SYRIZA: “Sonuçlar ve Olasılıklar” -

Başlangıç Dergi’nin 3. sayısında (Kış 2015) yayımlanan aşağıdaki değerlendirmeyi, Yunanistan ve “kurumlar” (AB Komisyonu, IMF ve AB Merkez Bankası) arasındaki müzakerelerin geldiği kritik aşama nedeniyle sitemizde de yayımlamayı uygun gördük.

Meselenin tarihi önemini hafifsemeye hacet yok. Yunanistan’daki 25 Ocak seçimleriyle Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonrasında ilk defa, sosyal demokrasinin solunda bir parti hükümet kurma gücünü elde etti. Kıta Avrupası açısından bu ancak 1936’da Fransa ve İspanya’da Halk Cephesi hükümetlerinin kuruluşuyla kıyaslanabilecek tarihsel bir dönüm noktası. Bu sonuç, beş yıl boyunca Yunanistan’ı neoliberal karşı reformların bir deney sahası haline getirip ülkeyi bir sosyal haklar mezbahasına çeviren, işsizliği yüzde otuzlar genç nüfustaysa yüzde ellilere yükselten kemer sıkma siyasetlerine karşı yükselen toplumsal tepkinin bir zaferi. Seçimlerde halk, bu son beş yılın bedelini, sadece Yeni Demokrasi ve PASOK’tan değil, bu dönemde bir biçimde hükümetlerde bulunarak Yunan kapitalizminin krizini kemer sıkma politikalarıyla yönetilebilir kılmaya çalışmış tüm siyasal oluşumlara da (DIMAR, LAOS, KIDISO) ödetti.

Başlangıçta toplumsal mücadeleler ve direniş vardı…

SYRIZA’nın zaferi yaygın medyada tasvir edildiğinin aksine, meşhur benzetmeyi kullanırsak, bulutsuz gökyüzünde beliren bir şimşek değil kuşkusuz. Yunanistan emekçileri geride bıraktığımız beş yıl boyunca Yunan kapitalizminin krizini yönetmeye, krizin bedelini altı sınıflara ödetmeye soyunan siyasetlere karşı militan bir direniş sergiledi. İşçilerin, gençliğin, kadınların ve neredeyse tüm halkın sergilediği direnişin yaratıcılığı, kitleselliği ve militan doğası, sadece ülkeye değil krizin ağırlığını hisseden kıtanın tüm emekçilerine ilham verdi. Geride kalan beş yıl boyunca Yunanistan işçi sınıfı ve halk kitleleri otuzun üstünde genel grevle, dev kitle gösterileri, meydanlar hareketi ve sayısız sektörel ve yerel mücadeleler aracılığıyla Yunan egemenlerinin Troyka ve uluslararası alacaklılarla birlikte krizin faturasını emekçilere dayatma siyasetlerine direndiler. Elbette son dönemde kitle hareketinin ivmesinin 2010-2012 aralığındaki “ayaklanmacı” biçiminden geriye çekildiğini kabul etmek gerekiyor. Ama yine de kamu televizyonu çalışanlarınınki gibi çok sayıda yerel ve sektörel mücadelenin varlığı da etkili olmaya devam etti.

Toplumsal muhalefet ve direnişler bu beş yıl içerisinde farklı evrelerden geçti ve her evrede belli bir hayal kırıklığı yaşandı. İlk evre genel grevlerin çok yoğun olduğu, ana akım sendikaların mücadele yöntemlerinin daha baskın olduğu, onların inisiyatifinin önemli olduğu bir evreydi. Birkaç genel grevden sonra bu işin çok fazla böyle gidemeyeceğinin anlaşılmasının ardından meydan işgalleri geldi. Bu sendikal hareketin ve solun kapsama alanını hayli aşan bir hareketti. Akabinde meydan işgalleri dönemi de sonlandı ve nihayet sendikal hareketin biraz daha radikal taban inisiyatifleriyle bu meydan hareketlerinden doğmuş bir takım mahalle komitelerinin buluşmasının getirdiği yerel, küçük ölçekli, bizim çok duymadığımız ama çok yaratıcı, birçok alanda pıtrak gibi bitebilen direnişler dönemi geldi. Kitle mücadelelerinin daha doğrudan, daha militan hale geldiği bir dönem yaşandı. Dolayısıyla hareket sürekli farklı evrelerden geçerek dönüştü; belki kısmi bir yenilgilere uğradı ancak kendini hızla ve yeni bir temelde toparlayabildi. Öte yandan son iki yılda yaratıcı bazı önemli direniş deneyimlerinin varlığına rağmen SYRIZA’nın seçimsel yükselişi ve kemer sıkma politikalarına karşı bir “sol iktidar” programıyla çıkılabileceği söylemi kitle hareketinin pasifleşmesinde ve adeta bir bekleyişe geçmesine de yol açtı.

SYRIZA’nın başarısı

SYRIZA’nın en önemli başarısı beş yıldır uygulanan memorandum siyasetleri karşısında biriken toplumsal öfkenin önemli ölçüde sözcülüğünü, taşıyıcılığını üstlenebilmeyi bilmesiydi. SYRIZA’nın böylesine kitlesel ölçekte oy artışı sağlamasının iki anlamı bulunuyor. Birincisi kuşkusuz, son yıllardaki irili ufaklı toplumsal mücadeleler içerisinde radikalleşen bir toplumsal bilinç düzeyi bulunuyor. Kriz dönemlerinde böylesine kitlesel bilinç sıçramaları, sağdan sola ya da tersine soldan sağa böyle ani ve kitlesel siyasal kaymalar gündeme gelebiliyor. İkincisiyse SYRIZA kitlelere bir taraftan radikal ama bir taraftan da son derece “gerçekçi” bir seçenek sundu. Troyka’nın kemer sıkma programı karşıtı bir “sol hükümet” kurulmasıyla krizden çıkılabileceğini savundu. SYRIZA’nın elde ettiği kitlesel desteğin krizin otomatik bir sonucu olduğu düşünülmemeli. Örneğin aynı dönemde, Yunan kapitalizminin ve kurumsal siyasetinin içerisinde bulunduğu topyekûn krize rağmen KKE’nin neredeyse krizden çıkmanın imkânsızlığını vazeden “kaderci” söyleminin partinin toplumsal desteğinin daralmasına sebep olduğu akıldan çıkarılmamalı. Tam aksine SYRIZA’nın krizden çıkışa ilişkin bu söylemi “seçmen” düzeyinde seçime dönük “realist” bir beklenti oluşturdu. SYRIZA’yı destekleyen kitleler, egemenler ve ana akım medyanın tedavüle soktuğu her türlü korku senaryosu ve naftalinli antikomünist histeriyi çöpe atarak başka yolun olmadığı argümanına karşı çıkarak krizden çıkmak için cüret etmeyi bildi.

SYRIZA daha 2009 yılında 315 bin oy alırken (%4,6), Haziran 2012 seçimlerinde 1 milyon 655 bin oy (%27), son seçimlerde de bu rakamı 2 milyon 244 bine (%36,3) çıkarmayı becerdi. Elbette bu göz alıcı başarının en önemli sebebi, geleneksel PASOK seçmeninin yığınsal biçimde desteğini SYRIZA’ya yöneltmesi. Parti en fazla sayıda oyu Atina’nın banliyöleri (%38) ve Pire (%42) gibi emekçi semtlerinden elde etmekle birlikte bu son seçimlerle 2012 seçimlerinin aksine ülke ölçeğinde oransal olarak çok daha dengeli bir oy dağılımına ulaşarak 149 sandalye elde etmeyi başardı.

Siyasal merkezin tasfiyesi

25 Ocak seçimleri Yunanistan’da cunta sonrası dönemi yöneten siyasal merkezin tam manasıyla tasfiyesini gerçekleştirdi. Ülkenin kaderine kırk yıldır egemen olan ve neredeyse her seçimde toplamda yüzde sekseni aşan oya sahip iki partili sistem sona erdi. Kırk yıl önce cuntadan çıkan Yunanistan’da sol, meşru bir siyasal aktör olarak siyasal sistemin bir parçası haline gelmişti. Bugünse ilk defa sosyal demokrasinin solunda yer alan bir siyasal oluşum hükümet etme yetkisini kazanmış durumda. Öte yandan seçimleri tartışırken gözden sıklıkla kaçan bir husus, seçime katılım oranının düşüklüğü. Önceki dönemlerde seçime katılmayanların oranları yüzde 20 ile 25 aralığındayken bu oran 2009’dan itibaren yüzde 30-35 aralığında bulunuyor. 25 Ocak seçimlerinde seçime katılmayanların oranı yüzde 36 gibi yüksek bir oranda gerçekleşti. Dolayısıyla siyasal merkezin çöküşünden bahsederken önemli sayıda seçmenin de siyasal sistemden neredeyse tamamen umudunu kesmiş olduğunu akılda tutmak gerekiyor.

Siyasal merkezin tasfiyesi en açık biçimde PASOK’ta cisimleşen merkez solun erimesinde gözlenebilir. Daha 2009 seçimlerinde Yorgo Papandreu liderliğindeki PASOK üç milyondan fazla oy alarak yüzde 44’lük bir oran yakalamışken son seçimlerde bu, 290 bin oya ve yüzde 4,7’ye düştü. Evangelos Venizelos yönetimindeki partiden kısa bir süre önce ayrılıp KIDISO’yu (Demokrat Sosyalistler Hareketi) kuran Papandreu ise yüzde 2,5 oy alarak parlamento dışında kaldı. Bu tabloya 2010 yılında Synaspismos’tan ayrılıp akabinde 2012’de Yeni Demokrasi ve PASOK koalisyonuna katılan DIMAR’ın (Demokratik Sol) yüzde 0,5 alarak silindiğini eklemek gerek. Neticede neoliberal kemer sıkma programının şu ya da bu ölçüde uygulayıcısı rolüne soyunan merkez sol neredeyse tamamen tasfiye olmuş durumda.

2012 yılındaki seçimlerden beri hükümetin ana ortağı konumundaki Yeni Demokrasi’nin desteğindeki erime de çarpıcı. Başbakan Samaras liderliğindeki parti Haziran 2012’de aldığı 1 milyon 825 bin oydan  (yüzde 29,66) son seçimlerde 1 milyon 717 bine (yüzde 27,81) düştü. Yine de seçimler öncesinde oluşan kutuplaşma ortamının Yeni Demokrasi’deki erimeyi şimdilik bir ölçüde durdurduğu görülüyor. Partinin SYRIZA ile arasındaki fark yüzde 8,5 gibi yüksek bir oranda. Başta Samaras olmak üzere Yeni Demokrasi liderliği, merkez seçmeni dışlayan aşırı sağ bir profil izlemekle eleştirilmekteler. Öte yandan 2012 seçimlerinde pek işe yarayan SYRIZA’ya yönelik “korku stratejisinin” bu sefer geri teptiği, Samaras ve ekibinin küçük mülk sahibi merkez seçmende soğuk savaş artığı argümanlarla “antikomünist histeri” uyandırma planının iflas ettiği ortada.

Aslında 2014 sonuna kadar yapılan kamuoyu yoklamaları SYRIZA ile Yeni Demokrasi arasındaki farkı 3 puan civarında göstermekteydiler. Fakat seçim döneminde Yeni Demokrasi’nin başvurduğu korku stratejisi ve adeta SYRIZA’ya karşı Troyka’nın sözcülüğünü üstlenen tavrı, AB içerisinde Yunanistan’a yönelik farklı tavır sinyalleri ve hükümet partilerinin yeni bir şey önerme noktasındaki iflasları bu farkı iyice açtı. Öte yandan Tsipras ve SYRIZA liderliğinin seçim süreci boyunca partinin tek başına hükümet etme gücüne kavuşmasının krizden çıkış programını uygulaması açısından taşıdığı hayatiyeti vurgulayan tavrının ve SYRIZA’nın alt sınıfların kimi yakıcı taleplerine somut karşılıklar veren Selanik Programını açıklamasının da önemli derecede oy getirdiğini düşünmek gerek. Yeni Demokrasi bu sonuçlarla bir iç tartışma ve liderlik mücadelesi sürecine girecek. Özellikle parti içerisinde göçmen karşıtı ve milliyetçi temalara bolca vurgu yapan sağ kanat popülizmi savunanlarla daha geleneksel merkez sağ siyasete vurgu yapan kesimler arasında kaçınılmaz bir mücadele yaşanacak.

Seçimlerde sıklıkla gözden kaçan bir husus Yeni Demokrasi’nin sağındaki oluşumların kaydettiği sonuçlardı. Neo-nazi Altın Şafak’ın “führeri” Mihaloliakos başta olmak üzere bir dizi önemli figürünün hapiste olduğu, partinin bir suç örgütü olduğunun tescillendiği bir ortamda seçimlerden üçüncü parti olarak çıkması, yabana atılabilecek bir gelişme değil. Hiç kuşkusuz partinin aldığı oylarda bir düşüş gerçekleşti: Mayıs 2012 seçimlerinde 441 bin oy, Haziran 2012’de 426 bin oy, bu seçimlerde ise 388 bin oy alarak parlamentoya 17 vekil gönderme hakkını kazandı. Öte yandan son dönemde partinin sokaktaki etkinliği de gerilemiş durumda. Fakat böylesi bir ortamda bile bu ölçüde büyük bir kitlenin, partinin açık Nazi kimliğinin bile isteye onayladığını ve partinin bilhassa krizin baskısını yoğun biçimde hissetmiş küçük burjuva kitlelerde sağlam toplumsal temellere sahip olduğunu kaydetmek gerekiyor. Dolayısıyla seçimin hemen ertesi günü Altın Şafak ve her türden faşist oluşuma karşı mahallelerde, işyerlerinde ve okullarda bir direniş barikatı örmek en önemli görevlerden birini oluşturmaya devam etmekte. Bu tabloya Altın Şafak ölçeğinde olmasa da sol karşıtı sağcı oluşumların aldıkları oyları da eklemek gerekiyor. Göçmen karşıtı aşırı sağcı LAOS yüzde bir alırken Merkez Birliği (%1,8) ve Teleia gibi oluşumlar (%1,7) azımsanamayacak oy aldılar.

Son dönemde ana akım medyanın sevgilisi haline gelmiş Potami (Nehir) de hedeflerini tutturamadı ve üçüncü parti olma hedefini gerçekleştiremeyerek yüzde 6 oyla Altın Şafak’ın ardından dördüncü oldu. Potami merkez sol köklerine rağmen liberal ajandayı benimseyen ve medyatik çıkışlarının ötesinde ideolojik yönelimi pek de net olmayan bir oluşum. İçerisinde safkan neoliberallerden, sağ-sol ayrımının ilga edildiğine inanan merkez siyasetçilere ya da sosyal demokrat artıklarına kadar çok sayıda farklı unsuru birarada barındırıyor. Yine de önümüzdeki dönemde SYRIZA karşısında egemen medyanın “yeni bir alternatif” olarak öne çıkarmaya devam edeceği siyasetlerden biri olacağı şimdiden belli.

SYRIZA’nın solu

Seçimlerin ilk anda gözden kaçan önemli bir başka özelliği, SYRIZA’nın solunda yer alan Yunanistan Komünist Partisi (KKE) ve antikapitalist oluşum ANTARSYA’nın da oylarını arttırmasıydı. Sol seçmen nezdinde tek başına iktidar olabilmesi için SYRIZA’yı destekleme yönünde siyasal basıncın ve kutuplaşmanın bu kadar yoğun olduğu bir ortamda alınan bu küçük ama önemli artışlar bilhassa büyük şehirlerin emekçi semtlerinde sola yönelişin devam ettiğini tescil ediyor. Bu artış hiç kuşkusuz SYRIZA’nın sağa kayışına bir tepkiyi ifade etmekte. Öte yandan bu sonuçlar SYRIZA’nın solu açısından da önemli sorumluluklar getirmekte.

KKE liderliği bir yanıyla Haziran 2012 seçimine kıyasla partinin oy oranını yüzde 4,5’tan 5,5’a çıktığını öne sürerek teselli bulabilir. Yine de partinin, Yunanistan kapitalizminin ve kurumsal siyasetinin 1922’deki Küçük Asya felaketinden bu yana en ciddi krizinde oy oranı ve toplumsal desteğinin büyük ölçüde sabit kaldığı hatta gerilediği gerçeğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Partinin oy oranının Mayıs 2012 seçimlerinde yüzde 8,5’a ulaştığını unutmamak gerek. Öte yandan parti seçimlerde üçüncü sırayı alma hedefini ıskalayarak Altın Şafak ve Potami’nin arkasından beşinci olabildi. Parti liderliği seçimden sonraki açıklamalarında da SYRIZA’yı “sözde sol” bir parti olarak değerlendirmeye devam etti. Solda kendi dışındaki siyasetlere ilişkin sekter bir tavra sahip, doğrudan veya dolaylı olarak kontrol edemediği toplumsal hareketlere karşı da oldukça şüpheci bir tavra sahip olan KKE tüm kriz boyunca kendi etrafında oluşacak ittifaklar dışında solun diğer kesimleriyle bir ittifak veya birleşik zeminler oluşturmaya son derece mesafeli oldu. KKE pekâlâ SYRIZA’ya yönelik bir birleşik cephe stratejisi uygulayabilirdi. SYRIZA’ya soldan basınç uygulayarak onun düzen içi ve “sınıf işbirlikçisi” hayallerinin eleştirisini yapabilir, öte yandan bir SYRIZA hükümetine destek olabileceğini açıklayarak SYRIZA’yı programatik olarak sola yönlendirebilirdi. Böylesi açık ve şeffaf bir birleşik cephe stratejisi ve eleştirel bir “destek” politikası SYRIZA’nın siyasetlerinden hayal kırıklığına uğrayacak kitlelerin de kazanılmasına, böylelikle SYRIZA’nın olası başarısızlığının kitle hareketinde yaratacağı gerilemenin de önünü almaya hizmet edebilirdi. Oysa KKE liderliği tam aksi bir politika izleyip, neredeyse “üçüncü dönem” tipi sekterliğin sınırlarında dolanmakta. SYRIZA’nın olası başarısızlığının kendisine getireceği birkaç puanlık seçmen artışını, krizden sol bir çıkış umudunun berhava olma tehlikesine yeğ tutuyor. Kendi seçimsel ve örgütsel devamlılığını toplumsal hareketin çıkarlarının üstünde tutmakla malul bu stratejinin sözde sol lügatçesinin aslında partinin kriz karşısında takındığı kaderci tutumun maskesi işlevini gördüğünü teslim etmek zorunlu. Neticede SYRIZA’ya sol etiketini bile yakıştırmayıp onu sermayenin bir aleti, kurtuluş reçetesi derekesine indiren söylemi, esasında kitlelerin umutsuzluğunu pekiştirmekten ve SYRIZA liderliğinin “gerçekçilik” namına sağa kırmasının bir mazereti olarak işlev görmekten başka bir işe yaramıyor.

Antikapitalist oluşum ANTARSYA aldığı 0,6’lık oy oranı ve 40 bin civarındaki oyun (Haziran 2012’de 20 bin oy, Mayıs 2012’de ise 75 bin oy) hiç de azımsanamayacak bir rakam olduğu teslim edilmeli. ANTARSYA’nın destekçilerinin önemli bir bölümünün SYRIZA hakkında “yanılsamalara” sahip olmasalar da oylarını ona verdiklerini söylemek gerek. Öte yandan oluşumun seçimin hemen öncesinde parti içerisinde pek de derinlemesine tartışılmadan SYRIZA’nın eski lideri Alekos Alavanos’un liderliğindeki MARS ile seçim ittifakına girmesi, içeride ciddi sıkıntıların doğmasına da yol açtı. Tüm bunlara rağmen ANTARSYA’nın son dönemde sendikal alanda ve öğrenci gençlik içerisinde ciddi kazanımlar elde ettiğini, toplumsal direnişlerin ön saflarında yer alarak “tanınırlığını” oldukça arttırdığını belirtmek gerekiyor. Henüz bu artan toplumsal etkisini sandığa yeterince yansıtamasa da ANTARSYA Yunanistan radikal solunun kale alınması gereken, SYRIZA’ya soldan sekter olmayan bir basınç uygulayabilecek bir damarını oluşturuyor. ANTARSYA’ya önümüzdeki dönem bilhassa sokakta mücadeleyi yükseltme, faşist saldırılara karşı sokakta militan direniş geliştirme ve SYRIZA’ya soldan tazyik yapma hususunda önemli görevler düşecek.

SYRIZA’nın hikâyesi

SYRIZA adı üstünde koalisyona dayalı bir siyasal parti. Koalisyon 2004 yılında resmen oluşturulsa da kökü daha geriye, 2001 yılına dayanmakta. Bu koalisyon içerisinde en önemli güç, çıkışı itibarıyla Avrokomünist diyebileceğimiz eğilimin devamcısı olan Synaspismos kökenliler. Synaspismos Yunan solunun daima en Avrupa Birlikçi kanadıydı. Aslında Synaspismos daha ziyade sol liberal özelliklere sahip bir partiyken, örneğin neoliberal Avrupa entegrasyonunun köşe taşlarından birini oluşturan Maastricht Antlaşması’na evet demiş bir partiyken 2000’lerin başından itibaren kendi soluna açılmaya başladı. Sosyal Forumlar, küreselleşme karşıtı ve savaş karşıtı hareketlerin canlılığı onu radikal sol gruplarla, meclis dışı sol ile ittifaka taşıdı. Çok sorunlu ve sancılı bir biraradalık olmasına ve tüm sıkıntılara rağmen bu birliktelik uzunca bir süre devam etti. Koalisyon bu süre içerisinde girdiği seçimlerde yüzde 3 barajını aşarak yüzde 4 ile 5 arasında bir oranı istikrarlı bir biçimde korumayı başardı. Bu süre zarfında koalisyon eğitimin özelleştirilmesine karşı eylemliliklerde, 2006’daki Atina’da gerçekleştirilen Avrupa Sosyal Forumu sürecinde ve 2008 Aralığında Alexis Grigoropoulos’un polis tarafından öldürülmesi sonrası başlayan gençlik eylemlerinde de etkin bir rol oynadı. Fakat Synaspismos içerisinde devrimci solla bu ittifaka ve sola kayışa tepkili olan bir sağ kanat vardı. Daha klasik sağ Avrokomünist çizgiyi muhafaza etmek ve aslında sosyal demokrasiyle, yani PASOK’la “stratejik” bir ittifak arayışındaydılar. Bu kesimde uzun erimli bir sosyal demokratlaşma yönelimi söz konusuydu. Dolayısıyla biraz daha hareketçi olanla parlamentocu olan kanatlar arasında bir kopuşma nihai olarak 2010 yılında DIMAR’ın kurulmasıyla yaşandı. Nihayetinde SYRIZA da 2013 yılında bir parti formunu edindi. Bu süreçte SYRIZA içerisinde partinin “lider merkezli” bir forma büründüğü, parti içi eğilim ve farklı akımların konumunun talileştiği ve bilhassa merkez soldan çok sayıda katılımın kontrolsüz bir biçimde gerçekleştiği şeklinde eleştiriler de gündeme geldi.

2012 yılında gerçekleşen “çifte seçimler” sonrasında parti yönetimi Samaras ve Venizelos’un temsil ettiği müesses nizam partilerine yönelik nefret ve reddin ulaştığı boyutların kendilerini iktidara taşımaya yettiğini görerek “gerçekçi” olma namına daha önceki programının radikal unsurlarından önemli tavizler verdi. Bu mutedilleşmeye rağmen SYRIZA’nın Yunan ve Avrupa “hâkim sınıfları tarafından öyle kolayca hazmedilebileceğini düşünmek yanlış olur. Kemer sıkma politikalarının yarattığı insani krize son verme, vergi adaletini sağlama, istihdamı arttırma ve demokrasiyi derinleştirme eksenli Selanik Programı’nın dahi mevcut güç ilişkileri içerisinde ve AB’nin ve Avro bölgesinin kurumsal ve finansal kısıtlarını veri kabul ederek ne ölçüde hayata geçirilebileceği henüz bir muamma olmayı sürdürüyor. Sadece Yunanistan’da değil Avrupa ölçeğinde de Avrupa Merkez ve Yatırım bankaları aracılığıyla yeni bir “new deal” döneminin yaratılması ve Yunanistan ve güney Avrupa’nın borçlarının azaltılması için uluslararası bir konferansın toplanması gibi stratejik hedeflerin AB egemenleri tarafından pek de hoş karşılanmayacağını söylemek mümkün. SYRIZA’nın hükümet programının oldukça sınırlı ve sistemin sınırlarını büyük ölçüde kabullenen bir doğaya sahip olduğunu teslim etmek gerekiyor.

Öte yandan SYRIZA’nın zaafları, kısıtları olmakla birlikte, konjonktürü ya da bağlamı atlayarak, sadece Syriza’nın programatik beyannamelerine bakan “söylemsel” bir yaklaşım çok doğru değil. Yukarıda ifade edilen bu bağlam kriz süresince emekçi sınıflarda yüzde 40’lara varan gelir düşüşüne yol açan ciddi bir kriz, bunun tetiklediği çok ciddi direnişler söz konusu. Üstelik SYRIZA’nın bu direnişlerde oynadığı etkin (bazen şüphesiz eksik ve sorunlu) rol göz ardı edilemez. Koalisyonun içerisinde bir dizi devrimci akımın var olduğunu ve partinin ana muhalefet odağını oluşturan Sol Platform’un son kongrede yüzde otuza varan destek aldığını da unutmamak gerek. SYRIZA’yı oluşturan çevrelerin, üyelerin toplumsal direnişler içerisinde oynadığı bir rol, yarattığı ilişkiler var. Bunu atlayarak salt bir takım programatik değerlendirmelere, Tsipras ve ekibinin kimi açıklamalarına takılan, dolayısıyla bu partinin sosyal-sınıfsal işlev ve anlamını görmeyen bir analiz kolaycı ve yanlış çıkarımlara varacaktır.

Devrimci siyaset bir programatik arılık ya da hijyen meselesi olmaktan ziyade bu sosyal-sınıfsal işlevle alakalı bir meseledir. SYRIZA Yunanistan’da sosyal demokrasinin ya da merkez solun ortadan kalkması üzerine yükselen bir siyasal oluşum. SYRIZA değil klasik manada bir sosyal demokrat parti olmayı, Fransa’daki Sol Cephe, Almanya’daki Die Linke (Sol Parti) bile değil. Hiç olmazsa onu oluşturan kadrolarının birikim ve deneyimlerini göz önünde bulunduracak olursak bunlardan çok daha radikal bir parti. Bu söz konusu radikalliğin iki nedeni şöyle sıralanabilir: Birincisi, koalisyonun genişliği, yani meclis dışı solun önemli unsurlarını bünyesinde ihtiva etmesi. Bunların parti içerisinde önemli bir basıncı, etkisi söz konusu. Ancak daha önemli faktörse konjonktür, yani krizin bir organik krize dönüşerek sermayenin geleneksel temsil sistemini büyük ölçüde berhava etmiş olması. Bu bağlamda da solun soluna doğru hızlı ve kitlesel bir siyasal kaymanın yaşanmakta oluşu. Aslında Yunanistan’da SYRIZA’yı sola çeken kitle mücadelelerinin radikalliği. O radikallik, SYRIZA’yı belki de olduğundan daha radikal davranmaya itiyor. Şu anda SYRIZA esas itibarıyla neoliberal yapısal dönüşüm ve kemer sıkma politikaları karşıtı toplumsal mücadelelerin ifadesi, emekçi kesimlerin bir tür dönemsel siyasal sözcüsü haline gelmiş durumda. Hiç kuşkusuz bu konum da sosyal demokratlığın çok ötesinde bir anlam taşıyor.

İki önemli sınav

Seçimlerin hemen akabinde Tsipras ve ekibinin, partinin merkez organlarını bypass ederek,  merkez sağ ANEL ile yıldırım hızıyla bir koalisyon kurmak üzere anlaşması, partinin başta Selanik programı olmak üzere bir dizi alanda radikal ve geçişsel önlemler alması önünde bir fren etkisinde bulunacak. Bağımsız Yunanlılar Yeni Demokrasi’den kopmuş, geleneksel sağ çizgiyle memorandum karşıtı bir popülizmi bünyesinde barındıran, kiliseyle yakın bağları bulunan bir oluşum. Aslında Tsipras ve ekibi daha seçimlerden önce Bağımsız Yunanlılarla kemer sıkma siyasetlerine karşı bir hükümet oluşturabileceklerini açıklamışlardı.

Yine de parti liderliği meclisten güvenoyu alacak çoğunluğa ulaşmak için başka girişimlerde bulunma seçeneklerini zorlayabilirdi. Parti ikinci bir seçim çağrısıyla krizden çıkış programını uygulayabileceği çoğunluğa ulaşmayı deneyebilir, böylesi bir çağrıyla kitlelerden destek isteyebilirdi. Öte yandan KKE’nin herhangi bir işbirliğine gitmeme iradesine rağmen ona bu yönde bir basınç uygulayabilir, kamuoyu önünde parti liderliğini zor durumda bırakarak KKE’nin tavır değişikliğine gitmesini sağlamaya çalışabilirdi. Böylesi bir durumda seçmenin neredeyse yüzde 42’sinin desteğine sahip ve parlamentoda 164 sandalyelik çoğunluğa sahip bir sol hükümet oluşturulabilirdi. İki parti arasında bir dizi hayati meseledeki görüş ayrılıklarına ve on yıllara dayanan siyasal ve duygusal kopuşa rağmen emekçilerin acil taleplerini hayata geçirme önceliğine sahip bir hükümet dengeleri pekâlâ radikal biçimde sola kaydırabilirdi. Ama anlaşılan Tsipras ve ekibi de kamuoyuna yaptıkları aksi yönde açıklamalara rağmen, AB egemenleri ve uluslararası mali kurumlar nezdinde kendilerini “zorlayacak”, fazlasıyla AB karşıtı bir görünüme sahip olacak KKE ile böyle bir işbirliği ya da sol koalisyon ihtimalini zorlamayı pek arzu etmemiş olsalar gerek. Öte yandan KKE liderliği de Yunan kapitalizminin bugüne kadarki en önemli krizinde taşıdığı tarihsel sorumluluğu sekter bir tutuma hapsolarak, topu taca atarak berhava etmeyi tercih etti.

Sonuçta ANEL ile hızla bir “toplumsal kurtuluş hükümeti” kurma tercihinin ardında hiç kuşkusuz hükümet oluşturmakla vakit kaybetmeyip uluslararası müzakerelere başlama kaygısı bulunmakta. Böylesi bir koalisyon aynı zamanda SYRIZA liderliğine yeni hükümeti hem içte hem de uluslararası kamuoyu nezdinde bir sol hükümet değil, kemer sıkma siyasetleri karşıtı bir ulusal hükümet olarak da sunabilme imkânı veriyor. Yine de koalisyon ortağı olarak içerisinde antisemit, homofobik ve aşırı milliyetçi görüşler telaffuz edenlerin bulunduğu ANEL’in tercih etmenin kısa sürede başta göçmenler, dış politika ve kiliseyle ilişkiler gibi alanlarda önemli bir ayak bağı oluşturması çok muhtemel.

SYRIZA en önemli sınavlarından birisini AB ve uluslararası mali kuruluşlarla gireceği müzakerelerde verirken bir başka önemli sınavı da sokakta verecek. Partiyi iktidara taşıyan toplumsal öfke ve sokaktaki mücadelenin taleplerine ne ölçüde yanıt vereceği SYRIZA’nın mukadderatını belirleyen en önemli faktörlerden biri olacak. Hemen akla daha çok yakın dönemde kamuoyunun dikkatinin çevrildiği ve Samaras hükümetinin devrilmesine de önemli oranda katkıda bulunan mücadeleler geliyor. Maliye Bakanlığı’nın temizlik işçilerinin mücadeleleri, topraklarında altın madeninin açılmasına karşı uzun soluklu bir mücadele yürüten Skouries sakinleri ve en önemlisi hükümetin çok tartışmalı bir kararla kapattığı devlet radyo ve televizyon kurumu (ERT) çalışanlarının akıbeti. 2013 Şubat’ında kapatılan ERT’in çalışanları yarattıkları mücadeleyle koalisyon hükümetinde önemli bir çatlağa yol açmış ve merkez sol DIMAR’ın koalisyondan çekilmesine yol açmışlardı. Tsipras başbakanlığındaki hükümetin bu üç mücadelenin taleplerini ne ölçüde kaale alacağı ve karşılayacağı belki de onun ilk sınavını oluşturacaktı ve ilk işaretler temizlik işçilerinin ve Skouries sakinlerinin taleplerinin yerine getirileceğini gösteriyor.

SYRIZA şimdilik aşağıdakilerin talepleriyle yukarıdakilerin beklentileri arasında bir denge oluşturmaya çalışacak. Örneğin kriz boyunca kamudan işten çıkarılanların tümünü geri almayı değil sadece “anayasal olmayan” yollarla işten atılanların geri alınacağını savunarak bir ay içerisinde 3 bin civarında kamu çalışanının geri alınacağını açıklıyor. Meclis önündeki polis barikatlarının açılması, lüks makam araçlarının satışı gibi belki sembolik ama önemli jestler yeni hükümetin bir süre de olsa toplumsal hareketler ve sokak nezdinde belli bir balayı dönemi yaşayacağına işaret ediyor. SYRIZA hükümetinin, aşağıdakilerin ve yukarıdakilerin karşıt talepleri arasında hızla darboğaza gireceği beklentilerine rağmen krizin son beş yılda toplumun tüm kesimlerinde yarattığı umutsuzluğu gidermeye, insani krizi hafifletmeye yönelik en küçük adımların dahi bir rahatlamaya yol açacağı unutulmamalı. Hükümetin asgari ücreti kriz öncesi seviyelerine yükseltmek, yoksulların emeklilik ödemelerinden yapılan kesintilerin askıya alınması, toplu iş sözleşmelerinin yeniden geçerli kılınması, 12 bin avrodan az gelire sahip olanların gelir vergisinden azade kılınmaları ve adaletsiz emlak vergisinin ilgası gibi önlemlerin ilk elden hayata geçirilmesi beş yıldır hâkim olan memorandum siyasetlerinin geri çevrilmesinin ve yaşanan insani krizden çıkışın ilk adımını oluşturabilir ve hükümetin etrafında geniş bir kamuoyu desteğini süreklileştirebilir. Bir kıyamet senaryosuna bel bağlamak ve SYRIZA hükümetini “dışarıya şikâyet etme” dışında bir işlevi ve kemer sıkma politikalarının acımasızca devamından başka önerisi olmayan bir muhalefet karşısında SYRIZA pekâlâ bir dizi, sembolik dahi olsa adımla kitlelerin rızasını almaya hatta bu onayı genişletmeye devam edebilir.

“Toplumsal kurtuluş hükümeti”nin ilk haftası da bu beklentileri doğrulayacak bir görüntü sergiledi. Seçim sürecinde Yeni Demokrasi’nin başvurduğu felaket tellalı söyleme rağmen hükümetin kurulması piyasalarda bir felaketle sonuçlanmadı. Henüz yeniden müzakere meselesinin ne yönde gelişeceği belirsiz olsa da bu kısa sürede şimdilik Avrupa’da SYRIZA iktidarının krizden “adil bir çıkış” söyleminin belli bir yankı yarattığını söylemek mümkün. Üstelik gerek Ekonomi Bakanı Varoufakis gerekse de başbakan Tsipras’ın Troyka ve memorandum döneminin bittiği, Yunanistan’ın egemen bir devlet olarak artık Troyka ile değil onu oluşturan Komisyon, Avrupa Merkez Bankası ve IMF ile ayrı ayrı görüşmeler yapacağını türünden açıklamalar kimi beklentilerin aksine SYRIZA’nın bir anda yelkenleri suya indirmeyeceğini gösteriyor. Dahası kimi özelleştirmelerin iptali, anayasal olmayan yollarla işten çıkarılan kamu çalışanlarının işe iade edileceği açıklamaları türden adımlar hükümetin toplumsal meşruiyetini ilk planda genişletecek mahiyete sahip. Bu bağlamda Yunanistan’da dünyaya gelen göçmenlerin çocuklarına vatandaşlık verilmesi gibi adımların da atılacağı sinyali, SYRIZA’nın iktidara geldikten sonra demokratik ve toplumsal taleplerinden de vazgeçeceği iddialarını şimdilik yalanlıyor.

Her şeye rağmen SYRIZA’nın ana yönelimi hakkında yanılsamaya kapılmamak gerekiyor. Partinin merkezi yönelimi bugün için kapitalizmin temellerini sorgulamayan, düzenli bir kapitalizmin olanaklılığını savunan ve en genelde sol Keynesçi sınırların dışına çıkmayan bir programı savunuyor. Parti 2012 yılındaki daha radikal taleplerinin önemli bölümünü terk etmiş görünüyor. Bankaların kamulaştırılması artık dile getirilen bir talep değil, bunun yerine devletin en büyük hissedar olarak bu haklarını kullanmasından bahsediliyor. En önemlisi AB’nin ve avro alanının kurumsal ve finansal mimarisi içerisinde kalarak kemer sıkma politikalarına ne ölçüde son verilebileceği sorusu orta yerde durmakta. Tsipras ve ekibi, alacaklılar ile yani AB ve IMF ile borcu düşürecek ve yeniden yapılandıracak bir müzakere stratejisini uygulamaya çalışacaklar. Bu yeniden müzakere stratejisini izlerken, Merkel ve İtalya başbakanı Matteo Renzi ile arasındaki uyuşmazlık gibi AB içerisindeki çelişkilerden ve egemenler arası çatlaklardan istifade etmeye çalışırken başta İspanya, İrlanda ve Portekiz olmak üzere bir dizi ülkede sol hükümetler kurulmasıyla Avrupa’da daha olumlu bir siyasal atmosferin oluşmasına yatırım yapmaktalar. Bu stratejiyi izlerken hükümet asgari ücreti yeniden 751 avroya çıkarmak, toplu sözleşmelerdeki temel hakları yeniden geçerli kılmak, kamudaki bazı (hepsi değil!) işten çıkarmaları iptal etmek, yoksulluk sınırı altındaki 300 bin aileye yardım sağlamak ve en önemlisi yeni istihdam alanları yaratmaya çalışmaktan oluşan ve kitleler açısından yaşamsal önemde bulunan bu adımları hayata geçirmeye çalışacak.

Bu iyimser sayılabilecek beklentilere rağmen AB’deki mevcut güç ilişkileri içerisinde kemer sıkma politikalarını değil rafa kaldırmak, belli bir ölçüde hafifletmek dahi mümkün olmayabilir. Avrupa entegrasyon sürecinin yapısal biçimde neoliberal amentüyü benimsemesi bu yönelimden en ufak sapmayı Avrupa egemen sınıfları açısından korku verici bir senaryo haline getirmekte. Üstelik İspanya ve İtalya’daki borç krizleri ve Fransa’nın bütçe açığı dikkate alındığında Yunanistan’a karşı bir “yumuşama”nın gösterilmesi düşük bir ihtimal. Aksine kemer sıkmanın ve parlamentodan neoliberal yasalar çıkarmanın başka bir biçim altında da olsa sürmesinin sağlanarak kemer sıkmadan çıkış yok mesajı, Avrupa’daki muhtemel diğer “yaramaz çocuklara” karşı da bir uyarı olarak algılanacaktır. Böylesi bir ortamda SYRIZA liderliğinin yeni bir “acı reçete” uygulayıcısı olmaktansa Avro alanının çerçevesinden çıkarak Yunanistan’a mali egemenliğini yeniden sağlayacak bir politika arayışına girip girmeyeceğini hep beraber göreceğiz.

Yunanistan, SYRIZA ve “biz”

SYRIZA’nın zaferi Türkiye’de de oldukça geniş bir yankı buldu. Yaygın medyanın popüler ve yeni olanı içini boşaltmaya ve magazinleştirmeye dönük beylik tüm stratejileri burada da devreye girdi. Çipras’ın gençliği, ilk aşkı eşinin medyadan uzak bir profil vermesi, Ekonomi Bakanı Varoufakis’in blog yazarlığı, giyim tarzı, eski manken Turizm bakanı vs. kabilinden çok sayıda iç bayıltıcı haber ve lüzumsuz yorum seçimin ardından medyada boy gösterdi. Ertuğrul Özkök’ünden Akif Beki’ye ilgili ilgisiz herkes meseleye dair söz söyleme yarışına girmelerini izlemek, hele de SYRIZA ile AKP arasında paralellikler kurmaya dönük hazin girişimler azap vericiydi kuşkusuz.

Öte yandan radikal sol bir partinin bir AB ülkesinde ve hemen yanıbaşımızda iktidara gelmesi solda da büyük bir heyecan yarattı. Her şeyden önce bu ilgi ve heyecanın “sağlıklı” bir refleks olduğunu, “biz bize benzerizci” siyasal anlayışların egemen olduğu bir ülke için oldukça olumlu bir gelişme olduğunu teslim etmek gerekiyor. Neticede SYRIZA ile başlayan ve İspanya’da Podemos’a uzanan deneyimlere kulak kabartmak, esinlenmek ve rabıtalar kurmak kuşkusuz önemsenmesi gereken bir çaba. Öte yandan SYRIZA ile ilgili yapılan yorumlar kısa bir süre içerisinde herkesin kendi meşrebince dizginsizce eğip büktüğü “araçsal” bir muhtevaya kavuştu. Seçim sonuçlarından CHP’ye iktidar reçetesi yazanlardan parti yönetiminin gençleşmesi çağrısında bulunanlara, partinin sağa kayarak değil sol politikaları benimseyerek iktidara yürüyebileceğini savunanlara türlü yorumlar yapılırken CHP MYK’sının seçim meydanlarında SYRIZA stratejisi uygulayacağı, yani “halka dokunan ekonomi politikaları”yla gideceği duyuruldu. CHP dün nasıl Tony Blair İşçi Partisi’nden ve Zapatero’nun PSOE’sinin rüzgârından kendisine pay biçmeye soyunduysa bugün de aynı biçimde araçsal biçimde bu dalgadan kendisine bir pay çıkarmayı, muhtemelen de başta HDP olmak üzere başkaların bu dalgadan istifade etmesinin önüne geçmeyi hedeflemekte. Üstelik SYRIZA’ya ilişkin tüm bu açıklamalar yapılırken CHP’nin Avrupa’da sosyal liberalizmi amentü edinmiş partilerle aynı çatıyı paylaştığı neredeyse kimsenin aklına dahi gelmeyen bir sır olarak kaldı.

HDP de SYRIZA’nın başarısını kardeş partinin zaferi olarak selamlayanlardandı.  HDP bileşenleri ESP ve SYKP de SYRIZA’nın başarısına sahip çıkarak ezilen halklara ve işçi sınıfına umut aşıladığını duyurdular. Ertuğrul Kürkçü ise SYRIZA örneğinin Türkiye’de bir seçim işbirliği olasılığına ne yönde ivme katabileceği sorusuna “onlar PASOK’la ittifak yapmadı, onu karşısına aldı. Biz de kendi PASOK’umuzdan uzak duralım, bizim için daha iyi” yanıtını verdi. Ufuk Uras ise SYRIZA’nın tıpkı HDP gibi “sınıf ve kimlik politikasını birleştirdiği” şeklinde beyanat verdi. Bu açıklamaların ötesinde bilhassa sosyal medyada Tsipras ile Demirtaş’ın gömlekli miting fotoğrafları, çeşitli capsler paylaşıldı paylaşılmasına ama SYRIZA ile HDP’nin ortaklıkları kadar farklılıklarının neler olduğu, iki partiyi birbirinden ayıran farklar, özellikle de ifadesi oldukları sosyal siyasallaşmanın nitel farkları üzerine neredeyse hiç konuşulmadı.

SYRIZA’nın zaferine ilişkin en çelişkili yorumlar hiç kuşkusuz Birleşik Haziran Hareketi’nin bileşenlerinden geldi. ÖDP Avrupa Sol Partisi’nin bir üyesi ve SYRIZA ile yıllara dayanan bir ilişkisi olması hasebiyle bu başarıyı “kardeş” partisinin bir zaferi olarak takdim etti. Eşbaşkan Alper Taş’a göre, ASP içerisinde yer alan ve ortak eylemler yapan ÖDP, Türkiye’de SYRIZA’nın muadiliydi. Oğuzhan Müftüoğlu seçim sonuçlarını “kardeş partimizin zaferi” olarak nitelendirirken bunu “Haziran Hareketi için yapılmış bir çağrı” olarak değerlendirdi. Hayri Kozanoğlu ise SYRIZA’nın başarısını kardeş parti ÖDP için de “bir anlamda radikal sol bir koalisyon olan BHH için de örnek alınacak bir deneyim” olarak yorumladı. ÖDP kanadından yapılan değerlendirmelerde çoğu zaman SYRIZA örneği, Türkiye’yi İslami faşizme sürükleyen AKP’ye karşı sosyal demokratlar, sosyalistler ve HDP’nin biraraya gelmesini sağlayacak bir örnek olarak gündeme getiriliyor. Fakat böyle bir ittifak biçiminin SYRIZA’dan çok zamanında İtalya’da Berlusconi karşıtı yapılan “zeytin dalı” ittifakını daha çok anıştırdığı söylenebilir. Zira SYRIZA içerisinde merkez soldan gelme çok sayıda unsur olmakla birlikte partinin asıl başarısı neoliberalizmin uygulayıcısı haline gelmiş merkez solun neredeyse tamamen ortadan kalkmış olmasına dayanıyor.

Öte yandan Haziran Hareketi’nin TKP kökenli bileşenleri, ÖDP ve hatta kimi CHP vekillerinden gelen SYRIZA’ya ilişkin bu övgü dolu değerlendirmeler ve hatta onun BHH’ya örnek gösterilmesiyle tam tersi istikamette değerlendirmelerde bulundular. Bu bir ölçüde anlaşılır bir durum zira ÖDP için ASP içerisinde birlikte yer aldığı SYRIZA nasıl kardeş bir partiyse KP ve HTKP için de KKE kardeş parti. Dolayısıyla SYRIZA ve KKE arasındaki dışlayıcı ve karşılıklı redde dayalı siyasal ilişkiler BHH’ye taşındı denilebilir. Elbette SYRIZA’yı “lanetlemede” ilk sırayı açık arayla KP ve SoL sitesi aldı. Seçimin ardından çok sayıda yazıda SYRIZA, büyük ölçüde kardeş parti KKE’nin cephaneliğinden istifade edilerek kıyasıya eleştirilip basit bir düzen partisi derekesine indirildi. Kemal Okuyan’a göre bir düzen partisi olan SYRIZA ile birlikte“belki de kapitalizm, kendisini yeniden ayağa kaldırabilmek için sol görünümlü bir hükümeti kurmaya” kalkmaktadır. Aydemir Güler’e göreyse oportünist SYRIZA “solumtrak bir restorasyonun bir parçası”dır ve “neoliberalizmin istikrarlı taşıyıcısına” dönmesi mukadderdir. Örnekler çoğaltılabilir elbette ama nihayetinde Okuyan, “hem KKE’nin yoldaşlığı hem Syriza goygoyculuğu fazla gelir; bunlar dost örgüt filan değil, ayrı dünyaları savunmaktalar” diyerek kendisi açısından bu tartışmaya nokta koymuş oldu. Hiç şüphesiz Okuyan’ın alıntılanan satırları bir süre önce yollarını ayırdıkları HTKP’ye dönük bir mesaj olarak algılanmalı. Zira HTKP’nin SYRIZA’ya ilişkin genel olarak çok daha dengeli bir tutum aldığını söylemek mümkün. SYRIZA’yı “ülkedeki sol dinamiklerin bir bölümünü temsil eden bir parti” olarak tanımlayan açıklamada partinin devrimci bir dönüşüme yol açıp açmayacağını belirleyecek olanın, “anti-emperyalist program ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusundaki mücadele” olduğuna işaret edildi. SYRIZA’nın mevcut duruşunun emekçileri düzen içi siyasete mahkûm edecek “tehlike sinyalleri” verdiği belirtilen açıklamada KKE ile dayanışma duyguları da ifade edildi. BHH içerisindeki bu birbirine taban tabana zıt görüşlerin BHH projesinin henüz belirsiz ve olgunlaşmamış karakterinin bir ifadesi olarak yorumlanmalı aslında.

Neticede, yukarıda da ifade edildiği üzere, bizdeki SYRIZA tartışmaları elbette önemli ve anlamlı. Ancak bu tartışmanın mekanik bir “kim Türkiye’nin SYRIZA’sı” rekabetine dönüşmesi yanı başımızda yaşanmakta olan bu muazzam deneyin ortaya attığı sorular ve meydan okumalarla cebelleşmek yerine bir seçim başarısı taktiğine indirgenmesi bir sorun. Aydınlık’ın bile bu yarışa katılarak SYRIZA’yı bir “milli hükümet” olarak selamlaması, hemen herkesin kendi meşrebince bir SYRIZA tarifine soyunduğunun göstergesi. Yani Yunanistan’da cereyan etmekte olan bu muazzam siyasal ve sosyal radikalleşmenin olası sonuçları, yaratabileceği potansiyeller, karşılaşabileceği sorunlar ve bunların parçası olduğumuz coğrafyada sola muhtemel etkilerini tartışmak yerine aslında kendimizi tartışıyoruz, daha doğrusu kendi kendimize kendimizin propagandasını yapıyoruz.

Tarihin kadranı hangi anı gösteriyor?

SYRIZA’nın seçimlerde elde ettiği başarı ve hükümete gelişi Avrupa radikal solu, işçi hareketi ve tüm toplumsal hareketler açısından büyük imkânlar sunuyor. Aslında kapitalist krize karşı Avrupa’da toplumsal direnişler kemer sıkma politikalarını ve neoliberal karşı reformların derinleşmesini engelleyecek veya tersine çevirecek kapsamdan henüz çok uzakta. En önemlisi Yunanistan ve İspanya dışında bu direnişler siyasal bir karşılık bulabilmiş değil. Dolayısıyla bu örneklerin genelleşmesinin henüz çok uzağındayız. Yine de SYRIZA ve Podemos deneyimlerinin bütün kısıtlılıkları bir yana gelişmiş kapitalist ülkelerde iktidar ve “sol hükümet” meselesini yeniden gündeme getirdikleri için de fevkalade önemliler. Öte yandan SYRIZA’nın bu sınavdan başarısızlıkla çıkması da sadece Yunanistan açısından değil tüm kıta ve hatta dünyadaki sol ve direniş mücadelelere açısından olumsuz sonuçlar üretecek. SYRIZA’nın zaferiyle AB’de neoliberalizmin geriletilmesinde belki de ilk adım atıldı. Fakat bu adımın arkasının gelmesinin sadece SYRIZA’ya, Yunanistan solu ve kitle mücadelesine bağlı olmadığını unutmamak gerek. Rosa Luxemburg’un meşhur deyişini bu bağlamda kullanırsak Yunanistan’da ancak sorun ortaya konulabilirdi fakat sorun sadece Yunanistan’da çözümlenemez, çözümlenmeyecek.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar