecinin yavaşlaması ve Kürt sorunu üzerinden daha devletçi-milliyetçi bir çizgide orduyla yakınlaşma denemesi damgasını vurdu. Burada, aşağıda ayrıca ele alınacağı üzere, özellikle Terörle Mücadele Kanunu’nda 2006 yılında yapılan otoriter değişiklikler çok önemliydi. Bunun yanı sıra Mersin’de bayrak yakıldığı iddiası ile başlayan ve Kürtlere yönelik linç girişimleri ve Şemdinli’de daha sonra asker olduğu belirlenen kişilerce bir kitabevine bomba atılması gibi herkesin aklına 1990’lara geri mi dönüyoruz sorunu getiren olaylar döneme damgasını vurdu. Ancak orduyla böylesi bir yakınlaşma stratejisi ordunun elini güçlendirmekten başka bir etki yaratmadı ve bu stratejinin AKP açısından duvara çarptığı 2006 sonunda başlayıp 2007 ilkbaharında büyük krize dönen Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına ordunun verdiği tepkiyle ortaya çıktı. 12 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanı “Cumhuriyetin ilkelerine ve laikliğe sözde değil özde bağlı” bir cumhurbaşkanı istediğini beyan etti. Ardından İstanbul, Ankara, İzmir gibi illerde laiklik ve yaşam tarzı hassasiyetine sahip orta sınıfların mobilize olduğu Cumhuriyet mitingleri gerçekleşti. Bu sırada 27 Nisan 2007’de genelkurmayın web sayfasına konan bir bildiri gündeme e-muhtıra olarak düştü.

2007 sonrası üçüncü dönem ise orduyla doğrudan ve açık bir politik mücadeleye girilerek ordunun fiilen de siyaset dışı kılınması dönemidir. Gül’ün adaylığına tepkiler ve 27 Nisan e-muhtırasına sine-i millete dönerek cevap veren AKP, 2007 seçimlerinden büyük bir zaferle çıktı. Ağustos 2008’de Gül Cumhurbaşkanı seçildi. Sonrasında 1982 Anayasasının Cumhurbaşkanı’na tanıdığı atama yetkileriyle YÖK üzerinde kontrol sağlandı. 2010 Anayasa değişiklikleri referandumu ile de özellikle HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısına yönelik değişikliklerle yüksek yargı üzerinde kontrol sağlandı. (Gönenç, 2010; Göztepe, 2010). 2010 referandumu ile ve sonrasında aynı zamanda ordunun politik gücünü daha da sınırlayan şu düzenlemeler de hayata geçirildi:

– Önce 2006’da ardından da 2010 Anayasa değişiklikleriyle askeri yargının alanı önemli ölçüde sınırlandı,

– 2010 Anayasa değişiklikleriyle YAŞ’ın terfi ve kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına yargı yolu açıldı,

– 2010 Anayasa değişiklikleriyle 1982 Anayasasının 12 Eylülcülerin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddesinin kaldırılması.

– 2010’da EMASYA protokolü kaldırıldı,

– 2012’de ortaöğretimdeki milli güvenlik dersi kaldırıldı.

Bu dönemde orduya karşı açık politik mücadele, bir nevi cephe savaşı, ise Özel Yetkili Mahkemeler’de açılan davalar üzerinden yürütüldü. 2008 başında polis operasyonlarıyla başlayan süreç sonrasında, 20 Ekim 2008’de Ergenekon davaları olarak bilinen davalar başladı. Şubat 2010’da ise 2003’teki bir darbe girişiminin ismine atıfla Balyoz davası başladı. Ergenekon ve Balyoz davalarında içlerinde eski kuvvet komutanları dahil olmak üzere çeşitli rütbelerde çok sayıda subay, gazeteci, siyasetçi, hukukçu, işadamı, akademisyen tutuklandı ve yargılanmaya başlandılar. Bu kişiler Ergenekon isimli terör örgütünün üyesi olmakla ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetini devirmeye çalışmakla suçlandılar. Ağustos 2010 YAŞ toplantısında Başbakan darbe girişimlerine karıştığı iddia edilen 11 generalin terfisini veto etti. Ağustos 2011 YAŞ toplantılarında da genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının istifa tehditlerine kulak asmayarak AKP iktidarı atamalar üzerinde yine yetkisini kullandı ve orduyu siyasal alandan uzak tutacak bir komuta heyeti atadı.

AKP’nin orduya karşı açık siyasal mücadele yürütebilmesinde AKP’nin Fethullah Gülen Cemaati’yle ittifakı sayesinde özellikle polis ve yargı kurumları içinde (esas olarak da Özel Yetkili Mahkemeler’de) kontrolü ele geçirmiş olmasının önemli bir rolü vardı. Ancak bu süreç aynı zamanda sivilleşmenin ve ordu-merkezli Neoliberal Milli Güvenlik Devleti’nin etkisizleştirilmesinin demokratikleşmeyi getirmediği, tersine polis-yargı merkezli yeni bir Neoliberal Güvenlik Devleti ile ikame edildiği bir dönemdi.

AKP Dönemi (2): Polis-Yargı Merkezli Yeni Neoliberal Güvenlik Devleti

Dünyada 1970lerin sonundan itibaren yerleşikleşen neoliberal kapitalizmin yarattığı sosyal güvencesizlik ortamı, “tehlikeli sınıflar”ın yeni biçimler altında yeniden zuhur etmesi ve bunun muktedirler açısından yarattığı siyasal riskler devletin yapısında ve yönetim rasyonalitesinde de önemli değişiklikleri beraberinde getirdi. Daha önceki dönemde, yoksulluğun, işsizliğin, suçun esas olarak toplumsal olduğu ve Demokratik Keynesyen Refah Devleti ve uygulamaları çerçevesinde ortadan kaldırılabileceğine dayalı bir yönetim anlayışı vardı. Neoliberalizmle birlikte, tüm bu risk unsurlarının ortadan kaldırılamayacağı ancak bu risklerin yönetilebileceği yeni bir yönetim anlayışı devreye girdi. Sorumluluk kamudan topluluklara ve bireye yıkıldı.

Yeni devlet formu olarak Çalıştırma ve Ceza Devleti (Jessop, 2002; Wacquant, 2009) hem devlet merkezli cezalandırma ve kapatma politikalarıyla hem de denetimi gündelik yaşamın rutin akışına yediren piyasa-merkezli, cemaat-merkezli politikalarla yönetmeye başladı. Bu dönüşüm aynı zamanda zor aygıtlarının da dönüşümünü beraberinde getirdi. Tüm bir suç anlayışı ve cezalandırma pratikleri suçluyu normalleştirmekten, sosyalleştirmekten vazgeçerek suçu ortadan kaldırmaya değil idare etmeye, bunun olmadığı durumlarda da devlet merkezli ağır cezalandırmalara yöneldi (Özkazanç, 2007). Yasaya aykırı eylemleri cezalandırmaya yönelik suç sonrası toplumundan risk önlemeye yönelik suç öncesi topluma geçildi. Henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşme riski olanı hedefe alan, nüfus içindeki şüpheli grupları belirleyen ve bunları baştan suçlu addeden güvenlik merkezli bir yönetim mantığı devreye girdi (Zedner, 2007). Bu yeni yönetim rasyonalitesi kendini polis aygıtındaki dönüşümde de gösterdi. Polis teşkilatları organizasyon, teçhizat vb. açılardan militarize oldu, sosyal kontrolde polis ve polis şiddeti yoğun biçimde kullanılmaya başlandı, potansiyel suçlunun peşine düşen risk yönetimine dayalı önleyici polislik ön plana çıktı, özel güvenlik şirketleri ve toplum destekli polislik gibi piyasa ve topluluk merkezli yeni yönetişim uygulamaları devreye sokuldu (Berksoy, 2007; Haspolat, 2012). Kentsel, ulusal ya da küresel düzeyde daha güvensiz bir dünyada olduğumuza dair somut veriler olmamasına rağmen, her zaman ve her yerde tehdit altında olunduğuna dayalı bir korku ve güvensizlik kültürü sürekli üretildi ve gündelik hayatlarımızı esir aldı. Bu kültürel algı inşasının berisinde hem toplumsal kontrolü sağlamak üzere bir yönetim stratejisi hem de güvenliğin metalaşması ve kapitalist sermaye birikim alanı haline gelmesi yatmaktaydı (Balta Paker, 2012: 121-146; Neocleous, 2008).

11 Eylül saldırılarının ardından, tüm bu düzenlemeler yeni bir eşik atladı ve küresel düzeni de belirler hale geldi. 1990’lı yıllar küresel düzende insan hakları söylemiyle geçmişken, 2000’li yıllar küresel olağanüstü hal çerçevesinde insan haklarının aşınması ile geçmekte. 11 Eylül saldırılarının ardından terörizme karşı savaş hem küresel hem de ülkeler içi toplumsal ve siyasal güçleri zapturapt altına almak için kullanılan bir araç haline geldi. ABD, İngiltere, Kanada, İspanya gibi ülkeler çıkardıkları terörizme karşı yasal düzenlemelerle başı çektiler. Rusya, Hindistan, Mısır, Filipinler ve tabii Türkiye gibi “zaten olağanüstü hal uygulamalarının olağan hale gelmiş olduğu pek çok başka devlet de kendi olağanüstü hal uygulamalarını bu yeni çerçeveye uydurarak, küresel güvenlik politikalarının bir parçası olmaya çalışmakta gecikmediler.” (Balta Paker, 2012: 108). Siyasal suçlar terör suçu haline getirildi. Terörist eylemlerin herhangi bir siyasi amacının olmadığı söylenerek “teröristler” de gayri siyasal kılındılar. Düşman, terörist herkes ya da hiç kimse olabilirdi, bu doğrultuda potansiyel terörist grubunu belirlemek üzere bazı topluluklar mimlendi. Önleyici polislik gibi önleyici savaş doktrini devreye sokuldu. Yeni güvenlik paradigması en veciz ifadesini dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in şu sözlerinde buluyordu: “Bu yüzyılda mesele… bilinmeyene, belirsize, görünmeyene ve beklenmediğe karşı ulusumuzu korumak…. Dolayısıyla, henüz ortaya çıkmamış düşmanları bozguna uğratabiliriz” (Balta Paker, 2012: 114). Terör ve terörist kavramsallaştırmaları, egemen tarafından hukukun askıya alındığı olağanüstü hal ilanının temel gerekçelerini oluşturmaya başladı.

2000’li yıllar Türkiye’sine baktığımızda çok benzer bir neoliberal güvenlik devletinin inşa edildiğini görüyoruz. Merkezinde polis ve yargının olduğu yeni neoliberal güvenlik devleti siyasal rakiplerini, toplumsal muhalefeti terörist kavramsallaştırmasıyla kriminalize etti ve bu politik ve toplumsal gruplar için hukukun üstünlüğünü askıya alan vatandaş hukukunu değil düşman hukukunu devreye sokan istisna halini egemen kıldı.

Söz konusu yeni güvenlik devletinin inşasında bazı yasal düzenlemeler kilit önemdeydi: 2005’te yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK), 2006’da Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yapılan değişiklikler ve 2007’de Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda (PVSK) yapılan değişiklikler. Yeni güvenlik devleti ve yönetim mantığında terör ve terörist kavramlarının nasıl tanımlandığı kilit önemde. TMK 1. maddeye göre terör, 2. maddeye göre de terörist tanımı şöyle:

“Terör, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suçu teşkil eden eylemlerdir.”

“Birinci maddede belirtilen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur. Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt mensupları gibi cezalandırılır.”

Bunlara ek olarak TCK 220. madde ve TMK 7. maddesinde yapılan 2006 değişiklikleri ile “örgüt üyesi olmadığı halde örgütün amacının propagandasını yapmak” da terör suçu kapsamına alınmakta. TMK’nın 3. maddesi de, TCK’da geçen 50 suçu “bir terör örgütünün faaliyetleri dahilinde” işlendiği takdirde “terör suçu” saymakta. Tüm bu düzenlemelerle “fiili/eylemi esas alma yerine amaç ve kişiler üzerinden suçlama düzenine geçilmiştir” (Aydın, 2012: 27). Bu düzenlemelerle her türlü muhalif eylemin terör suçu kapsamına alınabilmesi sağlandı.

Bu suçları yargılamak üzere 2004’te eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri kapatılırken adeta bir tabela değişikliğiyle kurulan özel yetkili ağır ceza mahkemeleri görevlendirildi.[1] Bu mahkemelerde istisnai bir yargılama usulü öngörüldü ve özel soruşturma ve kovuşturma usulleri uygulandı (Göktaş, 2012: 18-19). Özel yetkili mahkemeler kimin terörist, neyin terör örgütü olduğuna polisten aldığı görüş üzerine karar verdi. Polis fezlekeleri neredeyse aynen savcı iddianamelerine dönüştü (İnanıcı, 2011). Siyasal olanı terörle eşitleyen bu olağanüstü yargı pratiği her daim düşman olan sosyalistler ve Kürtlerin yanına devlet içi hegemonya mücadelesi çerçevesinde Kemalistleri de ekledi, yahut iktidar bloğu içi Gülen-AKP gerilimi çerçevesinde MİT yöneticileri de kendilerini böyle bir pozisyonda bulabildiler. Siyasal iktidarın kendi siyasal hasımlarını tasfiye etmenin temel mekanizması olarak kullandığı bu olağanüstü yargı mekanizması Ergenekon, Balyoz, İnternet Andıcı, 12 Eylül, 28 Şubat, Oda Tv, Devrimci Karargâh, KCK, Hopa davası vb. birçok siyasi davanın alanı oldu. Normal hukukun askıya alındığı, siyasi mücadele ve tasfiye mantığının hukuka galebe çaldığı bu yargılama süreçleri Türkiye’de imkânı yakalanan sahici ve yapısal bir sivilleşme sürecinin meşruiyetini de büyük oranda yaraladı.

2000li yıllarda hakim hale gelen yeni neoliberal güvenlik devletinin bir diğer merkezi unsuru ise polis. Polisin, dünyadaki eğilimlere paralel olarak da, yapılandırılması süreci 12 Eylül askeri rejimine kadar uzanıyor. 1970’lerde iç güvenlik ve toplumsal olayları zapturapt altına alma açısından polisin hala yetersiz kalmasının ardından, 1980’lerin başından itibaren polis birimleri, eğitim, silah ve teçhizat bakımından militarize edildi; polisin takdir yetkisini artıracak şekilde yasal düzenlemeler yapıldı. Toplumsal olayları kontrol ve bastırmak üzere 1983’te kurulan Çevik Kuvvet polisi, 1990’larda tam anlamıyla etkinleşti. Dönemin işçi, memur, öğrenci eylemlerine yüksek şiddet kullanarak müdahale etti, 1Mayıs 1989 ve 1996 gibi olaylarda ölümler meydana geldi. 1983’te kurulan, 1987’de Terörle Mücadele ve Harekât Daire Başkanlığı’na bağlanan, 1993’te ise Özel Harekat Daire Başkanlığı altına alınan Özel Harekat Timleri özellikle Kürt sorunu bağlamında bir iç savaş aygıtı olarak işlev gördü (Berksoy, 2007).

2000’ler ise polisin orduyu da ikame edecek şekilde yeni güvenlik devletinin merkezine oturduğu yıllar oldu. Bu dönemde hem yukarıda anlattığımız olağanüstü yargı pratikleriyle ilişkili biçimde siyasal kontrol ve tasfiye hem de toplumsal denetim ve zapturapt altına alma işlevleri gördü. Toplumsal ve siyasal denetimi sağlayabilmek için 1990’ların sonundan başlayarak nüfusu gözetlemeye uygun bilgiyi toplayacak teknolojik altyapı kuruldu. Önleyici polislik ve suç öncesi ceza rejimi çerçevesinde potansiyel suçluları belirleme, gözetleme ve denetleme amacıyla suçlu profilleri, suç haritaları ve veri tabanları oluşturuldu. Pol-net, parmak izi, MOBESE, Mernis gibi uygulamalar hayata geçirildi. (Berksoy, 2012: 82-86; Gönen 2012). Yeni güvenlik siyaseti Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2009-2013 hazırladığı stratejik planda şöyle ifade ediliyordu:

“Amaç, suç işlemeden önce suç işleme niyetinde olanları caydırabilme kapasitesini arttırabilmektir… Çünkü, gerek sosyal ve psikolojik gerekse ekonomik açıdan suçu önleme faaliyetleri, suçu soruşturma faaliyetlerinden daha önemli ve daha az maliyetlidir.” (Akt. Berksoy, 2012: 82)

2000’li yıllar boyunca, polisin söz konusu çerçevede sosyal ve siyasal denetim işlevlerini yerine getirebilmesi için polisin silah kullanma, zor kullanma, durdurma ve kimlik sorma, telekomünikasyon yoluyla iletişimi takip gibi alanlarda yetkilerini artıran yasal düzenlemeler gerçekleştirildi (bkz. Berksoy, 2013).

2006 TMK’ya yapılan ekle teslim ol emrine itaat edilmemesi bile kolluk kuvvetlerinin silah kullanması için yeterli sebep haline getirildi. 2007 PVSK’da yapılan değişikliklerle ve ek 6. madde ile polisin silah kullanma yetkisi artırıldı. Böylece polis, kendisinin veya başkalarının yaşamına kasıt olmasa bile sırf yakalamak amaçlı silah kullanabilir hale geldi. Bunun sonucunda, 2007-2011 yılları arasında 115 kişi polisin ateş açması sonucunda yaşamını yitirdi (Berksoy, 2013: 36). Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve Çevik Kuvvet Yönetmeliği’ndeki düzenlemeler de polise toplumsal olaylarda zor kullanma konusunda aşırı yetkiler vermekte. Söz konusu kanunda “bildirimde belirtilen amaç dışına çıkılması” gibi keyfi yoruma son derece açık bir sebeple toplantı ve gösteri yasadışı ilan edilmekte, bu da polisin takdir yetkisini aşırı genişletmekte. Anılan yönetmelikte ise polisin zor kullanma yetkisinin sınırlandırılmamış olması ve “gereği ölçüsünde zor kullanılır” gibi yine muğlak ifade de polisin takdir yetkisini son derece keyfi kılmış ve bu da polisin yüksek dozda şiddet kullanmasıyla sonuçlanmıştır. Yine PVSK’da polisin kişileri ve araçları durdurup kimlik sorma yetkisi polisin “tecrübesi” ve “izlenimine” göre karar vereceği “makul sebeple” gerçekleştirilir şeklindeki düzenleme polisin yetkilerini aşırı genişletmiştir. 2005 CMK 135. madde ve 2006’da PVSK 7. maddesine yapılan eklerle polise hakim onayı alarak telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimi dinleme yetkisi verilmiştir. Polisin istediği kişiyi dinler hale geldiği bu yetki sayesinde keyfi biçimde suç isnat etmek üzere niyet okumayla “örneğin düğün=eylem, hastane=gözaltı, doktor=avukat, parkta buluşalım=eylemde buluşalım, hediye aldım=malzeme tamam gibi, yaşamın olağan akışı içerisinde kullanılabilecek kelimelerden yola çıkılarak, konuşmalar illegal bir sözlükle yoruma tabi tutulmuştur (Kanar, 2011: 112). Yine PVSK’nın 11. maddesiyle “genel ahlâk ve edep kurallarına aykırı olarak; utanç verici ve toplum düzeni bakımından tasvip edilmeyen tavır ve davranışta bulunanlar”ı engelleme yetkisi de polisin keyfi uygulamalarına büyük bir alan açmaktadır.

Tüm bu düzenlemelerde, polis, insan hakları ihlallerini önlemek için gerekli sınırlandırmalardan muaf tutulmuş, takdir yetkisi son derece artırılmış, sokağı ve gündelik hayatı gözetleme ve denetleme ve toplumsal eylemlere müdahale kapasitesi muazzam biçimde güçlendirilmiştir. Polisin mesleki eğitimi de onu toplumsal eylemlere sert müdahaleye yönlendirecek şekilde. Bu eğitimlere göre, birey “usdışı ve duygularıyla hareket eden, zekâ yoksunu, benliğini kaybetmiş, kukla bireydir.” “Kitle vahşidir, yıkıcıdır, sapkınlık halidir ve ‘kadın karakterindedir’” (Uysal, 2012a). Dolayısıyla, polisin toplumsal ve siyasal muhalefette karşısında gördüğü vatandaş değil düşmandır, aynen olağanüstü yargı ve ceza rejiminde olduğu gibi. Polisi teyakkuza geçiren “hassas” gündemler incelendiğinde, sol hareketlerin, Kürt hareketinin bu gündemi işgal ettiğini İslami Hareket ve dini kimliklerin ve radikal milliyetçi sağın çok nadiren yer aldığı görülüyor (Uysal, 2012b). Potansiyel siyasal suçlu olarak düşman kategorisine sol ve Kürt hareketi konurken, potansiyel suçlu toplulukları ve mekânları olarak “yoksul genç Kürtler, Romanlar, fahişeler, transseksüeller”, büyük kentlere Kürt göçünün olduğu mahalleler, kentsel dönüşüme tabi mahalleler karşımıza çıkmaktadır (Gönen, 2012; Berksoy, 2007: 54-55).

2010 Anayasa referandumuyla Kemalist bloğa karşı hegemonya mücadelesini son kale olan yargıda da kazanmasının ve 2011 seçimlerinden büyük bir zaferle çıkmasını ardından, AKP iktidarı, neoliberalizm ile İslami-muhafazakârlığın eklemlendiği toplumsal hayat ve kentsel mekân üzerinde denetimi artıran politikalara hız verdi[2] ve bu politikaları yukarıda resmettiğimiz polis-yargı merkezli neoliberal güvenlik devleti çerçevesinde devreye soktu. Bu noktadan sonra üç gelişme AKP iktidarının yargı-polis merkezli güvenlik devleti yapılanmasında bir eşik geçilmesini beraberinde getirdi. 2013’te patlayan Gezi halk isyanı ve hareketi söz konusu politikalara bir tepkiydi ve muazzam bir polis şiddetiyle karşılaştı. Ardından 17-25 Aralık 2013’te başlayan yolsuzluk operasyonu ve soruşturmaları bir dönemin müttefiki Gülen Cemaati ile AKP arasındaki çatışmada Gülen kadrolarının devlet aygıtlarından, ama özellikle polis ve yargıdan, tasfiyesi için yoğun hükümet müdahalelerinin devreye sokulmasıyla sürdü. Son olarak da, AKP’nin emperyal güç olma arayışıyla yürüttüğü Ortadoğu ve özellikle Suriye politikası çerçevesinde radikal İslamcı gruplara verdiği destek ve Kürt hareketini zayıflatma stratejisi karşısında, Kobane’de sürdürülen direnişe destek amacıyla 6-7 Ekim 2014’te yapılan eylemlere devletin yoğun polis şiddetiyle cevap vermesi sonrasında 50 kadar kişi yaşamını yitirdi. AKP’nin kendi iktidarına yönelik toplumsal ve siyasal muhalefet karşısında yönetme stratejisi mevcut neoliberal güvenlik devletini daha da pekiştirmek oldu. 15 Şubat 2014’te kabul edilen ve HSYK, Adalet Akademisi, Adalet Bakanlığı ve Anayasa Mahkemesi’ne yönelik bir dizi teknik düzenlemeyi içeren yasayla yargı kurumu üzerinde hükümet vesayeti derinleştirildi. Son olarak da Kasım 2014’te Meclis’e sunulan, Meclis’te büyük tartışmalara ve kavgalara neden olan, Nisan 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylanan İç Güvenlik Paketi ismiyle bilinen düzenlemeler ile temel hak ve özgürlüklere yeni kısıtlamalar, polise de yeni yetkiler getirildi. Bu çerçevede “toplantı ve gösteri yürüyüşü, kişi güvenliği ve özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, yaşam hakkı vb. alanında yeni sınırlamalar” getirildi. Toplumsal eylemelerde silah kullanma yetkisi dahil polise verilen yetkiler artırıldı, suçlar listesi genişletildi, cezalar artırıldı, tutuklu yargılanma norm haline getirildi (Erözden, 2015). Böylece AKP iktidarı meclis dışı muhalefeti imkânsız veya başka bir ifadeyle tamamen suç haline getirmiş oldu.

Sonuç olarak, 2000’li yıllara, yani AKP iktidarı dönemine baktığımızda, önceki dönemin ordu merkezli Neoliberal Milli Güvenlik Devleti’nin polis-yargı merkezli Neoliberal Güvenlik Devleti’yle ikame edildiğini görüyoruz. Diğer bir ifadeyle, değişen formlarda da olsa, güvenlik merkezli yönetme stratejisinin dolayısıyla vatandaşlar, toplumsal ve siyasal aktörler açısından siyasal faaliyet yürütmede güvensizlik ortamının ortadan kalkmak yerine bilakis daha da derinleştiği, gündelik hayatı sarıp sarmaladığı bir döneme girilmiş oldu.

 

KAYNAKÇA

– Akay, Hale (2009), Türkiye’de Güvenlik Sektörü: Sorular, Sorunlar, Çözümler, İstanbul: TESEV Yayınları.

– Akça, İsmet (2011) ‘1980’lerden Bugüne Türkiye’de Siyaset ve Hegemonya: Bir Çerçeve Denemesi’, İktisat Dergisi No. 515-516.

– Akça, İsmet (2013) ‘Türkiye’de Darbeler, Kapitalizm ve Demokrasi(sizlik)’, Bülent Bilmez (Yay. Haz.), Cumhuriyet Tarihinin Tartışmalı Konuları (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları).

– Akça, İsmet (2014) ‘Hegemonic Projects in Post-1980 Turkey and the Changing Forms of Authoritarianism’, İ. Akça, A. Bekmen, B.A. Özden, eds. Turkey Reframed. Constituting Neoliberal Hegemony (London: Pluto Press).

– Akça, İsmet ve Balta Paker, Evren (2013) ‘Beyond Military Tutelage? Turkish Military Politics and the AKP Government’, E. Canan Sokullu, ed. Debating Security in Turkey. Challenges and Changes in the Twenty-First Century (London: Lexington Books).

– Aydın, Oya (2012), “Hukuk Devleti Nerede Biter, Polis Devleti Nerede Başlar?”, Birikim, 273.

– Balta Paker, Evren (2010), “Dış Tehditten İç Tehdide: Türkiye’de Doksanlarda Ulusal Güvenliğin Yeniden İnşası”, Evren Balta Paker ve İsmet Akça (der.), Türkiye’de Ordu, Devlet ve Güvenlik Siyaseti. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

– Balta Paker, Evren (2012), Küresel Güvenlik Kompleksi. Uluslararası Siyaset ve Güvenlik, İstanbul: İletişim Yayınları.

– Bayramoğlu, Ali (2004), “Asker ve Siyaset”, Bir Zümre, Bir Parti. Türkiye’de Ordu, der. Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, İstanbul: Birikim Yayınları.

– Berksoy, Biriz (2007), “Neoliberalizm ve Toplumsalın Yeniden Kurgulanması: 1980 Sonrası Batı’da ve Türkiye’de Polis Teşkilatları ve Geçirdikleri Yapısal Dönüşüm”, Toplum ve Bilim, 109.

– Berksoy, Biriz (2012) ‘‘Güvenlik Devleti’nin Ortaya Çıkışı, ‘Güvenlik’ Eksenli Yönetim Tekniğinin Polis Teşkilatındaki Tezhürleri ve Süreklileşen ‘Olağanüstü Hal’: AKP’nin Polis Politikaları’, Birikim, No. 276.

– Berksoy, Biriz (2013), Türkiye’de Ordu, Polis ve İstihbarat Teşkilatları: Yakın Dönem Gelişmeler ve Reform İhtiyaçları, İstanbul: TESEV Yayınları.

– Erözden, Ozan (2015), “AKP’nin Neden İç Güvenlik Paketine İhtiyacı Var?”, http://baslangicdergi.org/akpnin-neden-ic-guvenlik-paketine-ihtiyaci-var/

– Göktaş, Kemal (2012), “Yeni Yargı: Kurumsallaşma ve Pratik”, Birikim, 275.

– Gönen, Zeynep (2012), “Suçla Mücadele ve Neol-liberal Türkiye’de Yoksulluğun Zaptiyesi”, Birikim, 273.

– Levent Gönenç, “2010 anayasa değişikliği teklifi üzerine bir değerlendirme”, Birikim, 254, Haziran 2010;

– Ece Göztepe, “2010 yılı anayasa değişikliğinin usul ve içerik açısından genel bir değerlendirmesi Türkiye’de demokrasinin kaderi”, Birikim, 254, Haziran 2010;

– Gülalp, Haldun (2003) Kimlikler Siyaseti. Türkiye’de Siyasal İslamın Temelleri. İstanbul: Metis Yayınları.

– Haspolat, Evren (2012), “Neoliberalizm ve Baskı Aygıtının Dönüşümü. Türkiye’de Özel Güvenliğin Gelişimi”, Ankara: Notabene Yayınları.

– İnanıcı, Haluk (der.) (2011), Parçalanmış Adalet. Türkiye’de Özel Ceza Yargısı, İstanbul: İletişim Yayınları.

– Jessop, Bob (2002) The Future of the Capitalist State. Cambridge, Oxford: Polity Press.

– Kanar, Ercan (2011), “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nce Üretilen Hukuk” içinde Haluk İnanıcı (der.), Parçalanmış Adalet. Türkiye’de Özel Ceza Yargısı, İstanbul: İletişim Yayınları.

– Munck, Ronaldo (2007) “Neoliberalizm ve Siyaset, Neoliberalizmin Siyaseti” içinde Alfredo Saad-Filho ve Deborah Johnston (der.), Neoliberalizm. Muhalif Bir Seçki. İstanbul: Yordam Kitap.

– Neocleous, Mark (2008) Critique of Security (Edinburgh: Edinburgh University Press).

– Özkazanç, Alev (2007), “Biyo-politik Çağda Suç ve Cezalandırma: denetim Toplumunda Neo-liberal Yönetimsellik”, Toplum ve Bilim, 108.

– Parla, Taha (1993) Türkiye’de Anayasalar. İstanbul: İletişim Yayınları.

– Poulantzas, Nicos (2000) State, Power, Socialism. Londra: Verso.

– Uysal, Ayşen (2012a), “Bir Psikolog Olarak Polis: Polisin Toplumsal Olaylar Eğitimi ya da “Kalabalıklar Yönetimi””, Birikim, 273.

– Uysal, Ayşen (2012b), “Polisin “Hassas” Gündemi”, Birikim, 274.

– Wacquant, Loïc (2009), Punishing the Poor. The Neoliberal Government of Social Insecurity, Durham & London: Duke University Press

– Yeldan, Erinç (2001) Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi: Bölüşüm, Birikim ve Büyüme. İstanbul: İletişim Yayınları.

– Yıldırım, Deniz (2009), ‘AKP ve Neoliberal Popülizm’, İ. Uzgel ve B. Duru, eds. AKP Kitabı Bir Dönüşümün Bilançosu (Ankara: Phoenix Yayınevi).

– Zedner, Lucia (2007), “Pre-Crime and Post-Criminology?”, Theoretical Criminology, 11/2.

[1] Gülen Cemaati ve AKP arasındaki çatışmayla birlikte, Cemaatçi kadroların tasfiyesi amacıyla, özel yetkili mahkemeler Şubat 2014 tarihinde kaldırıldı. Ancak bu yine bir tabela değişikliğinden ibaret zira onun yerine ağır ceza mahkemeleri görevlendirildi.

[2] İlk anda akla gelenler kadın bedenine yönelik kürtaj, üç çocuk, ertesi gün hapı düzenlemeleri veya söylemleri; kentsel mekânın metalaştırılmasında Taksim meydanı, Emek sineması, AKM, Haydarpaşa örnekleri; alkol satış ve tüketimine yönelik düzenlemeler; eğitim alanındaki 4+4+4 düzenlemeleri vb.

 

Bu makale ilk olarak Saha dergisinde yayımlanmıştır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar