tartışmaya hazır mıyız: conchita, monamour! – ecehan balta -

 

Eurovision Türkiye için her zaman bir ulusal mesele oldu. Gurur, kahramanlık, eziklik, mağdurluk, zafer duygularımızı özellikle 80’lerde büyüyen kuşak olarak hep Eurovision’la tatmin ettik. Hep komşularımız bize sorunlu olduğumuz için, Avrupa da doğulu gördüğü için puan vermedi. Yoksa şarkılarımız çok güzeldi. Özellikle de Çetin Alp’in Opera şarkısı, ne kadar Batılı olduğumuzu gösteriyordu, adeta “opera bizim işimiz” mesajı veriyordu ama Batı, Osmanlı’dan gelen hırsından, onu bile takdir etmedi.

Sonra Sertap Erener’le 2003 yılında ilk kez Türkiye birincilik yüzü gördü. İlk kez hak ettiğimiz yere gelmiştik. Nasıl? Bence gayet postmodernizmin farklılıkları kutsayan yelkenine binmeyi akıl edebildiğimiz için.  Özellikle de 15 ve 16. yüzyıllarda Batı’nın haremde göbek atan beyaz kadın imgesini karşısına çıkardığımız için. Yani yine ne olduysa Osmanlı dolayımıyla olmuştu.

Devamını biliyorsunuz, neoliberal muhafazakârlaşma ile birlikte, sanatın her türlüsüne gıcık olmaya başlamıştık zaten. Üzerine bir de bu tip temel olarak “Osmanlı tokadı” gerektiren “davranış bozuklukları”nı kendi televizyonlarımızdan halkımıza seyrettireceğimiz yoktu. Zaten ulusal çıkarlarımız sağlı sollu komplolara sürekli olarak maruz kaldığından, Yunan jetlerinin yerini de Suriye jetleri aldığından milli duyguları yeşertmek için Eurovision’a gerek kalmamıştı.

Avusturya’dan bir drag queen’in, bir trans bireyin yarışmayı kazanması da ne kadar haklı olduğumuzu gösterdi zaten. Yozlaşmaya karşı bir Ruslar, bir biz, eski büyük imparatorlukların torunları olarak mücadele edecektik. Avusturya da Habsburg hanedanı döneminde yaşadığı şaşaalı günleri pek çabuk unutmuştu.

Conchita’nın (sanırım kendisine ismiyle hitap ettiğim için bana kızmaz) başarısının LGBTİ bireylerin görünürlük/meşruluk mücadelesinde önemli bir durak olduğunu düşünüyorum. Ama bu başarıyı bir yana koyarak onun sakalının bana düşündürdüğü şeyleri paylaşmak istiyorum aslen.

Queer kuramı Türkiyeli okuyucunun pek yabancısı olduğu bir konu değil. Ancak tek bir queer kuram olduğunu da ileri sürmek doğru değil. Genel olarak queer, öznellik, cinsellik ve iktidar arasındaki bağlantıları ortaya koymaya yönelik olarak, 1980’lerin sonunda gelişen, LGBTİ kimlik politikasına da karşı duran bir yaklaşım ve sadece yaklaşım değil, aynı zamanda bir siyaset. Burada queerin ne’liği üzerine bir tartışmaya girmeyeceğim. Çünkü queer teorinin zorladığı ve bizim hâlâ anlamakta zorlandığımızı düşündüğüm şeyi, Conchita’nın sakalı yüzümüze vurmuş olmalı, öyle umuyorum:

Queer, kadın ve erkek cinsiyet kimliklerinin ya da heteronormativiteye karşı “cinsel azınlıkların” çok daha ötesinde, biyolojik cinsiyetlerin geçişliliği üzerine konuşuyor. Biz hâlâ ona “yeni toplumsal cinsiyet siyaseti” demeye devam ededuralım, queer biyolojik olarak cinsiyetleri dondurmanın ve iki kutba ayırıp, mücadeleyi de toplumsal cinsiyet düzeyinde vermenin anlamsızlığı üzerine konuşuyor. O yüzden de queer bir “toplumsal cinsiyet siyaseti” olmanın ötesine geçiyor, biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımı ilga etmeye gözünü dikiyor.

Kadın bedeninde sakal, kadınlar ve tüy arasındaki gergin ilişkinin en görünür hale getirilmiş biçimi.[1] Bacakta, koltuk altında, pelvis bölgesinde olan tüyler yine belirli bir derecede “normal” karşılanır, en fazla “temiz olmayan” damgası yenmesine neden olurken, genellikle hormonel sorunlar nedeniyle oluşan çene altı kılları, “erkek gibi” damgası yenmesine neden olur. İşte, kadın vücuduna yerleşen “bildiğin sakal”, a) “erkek gibi kadın” b) “kadın gibi erkek”, c) hiçbiri d) hepsi seçenekleri ile yüz yüze bırakıyor insanı.

Queer’in biyolojik cinsiyete yönelik bu “saldırısı”, özellikle feministler ve LGBTTİ’ler açısından politika yapış biçimimizi sorgulamamızı gerektiriyor. Hazır mıyız, bilmiyorum. Aslında pek de sanmıyorum.

Yine de bu tartışmayı açtığın için, sakalından öpüyorum Conchita!



[1] Bu konuda sarsıcı bir yazı okumak isterseniz, http://www.5harfliler.com/kildan-tuyden-mevzular/

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında