Türkiye Sermayesinin Restorasyon İhtiyacının Ekonomik Temelleri -

Türkiye ekonomisinde işlerin bir süredir iyi gitmediği malum. Son yıllarda artan siyasi gerginliklerin de bu durumdan az veya çok etkilendiği muhakkak. Bu yazıda tartışmak istediğim, ekonomideki kötüye gidişin “sıradan” iniş çıkışlardan biri mi yoksa yapısal özellikler taşıyan ve sermaye için bir restorasyon ihtiyacı doğuracak olan derin bir krizin işaretleri mi olduğu.

 Bunun için son yıllardaki bazı ekonomik göstergelere ve bunların arka planına bakmakta fayda var. Bu amaçla aşağıda yer alan iki tabloyu hazırladım.

İlk tablodaki veriler gayet net. Birkaç yıldır büyüme yavaşlıyor: Karşılaştırmak için hangi dönemin ortalamasını alırsanız alın, son üç yıldaki büyüme oranları çoğu ortalamanın altında seyrediyor; ayrıca yatırımlar sürekli geriliyor, cılız büyümeyi kamu harcamaları ayakta tutuyor. İşsizlik artıyor: Aylardır çift hanede olan işsizlik rakamlarında en çarpıcı gelişme, çok uzun bir aradan sonra ilk defa 2014’te yaz aylarında işsizliğin düşeceğine artması oldu. Büyümedeki yavaşlama, işsizlikteki artış ve enerji fiyatlarındaki düşüşe karşın enflasyon da düşeceği yerde yükseliyor; 2015’in geri kalanında da 2014 oranını geride bırakacağı kesin gibi. İhracat yerinde sayıyor: 2023 hedefi zaten ciddiye alınacak bir rakam değil ama 2015’te önceki yılların dahi altında kalacak gibi görünüyor. Güven endeksleri düşük seviyelerde; özellikle tüketici güven endeksi 2009’daki krizden bu yana en düşük seviyesine geriledi.

Tablo 1

  2012 2013 2014 Açıklanan Son Veri
GSYH (%) 2,1 4,2 2,9
Sanayi üretimi (%) 2,5 3 3,6 1,3 (2015 1. Çeyrek)
İşsizlik (yıl ortalaması) (%) 8,43 9,05 9,96 11,2 (Şubat 2015)
Enflasyon (%) 6,16 7,4 8,17 7,91 (Nisan 2015)
İhracat (milyar dolar) 152,5 151,8 157,6 37,13 (2015 1. Çeyrek)
Tüketici güven endeksi (yıl ortalaması) 75,6 76 72,5 64,3 (Mayıs 2015)
Reel kesim güven endeksi (yıl ortalaması) 106,34 108,07 107,13 107,9 (Nisan 2015)

Kaynak: TÜİK, TCMB

 

Buraya kadarki veriler genel olarak gündelik haberlerde karşımıza çıkan cinsten. Zaten bu açıdan mızrak çuvala sığmıyor. Ama sorun (lar) görünürdekinden daha derin. İkinci tabloya baktığımızda sermaye birikimindeki tıkanma daha net görülüyor. Bu tablo Türkiye ekonomisinin yapısal özelliklerini de daha iyi yorumlamamızı sağlıyor: 1989’da sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesinden ve TL’nin tam konvertibl olmasından sonra, kısa vadeli sermaye hareketleri adeta Türkiye ekonomisinin motoru haline gelmişti; buna göre, sermaye girişi olduğu müddetçe cari açık verilebiliyor, bununla da üretim, ihracat ve büyüme artışları sağlanıyordu (sermaye çıkışlarının olduğu dönemlerde de ekonomik daralma yaşanıyordu). Dünya ekonomisindeki likidite bolluğunun da etkisiyle bu durum 2000’lerde daha da belirginleşti. İşte tabloya bu açıdan baktığımızda, net yabancı sermaye girişinin (ya da verilen cari açığın) giderek daha az büyüme yarattığı ya da benzer oranlarda büyümek için daha çok cari açık verilmesi gerektiği görülüyor.

Cari açık ve sermaye girişi miktarlarından ziyade cari açık/GSYH oranıyla büyüme oranı arasındaki ilişkiye bakmak hem sorunun ciddiyetini daha net görmemizi sağlıyor hem de daha sağlıklı bir gösterge sunuyor: Cari açığın GSYH’ye oranı 2007’ye kadar kendisinden daha yüksek bir büyüme oranı yaratmışken bu ivme 2007’den itibaren kayboldu; ama özellikle son üç seneye baktığımızda cari açık/GSYH oranının yarısı kadar bile bir büyüme yaratılamadığı görülüyor. Türkiye ekonomisinin “kırılganlık” düzeyini artıran en önemli göstergelerden olan yüksek cari açığın, büyüme de yaratmaması halinde sürdürülmesi mümkün değil. Yani verilen devasa cari açıklar da büyüme yaratmaya yetmiyor; bir de sermaye girişinin yavaşlamaya başladığını göz önünde bulundurursak varın gerisini siz düşünün.

Tablo 2

Yıllar Cari Açık (milyar USD) Net Sermaye Girişi (milyar USD) Cari Açığın GSYH’ye Oranı (%) Büyüme (%)
2003 7,55 7,16 2,48 5,3
2004 14,2 17,7 3,64 9,4
2005 21,45 42,69 4,45 8,4
2006 31,84 49,69 6,05 6,9
2007 37,78 49,29 5,82 4,7
2008 40,19 34,76 5,42 0,7
2009 12,01 9,88 1,95 -4,8
2010 45,31 60,1 6,19 9,2
2011 75,01 67,04 9,69 8,8
2012 48,54 71,07 6,17 2,1
2013 64,66 72,72 7,86 4,2
2014 46,38 42,59 5,80 2,9

Kaynak: TCMB, TÜİK

 

İş bu kadarla kalsa yine iyi, durumun vahametini artıran asıl şey, mevcut iktisat politikası araçlarının bu tıkanmışlıktan çıkmaya yetmemesi (ve baştakiler dahil çoğu kesimin bunun farkında olması). Zaten bizzat sermaye çevreleri (şimdilik cılız da olsa) bir restorasyon ihtiyacını dile getirmeye başladılar (bakınız “bize yeni bir büyüme hikayesi lazım” söylemleri).

Burada denkleme yukarıda değinmediğim iki değişken daha giriyor: faiz oranları ve döviz kurları. Yukarıdaki verilerden Türkiye ekonomisinin stagflasyon benzeri bir duruma sürüklendiği görülüyor; buna bir de Türkiye’ye özgü “yüksek faiz, yüksek kur” eşlik ediyor (10 küsur senedir görece yüksek faiz oranlarıyla döviz kurları görece düşük tutulmuş, bu da ithal girdilerin ucuza temin edilmesini sağlamıştı). Faiz politikasında gelinen sıkışmışlık ise “aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık” olarak tarif edilebilir.

Tayyip Erdoğan ile Merkez Bankası arasındaki (şimdilik askıya alınmış) faiz gerilimi de buna dayanıyor: İşin içinde elbette Tayyip Erdoğan’ın krizin sorumluluğunu Merkez Bankası’na atma arzusu da var ama gerilimin bu kadar alevlenmesinin en önemli nedeni faiz sorununun mevcut araçlarla çözümünün olmaması. Yoksa, sermaye için uygun olan faiz oranı tayin edilir, tartışma da bu kadar uzamazdı.

Türkiye ekonomisi şu an öyle bir noktada ki, yatırımları artırmak amacıyla faizleri düşürse döviz kurları ve enflasyon fırlayacak, ihtiyaç duyulan yabancı sermaye gelmeyecek hatta bir kısmı kaçacak. Faizler artırılsa zaten düşük seviyelerde seyreden iç talep daha da yerlerde sürünecek ve yatırımlar hepten gerileyecek. Yani uygulanacak faiz kararının maliyetleri ve yan etkileri, bunun getirilerinin kat be kat üstünde olacak. Bu çıkmazın altında yatan en önemli sebeplerden biri de Türkiye’nin üretkenlik düzeyi düşük ve ithalata bağımlı üretim yapısı. Bu üretim yapısını “düzeltilmesi” gerekiyor ama bu da karşılıksız, bedel ödemeden olacak bir şey değil. Mesele bu bedeli kimin ödeyeceği (ya da kime ödettirileceği).

Bu arada normal şartlarda döviz kurlarının yükselmesi bu kadar sorun olmazdı, hatta avantaj bile olabilirdi (zaten birçok ülke “kur savaşları” olarak adlandırılan hamlelerle para biriminin değerini düşürmeye çalışabiliyor); ama üretimin (ve tüketimin) ithalata bağımlı yapısı nedeniyle yükselen döviz kurları Türkiye’de üretimi düşürüp enflasyonu artırıyor. Ekonomi Bakanı “dokunmayın kurlara, bırakın artsın” dese de kazın ayağı öyle değil. 1990’larda daha kritik olan ve kırılganlık yaratan gösterge faiz oranlarıydı ama 2000’lerde bunun yerini döviz kuru aldı. Ayrıca 2015’e gelindiğinde dış borçların 400 milyar doları geçmesi ve finansal kesim dışındaki firmaların net döviz pozisyonunun 180 milyar dolara dayanması da döviz kurlarına olan duyarlılığın yüksek olmasının önemli sebeplerinden. Bu açıdan, FED’in faiz artırma süreci de Demokles’in kılıcı gibi Türkiye ekonomisinin tepesinde sallanıyor.

Bu sıkışmışlık dünya ekonomisindeki kriz koşullarıyla çakıştığından, bunu aşmaya yardımcı olacak bir dış talep artışı da söz konusu değil. Dünyadaki krizin nasıl aşılacağı da belli olmadığından, neoliberal paradigmadan bir kopuş yaşanabileceğini söylemek için de henüz erken.

Tüm bu koşullar tıkanıklığın aşılması için esaslı bir restorasyona ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Askeri darbeler döneminin bittiğini varsayarak 27 Mayıs, 12 Eylül veya 28 Şubat benzeri bir müdahalenin gündeme gelmeyeceğini düşünebiliriz ama Kemal Derviş’in “atanması” benzeri bir müdahale pekala yaşanabilir. Sermaye bu restorasyon esnasında ortaya çıkabilecek külfeti hiç şüphesiz emekçilere yıkmaya çalışacak. Siyasi arenadaki kavga gürültü de bu külfetin itirazsız yüklenilmesi için bir araç olarak kullanılabilir. Ya da seçim sonrasındaki olası bir AKP-CHP koalisyonu, uygulanacak programın “meşruiyetini” daha geniş bir tabana yaymak için gündeme gelebilir. Bu yazının konusunu oluşturmayan siyasi krizin çözümü de büyük ihtimalle ekonomik restorasyonla eş zamanlı olarak gerçekleşecektir. Ama asli çelişkileri göz önünde bulundurduğumuzda, her halükarda bu oyunu ancak emekçilerin özörgütlenmeye dayalı ve kolektif mücadeleleri bozabilir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar