“tanrım, babamın önderi anlamasına yardım et!” – foti benlisoy -

 

Solcu gazeteci, Altın Şafak’ın ipliğini pazara çıkarmak adına bir Yunan televizyonunda örgütün yayın organlarından alıntılar yapıyor, Altın Şafak’ın Hitler’li, gamalı haçlı afiş ve basılı materyallerinden örnekler gösteriyor. Tanınmış program sunucusu, gazetecinin sözünü kesiyor ve soruyor: “Yani Altın Şafak’a oy veren yüzbinlerce vatandaşımızın birer Nazi olduğunu mu söylüyorsunuz?” Gazeteci bir an için tereddüt edip cevaplıyor: “Almanya’da Hitler’e oy veren milyonlarca insanın hepsi Nazi miydi bilemiyorum ama şurası kesin, Hitler Naziydi.”

Programcının niyeti halisane olmasa da (Altın Şafak Nazi değil demeye getiriyor alında) soru yersiz sayılamaz. Yunanistan gibi antifaşist geleneğin köklü olduğu bir ülkede nasıl olur da yüzbinlerce insan daha dün adı sanı bilinmeyen bir Nazi suç örgütüne oy verir? Hem mesele sadece Yunanistan’la ilgili değil ki? Nasıl olur da Kahramanmaraş’ta binlerce insan savaştan kaçan göçmenlerin üzerine yürür, linç etmeye koyulur? Nasıl olur da İsrail vatandaşları “Araplara ölüm” diye çığırarak yürüyüş yapar? Nasıl olur da bir sanatçı Yahudilerin kırıma uğratılmasını savunur? Nasıl olur da bir başkası “artık Arap görmek istemiyorum” der? Sokakta karşılaştığımız, bazen ayaküstü iki çift laf ettiğimiz insanlar, iş arkadaşlarımız, komşularımız, akrabalarımız, tanışlarımız, dostlarımız, yani “sıradan”, yani “normal” insanlar nasıl olur da faşizm gibi örgütlü ve taammüden kötülüğün safına düşer?

En iyisi bizim solcu gazetecinin yaptığını yapmak ve soruların cevabı için Nazi Almanyası’na, o cinai Üçüncü İmparatorluğa kadar geri dönmek. Nazizmin nasıl olup da bir kitle hareketi halini aldığı, milyonları peşinde sürükleyebildiği üzerine çok şey yazıldı elbet. Burada onları tekrar etmenin manası yok. “Çizilenlerse” daha az. İşte Kurt Halbritter’in bizde Habitus Yayınları’ndan çıkan Kavgam’ı, bu konuda çizilenlerden. Başlık yanıltmasın. Halbritter’ın Kavgam’ı bizde bir ara istikrarlı bir biçimde çok satanlar arasında yer alan meşum kitap üzerine değil. Halbritter iktidardaki Nazizmin gündelik tezahürlerini, onun nasıl sıradanlaştığını, “sokaktaki” insanın hayatına nasıl sirayet ettiğini Kavgam’dan pasajlar eşliğinde çiziyor, aktarıyor. Parti üye ve kodamanlarının, ya da SR’ların değil, “sokaktaki Alman”ın Nazi iktidarıyla gündelik ilişkisini ele alıyor.

Harbitter merkezi temasını en başta, kitabının daha epigraf seçiminde açık ediyor. Stalin büyük bir alicenaplıkla, “Hitler hizbini Alman halkıyla, Alman devletiyle bir tutmak gülünç olacaktır. Tarihten edinilen deneyimler göstermektedir ki, Hitlerler gelir gider, ancak Alman halkı, Alman devleti kalır” diyor. Hemen aşağıdaysa bizzat Hitler Stalin’i tekzip ediyor: “Eğer bir şekilde yanılıyorsam ya da halk, eylemlerime arka çıkmayacağına inanacak olursa, boynumu vurdurabilir: sessiz sedasız göğüs gererim.”  Hitler demagojiye başvuruyor elbet ama Harbitter’in epigraf seçimi tesadüfi olmasa gerek. O, Stalin’in aksine, alttan alta halkın (aktif ya da pasif, içten ya da değil) desteği ya da göz yumması, rızası olmasa Nazi rejiminin ayakta kalamayacağını vurguluyor kitabında. Tereddüde düşseler de son ana kadar, yani savaş kaybedilinceye kadar rejime karşı başkaldırıyı düşünemeyen ve ancak esir kampında kendini aklamak adına, “Böyle olacağını biliyordum. 33’ten beri olacakları gördüm, hatta bir ara partiden ayrılmak bile istemiştim” diyenleri konu ediniyor.

Halbritter’ın karikatürleri, daha doğru deyimle çizgi-anekdotları, Nazi Almanyası’ndaki gündelik hayatın, onlar olmasa sistemin bunca zaman ayakta kalamayacağı sıradan, “küçük” insanların gündelik yaşamının resimlerini çiziyor. Halbritter’in çizgi anekdotları, Nazizmin toplumsal etkisine, gündelik hayata nüfuz etme biçimlerine dair belki de sayfalarca yazıdan daha büyük bir açıklayıcılığa sahip. Kurt Halbritter bir “tarihçizer”, yani çizerek tarih yazıyor. Yaşlı teyzelerin, amcaların, gençlerin, sevimli çocukların inanarak ya da inanmış gibi görünerek, bağırarak ya da susarak nasıl birer Nazi’ye dönüştüklerini gösteriyor. Her gün gördüğümüz insanlar bunlar. Sıradanlaşmış siyasi linç ve terör eylemlerinin doğrudan ya da dolaylı faili olan ama hiçbir şey olmamış ve yapmamış gibi olağan hayatlarını sürdüren, sürdürebilen insanlar. Gettoya, belki bir toplama kampına gönderilen insanların önünden geçerken “bu insanlar nereye gidiyor” diye soran kızına, “tatile” diye cevap veren annenin hikâyesi. Onlar iyi bir baba, müşfik bir anne, sorumlu bir öğretmen, dürüst bir esnaf, anlayışlı bir komşu, namuslu bir yurttaş vs.

Halbritter, Nazilerin baskı ve tedhiş aygıtlarına vurgu yapmıyor. O çok daha sıradan, yüz yüze, gündelik sindirme mekanizmalarını gündeme getirmeyi tercih ediyor. Yani komşular, tanıdıklar, kapıcılar tarafından bazen dedikodu bazen de aleni yaftalamayla uygulanan gündelik toplumsal basıncı:“Bayan Bens, sizin bayrak da pek ufacıkmış” diye sitem ediyor komşu, “Bay Breitanberger siz bayrağı ne zaman asacaksınız?” diye soruyor sokakta bir başkası. Zamanla gündelik milliyetçi ritüellere iştirak etmemek giderek daha riskli hale geliyor. Halbritter’in bir başka karikatüründe hatırlattığı üzere, SR’ların yürüyüşü sırasında Nazi selamı vermemek rahatlıkla dayak yeme vesilesi olabilir. Ancak fiziki şiddet Nazi ritüellerine uymanın tek gerekçesi değildir. “Mahalle baskısı”, söz konusu törenselliğin sıradanlaşması, buna katılmamanın toplum dışılıkla damgalanması çok daha güçlü gerekçeler haline gelir. “İyisi mi, söyle şu marşı herkesle birlikte, fikrini de eve sakla” der bir arkadaşınız; “Ben de bayrağı asıyorum artık. Karşı olduğumuzu gözlerine sokmaya gerek yok” der eşiniz. Üzüntü içerisindeki anne umarsızca oturan ve muhtemelen Nazilere pek de hayırhah bakmayan eşine seslenir: “Çocuk yatağına uzanmış ağlıyor. Onu arkadaşlarından böyle yalıtamazsın”. Dışarıda Hitler Gençliği marşlarla, bayraklarla yürümektedir. “Oyuna” katılmamak, onun parçası olmamak üzüntü vericidir. Dolayısıyla insanlar ayak uydurmayı seçer. Gündelik kaygılar kendinzi akıntıya bırakmanızı sağlar. “Erich! Çocukları düşün, sen de ilerlemek istiyorsun!” der anlayışlı eş. Dışarıda kalmak kolay değildir. Karısına yeni üye olduğu NASDP’ın kartını gösteren adam, “Niye sırf biz akıntıya karşı kürek çekecekmişiz ki, diye düşündüm o anda” deyiverir.

Halbritter’in çizgi anekdotları, rejimin gündelik pratiklere uyumu teşvik ederek nasıl pasif de olsa onay devşirdiğini görmemizi sağlıyor. Bu onayın devşirilmesinde çıplak şiddet önemli bir yer tutsa da çoğunlukla rejime ayak uydurmanın ya da hiç olmazsa pasif bir biçimde rıza göstermenin de teşvik edilmesi önemli bir rol oynuyor.  Giderek daha fazla sayıda “küçük insanın” önderle ve rejimle özdeşleşerek rejimin amentülerini gündelik hayatta yeniden ürettiğini yalın bir biçimde ortaya seriyor Halbritter. Toplumun önemli bir kesimi, Nazi ideallerini coşkuyla sahiplenmese ve hatta vülger radikalizminden rahatsız olsa da adeta bir beka stratejisi uyarınca giderek rejimin öğretisi ve pratiklerine intibak ediyor.

Aslında Nazi ideolojisi, Avusturya’nın ilhakı gibi “yıldızının parladığı anlar” dışında hiçbir zaman toplumun çoğunluğunun aktif onayını elde edememişti. Buna rağmen Nazilerin iktidarına kapı aralayan muhafazakâr ve milliyetçi bir düşünsel iklim, Alman toplumu ve özellikle orta sınıflarında güçlü bir biçimde yer etmişti. Nazizm işte bu siyasal, kültürel düşünsel ve pratik birikime yaslanarak iktidarını pekiştirdi. Birçok insan Hitler ve partisinin iktidarının “aşırılıklarını” onaylamasalar da Weimar döneminin siyasal çalkantılarının ve sert sınıf mücadelesinin nihayet sona ermesi, bu dönemin iki ana sorunu işsizlik ve enflasyonun nihayet alt edilmesi, daha doğrusu hiç olmazsa öyle görünmesi, Komünist “tehlikenin” ezilmesi gibi etkenler pasif de olsa ona giderek genişleyen bir zemin sundu.

Çocuklar ve gençler söz konusu olduğundaysa bu destek pasif değil, çok daha aktif bir hal alır. Hallbritter, Nazizmin nasıl gençlerin ebeveynine, büyüklerine isyanının bir kanalı haline geldiğini gözümüzün içine sokuyor adeta. Babasına, “Herkesin üniforması var, bir benim yok!” diye hayıflanan küçük kız mesela. Yemek masasını, “Sürekli Önder’e kızıp söylendiğinizi okulda söyledim ama!” tehdidiyle terk eden oğlan. Kız arkadaşına “Boş ver sen, Önder iyi biri, anne babalarımız onu daha anlayamıyor o kadar” diye teselli eden oğlan çocuğu. Nazizm çocuklara ve gençlere partiyle özdeşleştikleri, Nazi ideolojisini benimsedikleri ve Führer’e bağlandıkları takdirde önem kazanacakları, geleneksel otoritelere karşı belli bir güç ve bağımsızlık kazanacakları vaadinde bulunur. “Anne, sözlerine dikkat et, ben Önder’in üniformasını taşıyorum” der genç kadın gururla. Babalarının kütüphanesinde Thomas Mann’ın bir kitabını bulan Hitler Gençliği üniforması giyen gençler, “Sevgili babamız da kalkmış böyle bir şey uğruna ailemizin itibarını tehlikeye atıyor” diye çıkışır.

Troçki faşizm için “küçük burjuvazinin karşı devrimci umutsuzluğunun örgütlenmesi” der. Halbritter de bu deyişe nazire edercesine küçük burjuvaların evlerine, işyerlerine, mahallelerine konuk oluyor. Kavgam’da işçi mahalleleri, fabrikalarsa nadiren karşımıza çıkıyor. Çıktığındaysa işçilerin yaşam ve çalışma koşullarıyla rejimin propagandası arasındaki derin uçurum gözümüzün içine sokuluyor: “Burada da mutlu mesut çalışan insanlar, aydınlık mekânlar, pencerede çiçekler, emeğin, işin zarafeti, güzelliği!” İşçiler bu ve benzer sözlere, vaatlere boş gözlerle bakıyor bakmasına ama onlar artık Alman işçi sınıfının o muazzam geleneğinin ardılları olmaktan çıkmışlardır. Daniel Guerin’in tabiriyle “kahverengi veba”, yani faşizm işçi sınıfının boynunu öyle bükmüştür ki bu, işçilerin bu yenilginin altından kalkması öyle kolay değildir. İşçilerin bu yenilmişliğinin aksine patron sınıfının keyfi yerinde gözükmektedir. “Her şey yolunda, o kadar siyasi almayın bunları” diye kendi arasında konuşur burjuva ailesi, dışarıda yürüyüş yapan Nazileri evlerinden izlerken. Yeni inşa edilen otobana bakan kodaman arkadaşına, “Ee, Bay Berger, hâlâ öcü Nazilere karşı mısınız?” diye sorar. Bir başkası,  “SS çizmeli siyaset ya da değil, bu ülkede yeniden üretici bir iş yapılıyor mu yapılmıyor mu, ona bakacaksın” diye yorumda bulunur. Ekonomi “tıkırındadır”, keyifler de gıcırdır. Bir başka sermayedar, dostuna Nazizmin faydalarını hatırlatır. “Hadi dürüst ol: Başımızda Naziler olmasaydı, komünistler olurdu.”

Kavgam’ın belki de en etkileyici kısmı, insanların linççi-tedhişçi Nazi ideolojisinin yürütücüsü haline geldikleri, bütün “masumiyetleri” ve sıradanlıklarıyla o cinai makinenin dişlileri haline geldikleri bölümler. “Geber Yahudi” yazılamasının önünde bir kadın, muhtemelen Yahudi olan, şık giyimli bir beye, “Sizin gibilere dokunmazlar” diye güvence verir.  Evinin önündeki duvara “Yahudi domuzlar defolun” diye yazılan Yahudi kadını, komşusu, “Hadi, hadi, Bayan Goldman, bunlar hep erkeklerin işleri. O kadar da ciddiye almayın” diye teselli etmeye çalışır. Ama işler sıkılaştıkça komşuluk ya da arkadaşlık ilişkileri de kâr etmemeye başlar elbet. Sarı yıldız taşıyan kadına komşusu bu sefer, “Sizinle bir derdim yok. Yalnız bir süre birbirimizi tanımazdan gelsek daha iyi olur.” Pencere önünde arkadaşını dışarıya, oynamaya davet eden çocuğa (sarı yıldız taşıyan çocuğa) arkadaşının annesi, “Sen eve dön Judith, Marion’un bana yardım etmesi gerekiyor, oynayamaz” diye seslenir.  Bir kafede, muhtemelen oranın müdavimlerden biri olan bir Yahudiye bakıp fısıldaşan iki garson, “Birimizden birinin artık burada ona servis yapılmayacağını söylemesi gerekiyor” diye konuşur. Bir Yahudiyle evli olan kızının boşanmasını isteyen baba, “Jakob Hirsch’in evlenilmesi makbul bir adam olduğunu 33’ten önce söylemiştim” der yüzsüzce. Bütün bunları Halbritter akıl almaz bir olağanlık, hatta sevimli bir muziplik atmosferinde aktarıyor. Tarihin en büyük felaketine tam istim yol alırken insanlar hiç istifini bozmuyor. Tatlı bir dükkân sahibinin komşusuna dediği gibi: “Neden korkacakmışız ki? Yahudi değiliz ve komünistlerle de işimiz olmaz.”

Kavgam sadece geçmişe dair değil. Halbritter “müdavim masası” diye anılan ve kitap boyunca ara ara karşımıza çıkan bölümde, kitabın yazıldığı-çizildiği dönemden bir dostlar meclisine bizi konuk eder. Böylece kitabın yayımlandığı yıllarda Nazi döneminin nasıl algılandığını, aslında Nazilerin, ya da Nazileri muktedir kılmış fikirlerin halen “aramızda” olduğunu göstermeye çalışır. “Nihai Çözüm biraz abartılı oldu tabii”, “Bugün her ebleh dünyaya bir çocuk getiriyor ve vergi mükelleflerinin bunu sırtlaması bekleniyor”, “Sağlıklı bir milli duygunun neye zararı olacağını anlamıyorum”, “Bizde hakiki milliyetçilik hakkında olumlu görüş eksik”, “Yüzyıllardır Almanlara ait olmuş topraklardan neden vazgeçecekmişiz”, “Bir önderimiz vardı, iyi miydi kötü müydü tartışılır ama hiç olmazsa düzen vardı”. Müdavim masasının arkadaş canlısı ortamında uçuşan laflar böyledir. Faşizm geçmişin karanlık günlerinde yitip gitmemiştir, halen aramızda dolanmakta, örgütlenmeyi, sokağa çıkmayı beklemektedir. Yunan gazetecinin aklıevvel program sunucusuna cevabının ardında yatan da bu olsa gerek.

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar