Tanıdığım Nikos Poulantzas – Michael Löwy -

 

16-17 Ocak’ta Sorbonne’da Nikos Poulantzas’ın eseri üzerine uluslar arası bir konferans gerçekleştirildi. Bu konferanstan yola çıkarak Fransızca dergi Contretemps Paris 8 – Vincennes Üniversitesi’nde sekiz sene boyunca merhum düşünürün asistanlığını yapan Michael Löwy ile bir mülakat gerçekleştirdi.

Mülakat Alexis Cukier, Ramzig Keucheyan ve Fabio Mascaro Querido tarafından yapıldı.

 

Nikos Poulantzas ile nasıl tanıştın?

Günümüzde dahi Latin Amerikalı en önemli Marksistler arasında sayılan arkadaşım Emir Sader, 1960’larda Fransa’da sürgün hayatı yaşamaktaydı.[1] 1969’da benim de Fransa’ya taşınmamdan sonra Emir’le buluştuğum bir gün bana şunları söyledi: “Şili’ye gitmem gerek”. Salvador Allende’nin Halk Cephesi’nin (Unidad Popular) 1970’te iktidara gelmesinin hemen öncesiydi. “Benim yerime Vincennes Üniversitesi’nde Nikos Poulantzas’ın asistanı pozisyonunu alabilir misin?” diye sorunca “Evet, elbette…” dedim. Bu kararı onaylayan Nikos ile beni tanıştırdı.

O zamanlar benim teorik ve siyasal yönelimlerim hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Şüphesiz Emir benim hakkında güvence verdikten sonra bu hususta endişe etmesine gerek yoktu. Fakat çok farklı Marksist kavimlere aittik: O Althusserci bense Lukacs’çıydım, o yarı Maoist ve sonrasında Avrokomünist bense Troçkist. Tüm bunlara rağmen oldukça iyi anlaşıyorduk. Bir vakit sonra beraber Üçüncü Enternasyonal, ulusal sorun, devlet teorisi, Lenin, Gramsci üzerine dersler organize ediyorduk. Başlangıçta da dersleri beraber vermeyi kararlaştırmıştık. Bu öğrencilerin de hoşuna gitmekteydi, zira bu konular hakkında iki farklı görüşü işitme şansı bulmaktaydılar. Bu ufak ikili çalışmamız birkaç yıl devam etti…

Nikos Poulantzas nasıl bir insandı?

Sıcak kanlı bir insandı. Bir Akdeniz karakteriydi, Yunanların nasıl olması gerektiğini tasavvur ediyorsan… Muazzam bir mizah sezgisi vardı, sürekli espriler yapardı. Cömertti, özellikle onlar nezdinde oldukça popüler olduğu öğrencilerine karşı. Derslerimiz tıka basa doluydu, yüzlerce öğrenci bunları takip etmekteydi. Nikos Poulantzas bir sekterin tam karşıtıydı, neşeyle dolu bir Marksist. Sonrasında, 1979 yılındaki intiharı belki karanlık bir kişiliğe sahip olduğu intibaını verebilir fakat böylesi bir karakter değildi.

1974 civarında Lukacs üzerine doktora tezimin jüri üyesi olmasını istedim. Destekleyiciydi fakat sunuşum sırasında yaptığı bir yorumu asla unutamayacağım: “Michael, senin gibi akıllı bir insan Lukacs ile neden vakit kaybetsin ki?” Onun için Lukacs tahammül edilmez bir aşırı solcuydu…

Bana gelince, kitaplarını ilginç buluyordum ve elbette onları okumaktaydım. Fakat benim için aşırı Althusserci, aşırı yapısalcıydı. Sonlara doğru görüşlerimiz daha yakınlaştı, zira son metinlerindeki erken yapısalcılığı yerini toplumsal sınıflar ve devletin daha siyasal bir kavrayışına bıraktı.

Dersler dışında onunla tartışma fırsatı buldun mu?

Evet. Özellikle 1970’lerin ortalarında,  New Left Reviewteki yoldaşlarımız Londra’da gerçekleşen bir tartışmaya katılmamız için bizi davet ettiklerinde gerçekleşen bir hadiseyi hatırlıyorum. Nikos’un, “sosyalizmin demokratik yolu”na dair meşhur epilogunu NLR’nin bastığı, son büyük kitabı Devlet, İktidar, Sosyalizm’de geliştirdiği savlarını savunması gerekiyordu.

Her şeyden evvel hatırladığım, bu kitapta Nikos’un Rosa Luxemburg’un düşüncesine yaklaşma biçiminin oldukça faydalı olduğunu söylediğim. Her zaman için Luxemburgist oldum. Rosa’nın ortaya attığı ve Nikos’un geliştirdiği ve daha ötesine taşıdığı önerme, devrimci süreçlerde temsili ve doğrudan demokrasilerin bütünleştirilmesi ihtiyacıydı. Bunun bugün dahi önemli bir düşünce olduğuna inanıyorum.

Siyasal konumlanışı hakkındaki düşüncelerin nelerdi ve bunlar nasıl evrildi?

Nikos’un siyasal konumlanışını kategorize etmek gerçekten olanaksızdı. Yunanistan’da komünist hareketin “Avrokomünist” bir bölünmesinin ürünü olan ve Prag Baharı döneminde Moskova ile ilişkilerini kesen, İç KKE’nin (Yunanistan Komünist Partisi) bir üyesiydi. Bu noktada İç KKE’nin, bugün Yunan radikal solunun bir partisi olan SYRIZA’nın arkasında bulunan siyasal geleneklerin bir parçası olduğunu kaydetmeliyim. Bu anlamda Nikos açıkça komünistti, fakat bazı seferler “reformist” eğilimler diyeceğim tavırlar sergilemekteydi. 1974’te sağın vesayetinde ve Konstantinos Karamanlis’in etrafında Yunanistan’da demokrasi yeniden tesis edildi. Ve İç KKE’de demokrasi yolunda Karamanlis’in yegâne seçenek olduğunu vurgulayan “Karamanlis ya da tanklar” sloganı eşliğinde Karamanlis’i destekleme kararı aldı. Böylesi bir şey elbette oldukça tartışmaya açıktı…

Nikos Albaylar Cuntası’nı yaşamamıştı. O dönemde çoktan Paris’e taşınmıştı. Fakat Yunanistan’daki durumu yakından takip ediyordu ve Diktatörlüklerin Krizi (Portekiz İspanya ve Yunanistan’da geçiş süreci) kitabı Yunanistan üzerine olmazsa olmaz bir tartışmayı ihtiva etmektedir. Paris’te öğrencisi bulunan PASOK üyeleriyle aralarındaki anlaşmazlıkları anımsıyorum. Bu parti hakkında hayli eleştireldi ve bugün bu noktada haklı olduğu söylenebilir.

Tüm bunlara rağmen, o dönemde hiç kuşkusuz çok sayıda başkaları gibi Nikos’un da Maoizm ve Çin Kültür Devrimi’ne sempatisi bulunmaktaydı. Dolayısıyla siyasal konumlanışı oldukça kendine hastı.

O yıllarda aranızdaki temel anlaşmazlık neydi?

Biraz önce değindiğim NLR tarafından organize edilen tartışmada, her devrimci sürecin devlet mekanizmasının yıkılmasını içerdiğinde ısrar eden klasik bir Leninist konum lehine tavır aldım. Bu varsayıma ilişkin çok daha ılımlı bir tavra sahipti. Değişik toplumsal güçler arasındaki savaşımın neticesi olarak devletin karmaşık bir bünye olduğu andan itibaren devrimci sürecin ilerlemesiyle bazı yönlerinin muhafaza edilebileceğinde ısrar ediyordu.

Yunanistan’da diktatörlüğün son bulmasıyla devlet mekanizması sorusuna ve devrimci güçlerin bu mekanizmadan hareketle nasıl bir pratik oluşturmaları gerektiğiyle ilgili farklı bir görüşü benimsemeye başladı. Başka faktörler de onun baştaki Leninizminden farklı bir yöne hareket etmeye sevk etmişti. Fransa’daki Solun Birliği, [ilk dönemi 1972-1977 arasında yaşanan Komünist, sosyalist partilerin ve aynı zamanda sol-devrimci güçlerin seçim işbirliği] toplumsal dönüşümün Rus Devrimi’nde açığa çıkan ve sonrasında Troçki’nin Rus Devrimi Tarihi’nde analiz ettiği  “ikili iktidar” fikrinden farklı bir biçimde kavranışını ima ediyordu. Solun Birliği aynı zamanda sosyal demokrasiyle, yani Sosyalist Parti’yle de farklı bir ilişkiyi ima etmekteydi. 1974’te Portekiz’deki Karanfil deneyimi, yine Allende’nin Şili’si( 1970-1973) Nikos’un evrimini aynı şekilde etkiledi. Stratejiyle ilintili olarak 70’lerin ortalarındaki bağlam, Mayıs 68’in hemen sonrasındaki, gezegenin dört bucağını kaplayan yenilmez bir devrimci dalganın mevcut olduğu izlenimini veren bağlamdan farklıydı…

O zamanlar üyesi bulunduğun Devrimci Komünist Lig’de (LCR) Poulantzas’ın eserini okuyor muydun? Görüşleri bu örgütte tartışılmakta mıydı?

Daniel Bensaid görüşlerini çok ciddiye alıyordu ve yazılarını barındıran sitede Poulantzas’a atfedilmiş çok sayıda yazı ya da daha genel olarak Nikos’un ait olduğu akım olan Avrokomünizmle tartıştığı makaleler bulabilirsiniz. Henry Weber Sosyalist Parti’ye üye olmadan önce Poulantzas okumaktaydı, öte yandan LCR’nin teorik yayını Komünist Kritik (Critique Communiste), 1977 yılında Weber’in Poulantzas’la bir mülakatını yayımlamıştı. [2] Fakat LCR ve onun üye çevreleri içerisinde çok okunduğunu zannetmiyorum.

Paris-8’deki birlikte çalışmanız 70’li yılların ikinci yarısına kadar sürdü…

Evet, bu doğru. Paris-8’de bir dönem kalabilme hakkını elde edemedim ve 1977’de CNRS’ye gittim. Üniversite’nin Sosyoloji Bölüm Başkanı ders saatlerimin olmasını istemiyordu ve böylelikle orayı terk ettim ve işbirliğimiz son buldu.

Zaten bunun üzerinden çok geçmeden, 1979’da Nikos intihar etti.

Bunun hakkında görüşün nedir? İntiharının döneminin devrimci hareketlerinin siyasi yenilgisiyle ilintili olduğunu düşünüyor musun?

Nikos bir yıldan fazla bir süre depresyondan muzdaripti. 1978’de, bir kazaya uğradığını söylese de, aramızdan bazıları acaba gerçekte bir intihar teşebbüsü söz konusu olup olmadığını sorguladılar. Solun yenilgisine dair bir hisse kapıldığını düşünmüyorum ve intiharının belli bir siyasi yenilgiyle ilintili olduğunu söylemezdim. Elbette solun içerisinde bir kriz bulunmaktaydı, bundan dolayı o da o dönemde başlangıçta buna odaklanmıştı. Fakat tersine çevrilemeyecek bir şey yoktu, bir trajedi falan değildi.

Nikos’un sevgili dostu ve elbette benim de dostum Konstantinos Tsoukalas intihar anında orada bulunmaktaydı. Nikos’un yazdığı şeylerin bir değeri olmadığını ve teorik çabasının başarısızlığa uğradığını söyleyerek pencereden kitaplarını atmaya başladığını söylüyor. Akabinde kendisi de boşluğa atlamış. Kesinlikle kişisel bir başarısızlık duygusuna sahipti. Öte yandan kimse ne olduğunu öğrenemeyecek – anlatılmaz bir trajedi…

O dönem Paris-8’de kendine özgü bir durum vardı. Sadece Marksizmin değişik versiyonlarını temsil eden öğretim kadrosuyla değil, Michel Foucault, Gilles Deleuze and Jean-François Lyotard gibi düşünürlerle de. İkinizin bu daha geniş çevreyle bir etkileşimi var mıydı?

Özel olarak hayır. Değişik bilimsel disiplinlerin ayrışması çoktan kalıcılaşmıştı: Biz Sosyoloji bölümündeydik onlarsa Felsefe. Zaman zaman alanın dışından insanlarla karşılaşıyorduk – örneğin bütün üniversiteye ilişkin kurumsal ödevlere sahip François Châtelet ile. Fakat teorik ve siyasal tartışmalarımız asıl olarak Sosyoloji bölümünün içerisinde ve özellikle de geri kalan meslektaşlarımızdan ziyade öğrencilerle gerçekleşmekteydi. Büyülü ve dünyanın her köşesinden gelen öğrencilerle çok kültürlü bir çevreydi.

Yine de Nikos, özellikle son kitabında tanık olduğumuz gibi, Marksist olmayan sosyologlar ve felsefecileri çok ciddiye almaktaydı. Mesela benden daha eleştirel bir yaklaşıma sahip olduğu Max Weber’e dair tartışmalarımız vardı. Weber’in şiddetin –meşhur devletin yasal şiddet tekeli- devletin tayin edici koşulu (varlık ve devamının) olduğuna ilişkin ısrarında hata yaptığını savunuyordu. Bense Weber için devleti tanımlayanın, devlet şiddeti değil aksine yasal devlet şiddeti iken yasallık meselesini temele yerleştirdiğini söyleyerek karşılık verirdim…

Poulantzas sana Althusser muhiti içerisindeki, örneğin Balibar veya Althusser ile tartışmalardan bahseder miydi?

Hayır, hayır bana değil. Daha önce ifade ettiğim gibi farklı bir çevreye mensuptum. Üstelik Althusser’e şiddetli eleştiriler yönelttiğim makaleler yazmıştım. Adet olduğu üzere Nikos’a bunları okuması için verdim. Eleştirel çabama saygı duydu, faka elbette bunları benimsemedi…

Poulantzas eserinin Fransa dışında, özellikle de Avrupa dışında yarattığı tartışmalardan haberdar mıydı ve öyleyse bunları takip ediyor muydu?

Elbette Britanya’da, “Yeni Sol” çevrelerde, yazılanları takip etmekteydi. Kapitalist devletin doğasına ilişkin Marksistler açısından simgesel hale gelmiş Ralph Miliband ile tartışmasına işaret etmeye değer. Daha fazlasını zannetmiyorum… Yazdıkları Latin Amerika’da bir etkiye sahip olsa da bu kıta, Şili istisnası dışında kaygılarının dışında kalıyordu. Bununla birlikte daha sonra Brezilya Başkanı olacak Fernando Henrique Cardoso çok sayıda makalesini Poulantzas’a adadı.

Nikos her şeyden evvel Avrupa terimleriyle düşünmekteydi –kuramında toplumsal dönüşümün koşulları, Avrupa bağlamı çerçevesinde değerlendirmeye tabi tutulmaktaydı.

Poulantzas senin çalışmalarını nasıl etkiledi? Poulantzas’ın Marksizminin zıt kutbunda yer alan bir Marksizme sahip bir düşünürün, Lucien Goldmann’ın öğrencisiydin.

Poulantzas Althusser’i keşfetmeden önceki düşüncesinin erken döneminde Goldmann ve Sartre’a yakındı. Dolayısıyla Ernst Bloch’un Marksizmin “sıcak akımları”ı diye tanımladığı şeye karşı tamamen uzak değildi.

Yunanistan’da on yıl önce Poulantzas’ın eseri üzerine yapılan bir konferansta,  Brezilya’daki Porto Allegre’deki “katılımcı bütçe” deneyiminin, Nikos’un üzerinde konuştuğu, temsili ve doğrudan demokrasi bileşiminin bir örneğini teşkil ettiğini savunan bir çalışma sundum. Bu noktada haklı olduğumu düşünmeye devam ediyorum. Yakın zamanda Olivier Becancenot ile birlikte yazdığımız Marksizm ve anarşizmin ilişkisine dair küçük bir çalışmada bu düşünceye tekrar yöneldim. [3] Gerçekten bu kitapta doğrudan demokrasiye ilişkin anarşist düşünceleri tartıştığımız ve pratikte anarşistlerin ezelden beri vekâlet veya temsil biçimleri kullandıklarını gösteren bir bölüm bulunmakta.

Bugün Bolivarcı Latin Amerika’da doğrudan ve temsili demokrasinin bir melezlenmesi var…

Bu çoğunlukla doğru –özellikle de toplumsal hareketlerin gücünün Morales hükümetini aşağıdan demokrasi biçimleri yaratmaya sevk eden Bolivya örneğinde öyle. Bu anlamda, Bolivya başkan yardımcısı ve hükümetin temel teorisyeni Alvaro Garcia Linera’ya yakın olan, başlangıçta andığım Emir Sader ilgiye değer. Elbette hali hazırdaki Latin Amerika’daki durum Nikos’un zihnindeki durumla, yani savaş sonrası üç on yıla yayılan büyümeden sonraki Avrupa’dan oldukça farklı. Bütün bunlara rağmen dünyadaki dönüşümü idrak etme çabaları arasında “seçmeci bir yakınlık” bulunduğunu söyleyebiliriz…

Kaynak: rednotebook.gr

 

Notlar

[1] Brezilyalı sosyolog Emir Sader (doğumu 1943) Şili’ye dönmeden önce sürgünde yaşadığı Fransa’da, 1968’ten 1969’a Poulantzas’ın asistanı olarak çalıştı. Brezilya ve Latin Amerika toplumları üzerine, kendisinin The New Mole: Paths of the Latin-American Left (Verso, 2011) dahil olmak üzere sayısız çalışmanın yazarıdır. Hali hazırda Latin Amerika Sosyal Bilimler Konseyi (CLASCO) genel sekreteridir.

[2] L’État et la transition au socialisme. Interview de Nicos Poulantzas par Henri Weber’, Critique communiste (the Ligue Communiste Révolutionnaire journal), no. 16, June 1977. İnglizcesi “The State and the Transition to Socialism”, içinde The Poulantzas Reader, ed: James Martin (Verso, 2008) 334-360.

[3]  Olivier Besancenot ve Michael Löwy, Affinités révolutionnaires. Nos étoiles rouges et noires, pour une solidarité entre marxistes et libertaires, Paris: Mille et une nuits, 2014.

Yunancadan çeviren: Stefo Benlisoy

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında