tatavaya devam! seçimler ve bağımsız bir siyasal seçeneğin inşası – stefo benlisoy -

 

30 Mart yerel seçimleri, 12 yıllık iktidarı boyunca neredeyse kesintisiz seçim zaferleri elde etmiş Erdoğan iktidarı açısından kritik bir dönemece, belki de yolun sonuna (sonun başlangıcına) işaret ediyor. Gezi sonrası moral üstünlüğünü yitiren, fikrî meşruiyeti telafi edilmez yaralar alan, iç konsolidasyonu kaybolan iktidar bloğu, 17 Aralık süreciyle birlikte tam manasıyla bir dağılma görüntüsü sergilemekte. Erdoğan ve giderek daralan çevresinin yegâne çıkış stratejisiyse seçimleri olabildiğince az hasarla atlatabilmek. Halkın yeterli bir kesimini oyları aracılığıyla yolsuzluk ve irtikap iddialarına ortak etmek, bu biçimde aklanmış olacağını, yola devam edebileceğini ummak. Tüm bu süreçteyse kelimenin gerçek anlamıyla “şefçi” bir rejimin tanımlayıcı özelliğine uygun olarak bizzat kendisini “millî irade” ile özdeşleştiren ve şahsına karşı her eleştiri ve itirazı gayrı millî ilan eden, ihanet olarak kodlayan Erdoğan’ın gidebileceği uç noktayı öngörebilmek hayli ürkütücü. Erdoğan’ın kendisiyle tam manasıyla özdeşleşmiş olanlar dışında, neredeyse tüm toplumu dışlayan, kriminalize eden ve en nihayetinde “dış mihrakların” bir uzantısına indirgeyen söyleminin yıpranmanın kaçınılmaz derinleşmesiyle nasıl gerilimli bir manzara yaratabileceğini örneklerine tanık oluyoruz zaten. Ancak bu ölçüde yalnızlaşmış, ittifakları dağılmış, yönetme kapasitesini yitirmekte olan ve küresel sistemin egemenlerinin onayından giderek daha fazla mahrum kalan Erdoğan’ın bu biçimiyle daha fazla gideceği yol da kalmamış durumda.

Bu anlamıyla seçim sonuçları hayati bir önem taşıyor. Sonuçlar Erdoğan’ın bir deli gömleğini andırmaya başlayan otoriterleşmesine bir tür açık çek oluşturabileceği, iktidarın ömrünü hiç olmazsa bir süre için uzatabileceği, kaçınılmaz sonu erteleyebileceği gibi, tam aksine AKP’nin seçimsel gerileyişiyle iktidar partisinde ve hükümet dizilişinde altüst oluşlar yaratması da olası. Böylelikle yerel seçimlerin, 12 Eylül sonrasında toplumdaki silkinişi yansıtmış 1989 yerel seçimleri ya da sonrasında siyasal İslam’ın yükselişinin işaret fişeği işlevini görmüş 1994 yerel seçimleri gibi yeni güç dizilişleri ortaya çıkaran seçimler olarak anılması oldukça muhtemel.

Tüm bu manzara içerisinde sosyalist hareket açısından seçim sonuçlarının olası etkilerini tartışmak da zorunlu. Sosyalist hareket bakımından seçimler oldum olası netameli süreçler olmuş, sosyalist hareketin tümü bu süreçlerden kendi inşasına dönük adımlar atarak, toplumsal mücadeleleri geliştirebilecek birikimler elde ederek değil, çoğunlukla krizler içerisine sürüklenerek çıkmıştır. Seçimler sosyalist hareket açısından belli hedefler doğrultusunda siyasal faaliyetin yoğunlaştığı, örgütsel inşa yönünde önemli adımlar atılan süreçler değil, adeta def-i bela kabilinden yaşanan süreçler olagelmeye başlamış,  son yirmi yılda sosyalist hareketin seçimsel görünürlüğü giderek daha cılızlaşmıştır. Bu durumun ortaya çıkmasında elbette sosyalist hareketin sürekliliğe ve bir inşa perspektifine sahip olmaması ve böylesi bir süreklilik yaratabilecek bağımsız siyasal seçenekler inşa etme girişimlerinin geçmişte hoyratça bir kenara atılmasının payı bulunmaktadır.

Hiç kuşkusuz sol, Gezi ile başlayan direniş sürecine rengini vermede, onun en önünde yer almada başarılı olmuş sayılabilirse de, solun toplumsal etkisindeki bu artış otomatik olarak siyasal müdahale gücünde artış anlamına gelmiyor. Gezi sürecinin açığa çıkardığı kitlesel radikal enerjinin seçimsel ifadesi hususunda kolaycı bir yaklaşıma sahip olmamak gerektiği daha önce ifade edilmişti. Haziran ve sonraki süreçler boyunca kendisini sokakta ifade etmiş kitlelerin evrimsel bir biçimde radikal bir alternatife yöneleceklerini ummamak gerektiği vurgulanmıştı. Gezi direnişinin Türkiye toplumunun bütününde on yıllara yayılan sağa kayış sürecine belli bir ölçüde takoz oluşturduğu söylenebilir. Özellikle CHP tabanının önemli bir bölümünde 1990’lardan itibaren iyice belirginleşen milliyetçileşme-sağcılaşma dinamiği, Gezi’yle başlayan süreçte kısmen ve kesintili de olsa tersine çevrilebildi. Ancak geniş kitlelerin aşağıdan bir siyasallaşma deneyimi yaşadığı bu yeni durumun sandıkta, kurumsal siyaset düzleminde henüz bir karşılığı yok. Toplumsal muhalefetin meşruiyetindeki artışın siyasal alandaki karşılığı cılız ve belirsiz düzeyde kalmaya devam ediyor. Bağımsız bir sosyalist seçeneğin inşa edilmesine yatırım yapılmamasının yarattığı ortamda AKP’ye dönük demokratik ve sosyal tepkilerin azımsanamayacak kısmının CHP gibi sistem-içi seçeneklere kanalize olması kaçınılmaz görünüyor. Üstelik seçimlerdeki adaylarını belirlerken kendi soluna değil sağına göz kırpan bir CHP ile karşı karşıya bulunulduğunu hatırlamakta fayda var. Bu anlamıyla, yani siyasal yöneliminin merkezine sağdan oy almayı koyan Kılıçdaroğlu CHP’sinin Baykal dönemiyle bir kopuşu değil sürekliliği ihtiva ettiğini vurgulamakla yetinelim.

Gezi’nin tetiklediği siyasal dalgalanmalar mevcut siyasal mimariyi istikrarsızlaştıran bir etkide bulunsa da kurumsal siyasete alternatif radikal bir seçeneğin şekillenmesine henüz olanak vermiyor. Türkiye’nin yakın tarihinin en ciddi siyasal-toplumsal kabarışının üzerinden kısa süre sonra siyasal tartışmalarda, cemaat-Erdoğan kapışması ya da Sarıgül’ün veya Yavaş’ın adaylıklarının AKP’yi ne ölçüde geriletebileceği hususları ağır basmakta. Siyasetin kendisi tekrar, sıradan fanilerin müdahale edemeyecekleri, egemenler arasındaki “karanlık” bir didişmeye indirgendi. Daha çok kısa bir süre önce ilk defa kendi hayatlarına ilişkin söz söyleme fırsatını bulmuş insanlar evlerinin kanepelerinde yeni “tape” beklemekle sınırlı bir siyasal konuma ötelendiler. Zaten Kılıçdaroğlu da “provokasyon” söylemleriyle sürekli olarak sokak hareketini sönümlendirme arayışında. Kitle hareketinin daha da radikalleşip yaygınlaşması, AKP’nin karşısındaki CHP ya da cemaat gibi güçler için de kaçınılması gereken bir tehlike. Dolayısıyla bugün Gezi sürecinin müsebbibi olduğu o kolektif radikalizasyonun sistem-içi kanallara çekilerek soğurulması, sönümlenmesi çok daha somut bir ihtimal. Mevcut kutuplaşma eğiliminin etkisinin pekişmesi ve iktidarın artan otoriterliği ve hoyratlığı karşısında Gezi’de sokağa çıkmış kalabalıklar egemen siyasal seçenekler arasında ehven-i şer olarak algıladıklarına doğru sıkışmakta. Tam da bunun bilincinde olan CHP, nasılsa iktidar karşısında kendisine yönelmek durumunda kalacağını hesap ettiği Gezi’de açığa çıkmış potansiyele seslenmekten çok, kendi sağına açılabileceğini umduğu, merkez sağdan devşirilmiş bir aday profiline yatırım yapmış durumda. Özellikle büyükşehirlerde tam manasıyla sağ, sermayenin canı gönülden benimsediği renksiz, kokusuz sade suya tirit bir siyaseti yansıtan adaylar öne çıkarıldı. En nihayetinde de insanların adeta ölüm gösterilerek sıtmaya razı gelmeleri bekleniyor. Yakın tarihin tanıklık ettiği, yönetme ve yönetilme biçimlerine ilişkin en esastan itirazı barındıran bu muazzam toplumsal kabarışın geleneksel yönetme-yönetilme ilişkilerine tabi olması, geleneksel siyasi aktörlerin arkasına dizilmesi ve onlar tarafından temsil edilmesi arzulanmakta.

Öte yandan bu tarz bir, “Erdoğan yerine kim olursa olsun” ehven-i şer mantığının “sol” içerisinde de seçimler yaklaştıkça zemin kazandığı aşikâr. Bağımsız bir inşa perspektifinden mahrum ve dolayısıyla kendi anını mutlaklaştıran, hafızasız bir solun bu türden (aslında çokça maruz kalınmış) tuzaklara yol veriyor olması hiç kuşkusuz üzücü olsa da şaşırtıcı değil. Ehven-i şer siyasetinin yegâne kesin sonucunun bağımsız bir sol örgütsel varoluşu imkânsız kıldığı sayısız uluslararası ve ulusal örnekle vaki. Böylesi bir ortamdaysa yerel ve genel seçimlere katılmanın ve genel veya yerel temsili organlarda yer almanın sosyalistler açısından toplumsal mücadelelerle bağ kurma, yerel direnişleri kışkırtma ve katkıda bulunma, kitlelerin kendi kaderlerine egemen olma ve bütünlüklü bir inşa faaliyeti açısından ne anlam taşıyabileceğine dair tartışmalara rastlamak artık büyük ölçüde mümkün değil. “Gezi”nin açığa çıkardığı toplumsal enerjinin, özgüven ve yaratıcılığın kökleşmesi, süreklileşmesi, hiç olmazsa siyasetin bilindik kalıpları içine sıkışmaması için nasıl bir strateji izlenmesi gerektiği tartışması anlamsız bulunuyor, bütün bunların kendisini gereksiz bir meşgale, bir “tatava” olarak görmemiz isteniyor. Üstelik böylesi bir pragmatist tavrın kendi hayatına dair söz söyleme isteği kazanmış insanları tekrar egemen siyasetin bilindik pasifleştirici konumuna iteceği bilinerek. Solda etkili bir alternatifin olmaması da bu “kestirme yoldan yırtma” kolaycılığını besliyor. Oysa unutmamak gerekir ki Gezi’de yan yana gelinen kitlelerden kopmamak, onların kaygılarını, endişelerini anlamaya çalışmak başka şey; onlara ve kendimize yalan söylemek, sahte çözümler, aslında çıkışsız kestirme yollar, maymuncuklar sunmak başka şey.

Seçimlerin toplumsal gerçekliğin çarpık da olsa bir ifadesi olduğundan hareketle, gerek yerel seçimlerde gerekse de önümüzdeki seçim maratonunun sonraki aşamalarında toplumun neredeyse yirmi yıllık ana eğilimlerinin, yani siyasal merkezin seçimsel düzeyde sağa kayışının kesintiye uğrayacağını, milliyetçi ve muhafazakâr siyasal atmosferin hızla dışına taşacağını ummamak gerekiyor. AKP’nin gerileyişi ve hatta çözülmesi, sonrasında onun yerini otomatik olarak dolduracak özgürlükçü ve eşitlikçi bir siyasal seçeneğin açığa çıkacağı anlamına gelmiyor. Aksine bu durum egemenler nezdinde, orta vadeye yayılmış bir hegemonya bunalımı yaratabilir. Böylesi bir sürecin eşiğinde, bağımsız bir siyasal seçeneğin inşasından imtina etmemek gerekiyor. Seçimlerde alınacak tavır da ölümü gösterip sıtmaya razı edenlere inat, eleştiriler baki olmakla birlikte egemenlerin kafasında “tatava etmeye” devam edecek sistem dışı seçenekleri güçlendirmektir. Bundan dolayı işe, seçimlerde genel olarak HDP’yi, kimi yerellerde de solun ortak adaylarını desteklemekle başlayalım. HDP’nin, solun bazı birleşik aday önerilerinin eksikleri, gedikleri elbette çok. Seçim sonrasında bu eksikleri tartışmak kaçınılmaz bir ihtiyaç. Ancak yaklaşan seçimlerde bu seçeneklerin güç kazanması, yarınki mücadeleler açısından somut bir itki oluşturacaktır. Önümüzdeki siyasal muammanın kolay bir çözümü yok ama en büyük yanlışın, bir yanlışı başka bir yanlışla ikame etmek olduğunu bilmezlikten gelmek olduğunu hatırdan çıkarmayalım.

Kendini seçimler dahil olmak üzere siyasal faaliyetin bütününde emekçi ve ezilenler nezdinde şu ya da bu ölçüde görünür kılmayan, siyasal sistemdeki hegemonya ve meşruiyet bunalımı karşısında sistem dışı bir alternatifin bugünden inşasına cüret etmeyen bir sol, sadece bu seçimlerde değil, gelecek seçimlerde de, dolayısıyla önümüzdeki dönemin belirleyici siyasal mücadelelerinde de görünmez olmayı, başka güçlerin bir tür payandalığını yapmayı içine sindiriyor demektir. Bu seçimin çok kritik olduğunu söyleyenler, muhtemelen aynısını cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de, genel seçimlerde de benzer şekilde ve aynı pervasızlıkla iddia edecekler. Bu iddianın altında kalmak, siyasal krizin damgasını vurduğu ve yaygın kitle hareketlerinin etkili olduğu bütün bir dönemde, solun siyaset dışı kalması anlamına gelecek. Türkiye tarihinin en büyük toplumsal kabarışlarından biri olan Gezi isyanının hemen ardından siyasal saflaşmayı sistem içi seçenekler arasındaki bir tahtırevalliye sıkıştırmak herkesin işi olabilir ama “devrimci” sıfatını kendine yakıştıran solun olamaz.

Son olarak: AKP karşısında “en güçlü adaya” oy verme çağrıları cüretsizliğin (hatta sinizmin) ifadesi. Oysa AKP (orta ve uzun vadede) kaybediyor ve kitleler son otuz yılda hiç olmadığı kadar hareket halindeler. Dolayısıyla kolay ama çıkışsız olduğu tescilli yollara tenezzül etmeye gerek yok. Devrimciliği her daim karakterize etmiş cürete asıl böyle zor dönemlerde ihtiyacımız var.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında