Travmadan Çıkma Zamanı -

1 Kasım seçiminin sonuçlarına dair etraflı bir değerlendirme için belki erken. Ama bizi bekleyenlere dair kafa yormamak da oldukça zor. Evet, AKP’nin oy artışının belirli bir kısmı şaibe altında; asıl önemlisi HDP’nin propaganda özgürlüğü ortadan kaldırıldı, bilhassa da Kürt illerindeki operasyonlarla seçime katılıma ciddi biçimde ket vuruldu. Fakat hükümetin savaşı yükselterek “Batı”daki muhafazakar seçmenin tamamına yakınını kendi etrafında konsolide ettiği gerçeği de ortada. Dolayısıyla toplumun yüzde 60’ını oluşturan bu kesimle aramızdaki uçurumu aşmaya dair uzun vadeli stratejiler üretmemiz gerekiyor.

Önce biraz geriye gidelim. 7 Haziran seçimleri AKP’nin kurduğu neoliberal otoriter rejimde kaydadeğer bir çatlak yaratmıştı. “Ah muhalefet partileri koalisyon kursaydı neler neler olurdu”, değil bundan kasıt elbet. En az 13 yıldır süren neoliberal saldırının tökezleme sinyalleri geliyordu. Yüksek yargının hükümet aleyhindeki kararları bunun bir örneğiydi; AKP’nin içindeki çatlak sesler de. Üstüne, FED’in faiz artıracağı beklentisiyle beraber çevre ülkelerden sermaye çıkışları artınca, döviz kurunun tırmanışına tanık olduk. Döviz şokunun büyümesi halinde rejim krizi ciddi bir sistem krizine dönüşebilirdi. Ama olmadı: Hem uluslararası ekonomik konjonktür -şimdilik- duruldu hem de AKP savaşı yükselterek seçmen üzerindeki hegemonyasını tahkim etmeyi başardı.

Er ya da geç konjonktür tekrar değişecek. Çünkü Türkiye ağır borç yükü altında, bağımlı bir ülke ve kapitalizmin sancılarından saklanma imkânı yok. Ancak şimdi, gücünü takviye eden AKP bütün bedeli -önceki şoklarda olduğu gibi- emekçilere ödetmeye çalışacak. Yani zaten son derece esnekleşmiş olan emek piyasası iyice güvencesizleşecek. Müşterek alanlarımıza yönelik talan saldırıları iyice azgınlaşacak. Dolayısıyla mücadeleyle dolu bir dört yıl bizi bekliyor.

 

Alanlardan güç almak

Son dört ayda AKP savaşı tırmandırırken pek çok aktivisti dirençli kılan kilit unsur, çeşitli alanlarda yürütülen somut çalışmalar oldu. Misal, baharda toplanan bir dizi forumdan çıkan inisiyatifler yazı verimli geçirdi, belirlenen ihtiyaçlar pratik faaliyetlere tercüme edildi. Güvencesiz emekçiler için bir dayanışma alanı olan “Dünyada Mekân” epey emekle kuruldu. Mütevazı bir mekân olduğu halde, artan katılım gerçek bir ihtiyaca denk düştüğünü gösteriyor; ayrıca güvencesizlere yönelik yeni alan çalışmalarının da tohumlarını taşıyor. Öte yandan gıda alanında da yeni bir kolektif, yavaş yavaş kök salıyor ve şimdiden değerli deneyimler biriktiriyor.

Bunlar haricinde pek çok yerden yeni emek örgütlenmesi haberleri, yeni bostan ve kooperatif girişimleri duyuyoruz. Artan neoliberal saldırı koşullarında, emek ve gıda güvencesizliği meselesinin daha da öne çıkacağını öngörebiliriz. Radarın kapsamını genişletirsek, epey kalabalık Göçmen Dayanışma Ağı forumu ve öncesinde büyüyen dayanışma inisiyatifleri umut veriyor. Uzun soluklu bir direniş sonucunda Ermeni gençliğinin Kamp Armen’de tarihi mirasını savunmakla kalmadığını, yeni bir müşterek kurduğunu görüyoruz. Veya “Batı”da son süreçte hepimizi sarsan en kritik mücadele, hala artçı sarsıntıları süren “Metal Fırtınası”ydı muhtemelen; şimdi de, daha seçim yeni bitmişken cam işçileri tekrar direnişe hazırlanıyor. Yeni dönemde gücümüz yettiğince bu mücadeleleri çoğaltmaya odaklanmak durumundayız.

1 Kasım’ın habercisi olduğu çetin koşullarda tüm bu işlere daha da sarılacağız, çünkü topluluklar kuran bu çalışmalar ciddi bir şekilde yaşamsal gereklilik, nefes alma alanı haline geliyor. Ancak daha önce de bolca belirtildiği gibi, alan işlerinin ötesine geçen, yani mikro ve makro düzeyleri bağlantılandıracak mekanizmalara ihtiyacımız var ve bu ihtiyaç önümüzdeki dönemde artacak. Alanlarımıza kaçmak, saklanmak gibi bir lüksümüz yok: Artan otoriterleşme ve yükselen savaş kaçınılmaz olarak bütün alanları belirliyor ve belirlemeye devam edecek.

 

Makro ve mikronun birliği

 Bu bağlantı nasıl kurulabilir? Somutlamaya çalışalım. Soma katliamı sonrası İstanbul’da gerçekleşen protestolarda, o dönem hala canlı olan çeşitli mahalle forumları epey inisiyatif almıştı. Kadıköy başta, kentin çeşitli merkezlerinde gerçekleşen bu eylemler, dil ve tarz itibariyle sokaktan katılıma çok daha açık ve kapsayıcıydı. Kamu gündemi üzerinde belirli bir etkisi de olmuştu. (Fakat taşeron çalışmaya karşı uzun soluklu bir seferberliğe dönüşmeyi başaramamıştı.) Benzer bir biçimde, yine forumlardan bireylerin yoğun katkısıyla kurulan 10danSonra kampanyası da sokağın diliyle siyaset yapan, herkesin rahatlıkla dâhil olabildiği, yatay bir tarz kurmuştu. Bu ve benzer örnekler bize, alanlarına sağlam basan bireylerin ülke gündemine dair de söz söyleyebileceğini ve bu sesin kemikleşmiş sol ritüel ve reflekslerimize nazaran çok daha geniş bir kesime ulaştığını göstermişti.

Elbette bu iki çalışma bugünkünden çok farklı konjonktürlerde gerçekleşmişti: Kürt sorununun ve savaş gündeminin bu denli yakıcı olmadığı dönemeçler, bu tür faaliyetleri kurmak için görece elverişliydi. Dahası pek çok mahalle forumu bir şekilde varlığını sürdürüyordu. Ama bugünün koşullarında da bu kanalları zorlamak durumundayız.

Amed, Suruç ve Ankara katliamları sonrasında ritüel ve reflekslerimize geri döndük. Hükümetin son derece planlı bir biçimde yükselttiği savaş ve artan ölümler karşısında toplumun geniş kesimine hitap edebilecek bir barış kampanyası, barış dili örmeyi başaramadık. Çuvaldızı kendimize batırırsak, 7 Haziran sonrasında yapılan yüksek moralli, yerel 10danSonra forumlarında bir barış kampanyasının ihtiyacını tespit ettiysek de, bunu hayata geçirmekte atıl kaldık. Suruç katliamının ilk travmasını atlattıktan sonra örmeye çalıştığımız 10danSonra Barış gibi inisiyatifler cılız kaldı, yaygınlaşamadı. Ha keza Barış Bloku da nicel kalabalığın olduğu kimi yerellerde kök salamadı, siyasetler toplantılarına sıkıştı. Oysa yerel inisiyatif ve savunmaların işe giriştiği Yeldeğirmeni, Beyoğlu veya Şişli’de, ara sokakların hareketlendiği, yoğun katılımlı tencere-tava eylemleri gerçekleşti; ha keza güvencesiz ofis çalışanları Maslak’ta Beyaz Flama yürüyüşünü organize etti.

 

Travmadan çıkış

Çoğu zaman savaşın etrafımızdaki insanları ne kadar dehşete düşürdüğünü de göremedik. Sık sık, gerçek anlamda bir yas bile tutamadan, bildik ritüel ve reflekslerimize sığındık -yerli yersiz kullanılan “Vaktimiz yok onların yasını tutmaya” ifadeleri, ya da “Barış isteriz, savaşa da hazırız” sloganları akıldan gitmiyor-. Yaşadığımız ağır acının etkisiyle verdiğimiz bu tepkiler bizi sokaktaki insanlardan uzaklaştırdı. Yaptığımız eylemler ve kurduğumuz dille çoğunluğun gözünde gerilimle, tehlikeyle özdeşleştik muhtemelen: Misal, bildiri dağıtırken veya sokağa çıktığımızda insanların bizden adeta kaçtığını gördük. Ta Mart, Nisan’dan itibaren yoğun askeri ve polisiye operasyonlar düzenleyen, ateşkesi bozup savaşı başlatan tarafın hükümet olduğu apaçık ortadayken, yüzlerce yoldaşımız hükümetin göz yummasıyla IŞİD tarafından katledilirken, savunduğumuz barış pozisyonunun meşruiyetini etrafımıza anlatamadık. Bir tür travma halinde donakaldık.

1 Kasım seçim sonuçlarının bir faydası olacaksa, o da bizi travmadan çıkarmak olmalı. Sol çevreler arasında alelacele kurulacak defansif birlikteliklerden öte, somut yerel çalışmalarımızdan alacağımız güçle ortak eylem zeminleri kurmak durumundayız. Bunu da mikro gündemleri genel bir antikapitalist hatta bağlayan, “radikal demokrasi” söylemlerinde donakalmayan talepler etrafında yapmamız gerekiyor; zira genelde bir dizi çoğul kimliğin savunmasına odaklanan radikal demokrasi söylemi de bizi ister istemez mikroya hapsediyor.

Dolayısıyla silkinip, ait olduğumuz sınıfın “bütünlüğünü” inşa etmeye dönme zamanı. Doğrusu, oldukça çetin geçen 7 Haziran öncesi yıllarda da benzer bir durumdaydık, ki şimdi HDP’li vekillerin gücü bu kavgada arkamızda olacak. Seçim gündeminin de uzaklaşmasıyla beraber, artık ilk halkanın dışındaki yerleşimlere, sektörlere, okullara odaklanıp uzun vadeli tahkimata yönelmek durumundayız. 1 Kasım seçimleri bize, ince ince emek vermeden, sabırla ağlar örmeden bu ülkenin dengelerini alt üst edemeyeceğimizi göstermiş olmalı.

Eğer Ermeni halkı her şeye rağmen direnip Kamp Armen’i söke söke alıyorsa; Kürt halkı kızılca kıyameti göğüsleyip her alanda özörgütlerini kuruyorsa, bizlerin sızlanma lüksümüz olmadığı açık.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında