türkiye siyasetinin sosyalistlere ihtiyacı var – onur doğulu & cihan çabuk -

Sosyal medyada biraz vakit geçirmiş biri için Gezi sembolleri ile milliyetçi hatta ırkçılığa varan sembol, slogan ve eylem çağrılarının bir arada kullanıldığını görmek artık şaşırtıcı bile değil.

Örneğin binlerce takipçisi olan bir sayfa bir yandan Gezi Direnişinde öldürülen gençler ile ilgili hemen her haberi yayınlarken aynı zamanda Kilis’te açılacak olan BDP ilçe teşkilatına karşı düzenlenecek olası linç eylemine açıktan çağrı yapabiliyor. Taksim’de yapılan istisnasız her eyleme her türlü desteği veren bir sayfada aynı zamanda “Göktürk” sembolleri ile süslenmiş özlü “Türk” sözleri çıkabiliyor karşınıza. Üstelik bu sayfalar öyle marjinal, köşede kuytuda kalmış sayfalar da değil. Takipçi sayıları sol, sosyalist sayfaların takipçi sayılarından ezici biçimde fazla. Aralarında 70-80 bin takipçi sayısına ulaşmış onlarca sayfa varken, 400 bin-500 bin hatta 1 milyon’dan fazla takipçisi olan “milliyetçi-gezici” sayfa bulmak mümkün. Aynen Ukrayna’da olduğu gibi aslında. Ya da Arap isyanlarında ortaya çıkan İslamcılar örneğinde olduğu gibi.

Bu çevrelerin sosyolojik analizi bu yazının konusu değil. Burada üzerinde durmak istediğimiz konu, karşımızda gözle görülür bir “milliyetçi” eğilim mevcutken sosyalist solun neden bu eğilim ile ilgili neredeyse tek bir laf bile etmediği.

Kürt özgürlük hareketinin Gezi’deki tavrı üzerine sayfalarca yazı, eleştiri vs. bulmak mümkünken, “milliyetçi-geziciler” ile ilgili neredeyse ciddi bir tek yazıya dahi rastlamıyoruz.

Bu sessizliğin, bir dikkatsizlik ya da ihmalden değil doğrudan politik tespitler ve tercihler sonucunda ortaya çıkan bir durum olduğunu düşünüyoruz.

Kavramsal netlik sosyalistler için hiçbir zaman tek başına bir amaç olmamıştır ama yaşadığımız dünyaya devrimci müdahale yapabilmemiz için en önemli araçlardan biridir.

“AKP faşizmi”, “AKP diktatörlüğü” gibi kulağa hoş gelen ama kestirme yollu yapılmış tespitler, özellikle Gezi sonrasında, AKP karşısında mümkün olan en geniş ve hatta gerekirse sınıflar üstü bir ittifak çabasını da beraberinde getirdi. Bu durumda sosyalistlerden, KOÇ Holding’e, CHP’den İP’ye, bir kısım MHP’liden “Silivri”cilere kadar uzanan bir AKP karşıtı ittifaktan bahsetmek mümkün hale gelebiliyor. Fiilen bütün bu çevrelerin bir arada, bir çatı altında toplandığını iddia etmiyoruz tabii ki ama sessiz bir yan yana gelme durumundan bahsedebiliriz. Bu çevreler ile doğrudan siyasi polemik yaptığınız zaman AKP’nin yoluna su taşımakla, hedef şaşırtmakla hatta hareketi bölmek ile suçlanabiliyorsunuz.

Bu türden soyut, sınıf tabanı belirsiz ve açıkça gerici birçok eğilimi içinde barındıran bir ittifak içerisinde sosyalistlerin yeri yoktur. Sözde “hareketin birliği” adına Gezi içerisindeki gerici eğilimlere karşı sessiz kalmak sosyalistleri süreç dışına itecek ve büyük olasılıkla bir fırsatı daha kaçırmaları ile sonuçlanacaktır.

Hareketi asıl bölecek olan laik-dinci, Türk-Kürt, modern-muhafazakâr gibi sınıfları enlemesine bölen kategoriler ve bu ayrımları derinleştiren her türden elitist, milliyetçi yaklaşımlardır.

Dolayısıyla sosyalistlerden beklenen herhangi bir sebeple bu eğilimlerin peşinden sürüklenmeleri ya da sadece saman alevi gibi parlayıp sönen sokak eylemlerinin ön saflarında yer alıp bununla yetinmeleri değil, tarihsel ve devrimci bir perspektif ile sürece ve gündeme müdahale etmeleridir.

Türkiye siyasetinde yakın gelecekte belirleyici olacak birkaç keskin virajdan bahsedebiliriz.

Bunlardan bir tanesi kuşkusuz barış ve müzakere sürecidir. Bu konuda hiçbir kafa karışıklığına yer vermeyecek bir tutum sergilenmesi gerekir. İmralı-Kandil-BDP (yani Kürt özgürlük hareketinin siyasi temsilcileri) ve devlet (an itibarı ile AKP) arasında devam eden ateşkes, barış, müzakere süreci önemlidir. Her ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin, müzakere süreci sonuçta bir toplumsal hareketin ve onu yaratan iradenin kazanımıdır. Bu süreçte Kürt Özgürlük Hareketi’nin taleplerini kabul ettirerek ilerlemesinin Türkiye toplumu açısından anlamı büyüktür. Kürtlerin eskisinden daha fazla siyasal ve kültürel hak ve özgürlüklere sahip olması tüm Türkiye toplumu açısından daha fazla özgürlük anlamına gelecektir. Barış, onlarca yıldır süren çatışma etrafında oluşturulan şovenizmin geriletilmesi, halkların kardeşliği fikrinin güçlenmesi için önemli bir zemin yaratacaktır. Fakat barış tek başına müzakerelerle gelmez. Arzu ettiğimiz, gerçek bir toplumsal barış için, Kürtlerin özgürlük ve demokrasi taleplerinin toplumun geniş kesimleri tarafından meşru olarak görülüp sahiplenilmesine katkı vermek için Kürt özgürlük hareketinin devletle sürdürdüğü bu müzakere sürecinde sosyalistler tereddütsüz Kürt özgürlük hareketinin yanında yer almalı ve bunu her fırsatta göstermelidir.

İkinci önemli konu tabii ki yaklaşan seçimler. Sadece yerel seçimlerden değil aslında 3 adımlık (yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler) bir seçim sürecinden bahsetmek daha doğru. Kuşkusuz bu üç seçim sonunda AKP iktidarının güç kaybetmesi, gözle görülür bir oy kaybı yaşaması ve sürdürdüğü saldırgan neo-liberal politikaların sandığa gömülmesi çok önemlidir.

Bununla beraber, Gezi ile ortaya çıkan militan, sistem karşıtı enerjinin şu ya da bu egemen sınıf bloğunun arkasına takılarak soğrulmasının önüne geçmek sosyalistlerin bu üçlü seçim sürecinde en önemli görevlerinden biridir.

Yazının başında bahsettiğimiz “sessiz ittifak” ister istemez, utangaç veya cesur bir şekilde, CHP’nin arkasına dizilmek durumunda kalıyor. CHP için, özellikle Gezi ile yerel seçimler arası süreçte yukarıda bahsetmiş olduğumuz “sınıflar üstü” ittifakın vücut bulmuş hali diyebiliriz. Bir taraftan Ankara’da MHP’li bir belediye başkan adayı çıkarabilirken, Gezi sonrası İstanbul’da Mustafa Sarıgül gibi bir “plaza” çocuğunu karşımıza çıkarmaktan imtina etmiyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Adayların ötesinde CHP, AKP sonrası Türkiye’ye hazırlanmaya çalışan bir laik ve neo-liberal parti profili çizmeye çalışıyor.

Sosyalistler salt AKP’den kurtulma adına açıkça egemen sınıf içerisinde bir bloğu temsil eden CHP’nin arkasına dizilemez. Gezi direnişi ile ortaya çıkan bütün olanak ve enerjinin kendi elimiz ile yok edilmesinden başka hiçbir anlama gelmez CHP’nin arkasına dizilmek.

Her şeye rağmen önümüzdeki üç seçim tarihi öneme sahiptir. Sosyalistler bu seçimlerde egemen sınıfın şu ya da bu bloğundan bağımsız bir duruş sergilemek ve seçim sürecinin sonunda Türkiye siyasetinde önemli bir aktör olmak gibi bir görev ile karşı karşıyalar.

Kuşkusuz sosyalistler, Kürt özgürlük hareketi ile hayatın her alanında olduğu gibi seçim sürecinde de yoldaşlık ilişkisi çerçevesinde yan yana durabilmek için ellerinden geleni yapmak durumundadır. Bu HDP’ye katılmak veya katılmamak tartışmasının çok ötesinde bir gerçeklik.

Kürt özgürlük hareketini karakterize eden ve onu farklı kılan en temel olgulardan birisi içinde vücut bulan ve ona rengini veren sınıfsal yapıdır. Kürt hareketini diğer benzerlerinden ayıran temel motif yoksulların omuzlarında yükselen bir hareket oluşudur. Bölgedeki yoksul köylülük ile savaşla oluşan göç sonucu büyük kentlerin yoksul mahallelerinde yoğunlaşan Kürt nüfus (Batıda İstanbul, İzmir ve doğuda özellikle Mersin ve Adana) hem sistem tarafından kriminalize edilmiş hem de Kürt hareketinin metropol alanlarındaki tabanı olmuştur. Bu açıdan Kürt özgürlük hareketi ile sosyalistler arasındaki yoldaşlık ilişkisinin barış talebi, temel insan hakları meselesi, ezen/ezilen ulus ilişkisinin dışında, sınıfsal bir anlamı da vardır.

Kürt illerinde zaten AKP ile BDP arasında geçen, birçok ilde BDP’nin önde gittiği fakat Muş, Urfa ve hatta zaman zaman Diyarbakır, Batman gibi illerde çekişmeye sahne olan yerel/genel seçimlerde sosyalistlerin şartsız koşulsuz BDP’yi desteklemek görevleridir. (Bu arada bu kadar ateşli AKP karşıtı olan, Kürtlere “İstanbul’da neden oyumuzu bölüyorsunuz” diye çıkışan çevrelerin bu illerde niye AKP’ye karşı BDP’yi desteklemediğini de sormadan geçemeyeceğiz).

Batıda önemli olan nokta, her türlü egemen sınıf bloğundan bağımsız, barıştan, özgürlükten, ezilenlerden yana, her türden cinsel ayrımcılığa karşı ekolojist, feminist, militan bir hattın güçlendirilmesi, bu hattın Türkiye siyasi hayatında görünür, kalıcı ve hesaba katılır bir hale getirilmesidir. Maalesef yerel seçimler öncesi böyle bir seçenek, Gezi sırasında ortaya çıkmış potansiyelin çok altında kalmıştır. Bir proje olarak HDP de bu ihtiyacı karşılamaktan çok uzak olmak ile beraber, gözle görünür bir alternatif, ittifak, cephe olasılıklarının doğal bir parçasıdır. Ancak özellikle HDP’nin içindeki sosyalistlerin de kendi dışlarında var olan solu ötekileştiren ve kendini dayatan tarzdan imtina etmesi gerekir.

Yerel seçimlerde Gezi ile toplumsal bir tabana ulaşmış kent hakkı,  katılımcı yönetim gibi talepleri öne çıkarmak, bu talepleri sahiplenen adayları desteklemek sosyalistlerin yerel seçimlerde öncelikli görevleridir. Bu çerçevede başta İstanbul olmak üzere birçok il ve ilçede HDP adayları desteklenebileceği gibi birbirimiz ile rekabete girmeden sosyalistlerin tabanı olan yerlerde ortak adaylar bir seçenek oluşturabilir.

Bu strateji, taktik tartışmaların çok ötesinde tarihsel bir görevdir.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar