Syriza’nın baskıcı dönüşü – Stathis Kouvelakis & Costas Lapavitsas -

Alexis Tsipras hükümeti kemer sıkmaya son vereceğini vaat etmişti. Şimdiyse, evlerinden atılan halka karşı bankaları savunuyor ve protestocuları bastırıyor.

Çeviri: Kontra Salvo

Dünyadaki solcuların pek çoğu Yunanistan’da işlerin yavaş yavaş düzeldiğine ve Syriza hükümetinin, çok güç koşullara rağmen işçilerin ve yoksulların çıkarlarını koruyan sol bir güç olmaya devam ettiğine inanıyorlar. Bu bakışı benimseyenler için ülkedeki son gelişmeler tatsız bir sürpriz olacak.

Acı gerçek şu ki, Tsipras ve hükümeti, Temmuz 2015’te Yunanistan’ın kreditörleri olan AB, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan Troyka’ya teslim oldu. Ardından da hükümet, Troyka’yla 2010’da imzalanan ilk kurtarma anlaşmasından bu yana tüm Yunan hükümetlerinin uyguladığı radikal neoliberal politikaları uyguladı.

Tsipras hükümeti kamu harcamalarında sert kesintilere, daha ileri kuralsızlaştırmalara ve yaygın özelleştirmelere girişti ve ücretler, emekli maaşları ve sosyal haklarda kısıntılara gitti. Dolaylı ve doğrudan vergileri eşi görülmemiş seviyelere yükseltip özellikle kamu yatırımlarını azaltarak düşük ve orta gelirli haneleri acımasızca vurdu.

Tsipras ve partisinin önceki hükümetlerden tek farkı, Ocak 2015’te tam da bu politikaları tersine çevirmeleri için seçilmiş olmaları. 2015 yazında seçmenlerin %61’inin daha fazla kemer sıkma dayatmasını reddettiği referandumdan günler sonra Tsipras’ın yaptığı olağanüstü U dönüşü, Yunan kamuoyu için travmatik bir şok oldu. Takip eden üç yılda Tsipras hükümetinin sinizmi, toplumun her kesimine yayılan şiddetli bir toplu demoralizasyona yol açtı. Edilgenlik ve ümitsizlik, hükümetin ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan yeni bir kurtarma paketini uygulamasına imkân veren esas unsurlardı.

Bu sayede Syriza, Troyka’ya iyi hizmet ediyor. Ancak, halkın çoğunluğuna zarar veren böylesi kemer sıkma, kuralsızlaştırma ve özelleştirme politikalarının, belirli bir seviyede baskı ve geniş bir zor mekanizması olmadan uygulanması nihayetinde mümkün değildir. Kamu hizmetlerinde kesintileri, emekli maaşları ve ücretleri azaltmayı, vergi artışları ve olağanüstü sömürücü çalışma koşullarını tümüyle kabul ettirmek, etkin muhalefeti ezmeden ve boyun eğmeyenlerin başına ne geleceğiyle ilgili korku iklimi yaratmadan mümkün değildir.

Bu, Batı Avrupa kadar ABD ve birçok başka ülkenin son kırk yıllık siyasi deneyimleriyle fazlasıyla teyit edildi. 2010’dan 2015’e Yunanistan, art arda gelen hükümetler kurtarma paketleri uyguladıkça baskıcı otoriter önlemlerin nasıl olağanüstü hızla çoğaldığına şahit oldu. Yavaşça, muhakkak –ve kaçınılmaz olarak- Alexis Tsipras hükümeti de aynı yolda ilerliyor.

Son aylarda en dikkat çeken şey, Yunan bankaları üzerindeki basıncın artması sonucu, konut tahliyeleri ve konuta el koymalarda yaşanan artış. Syriza bir zamanlar “Bankaların evlere el koymasına hayır” sloganını attıysa da bugün konutların açık arttırmaya çıkarılmasına engel olmaya çalışan göstericilere müdahale ediyor –hatta hükümeti eleştirenler tutuklanmaya başladı bile.

Vidalar sıkılıyor

Konutlara el koyma üzerine verilen savaşın artan siyasi önemini anlamak için Yunanistan bankalarının vahim durumunu ve hükümet ve daha geniş olarak Yunan toplumu üzerinde uyguladıkları basıncı dikkate almak önemli. Gerçekten hükümet, tam da bankacılıkta yeni bir istikrarsızlığı engellemek adına artan bir şekilde baskıcı yöntemlere başvuruyor.

Kriz boyunca Yunan bankacılık sistemi, tüm mevduatın ve varlıkların yüzden 90’ından fazlasını kontrol eden dört “sistem” bankasının boyunduruğu altına girdi. Bu bankalar 2010’dan beri kurtarma stratejilerinin en güçlü destekçileri oldu ve bankacılık sektörünün çöküşünü engellemek ve kendilerini olası bir devletleştirmeden korumak için devasa ekonomik ve toplumsal güçlerini, Syriza da dâhil olmak üzere birbirini takip eden Yunan hükümetlerinin, borç verenlere itaat etmesi için kullandılar.

Krizin başından beri bankaların sermaye yapısının güçlendirilmesi için, birisi Syriza hükümeti tarafından uygulanan, iki büyük sermaye enjeksiyonu yapıldı. Toplam maliyet 45 milyar Euro’yu aştı. Bu, tümüyle vergi verenler tarafından ödenmek üzere kamu borçlanması yoluyla sağlandı. Yunan kamuoyuna yapılan bu olağanüstü dayatmaya rağmen, bankalar şu an “sorunlu kredilerde” Avrupa rekoruna sahip ve ekonomik faaliyeti etkili bir şekilde desteklemeyi bıraktılar. “Sorunlu krediler” anapara ve faiz geri ödemesinin doksan günü aştığı kredileri (NPL) içerdiği gibi, bir de ödemelerde henüz resmen sorun yaşanmasa da tam olarak ödenmesi beklenmeyen kredilerin olduğu daha geniş bir kategori var (NPE).

Yunan bankalarının NPE ve NPL riskini azaltmak yıllardır Avrupa Merkez Bankası’nın öncelikleri arasındaydı. 2016’dan beri Tsipras hükümeti, iskontolu kredi paketlerinin akbaba fonlara satılmasının yanı sıra insanların evleri de dâhil olmak üzere mülklerin el değiştirmesini kolaylaştırarak buna itaatkâr bir şekilde uydu. Gayrımenkul açık arttırmaları da bu bağlamda önemli bir rol oynadı.

Bankaların, bu sorunu ele almadaki başarısızlıklarıyla ilgili kesinlikle bir gizem yok. Sorunun sebepleri Tsipras’ın kurtarma anlaşmasında yatıyor. Özetle, Yunan bankalarından, muhakkak birkaç yıl alacak bir süreçte, açık arttırmalar, satışlar ve daha sert tahsilat uygulamalarıyla bilançolarını sorunlu kredilerden kademe kademe temizlemeleri bekleniyor. Aynı zamanda bankaların yeni kredi sağlayarak ekonomik faaliyeti de desteklemesi bekleniyor. Ancak bankalar, doğal olarak, bilançolarını sorunlu kredilerden temizlemeye çalışırken yeni kredileri kısma eğilimine giriyorlar. Bu kısıntı ise aslında toparlanmayı ve büyümeyi baltalıyor ve böylece sorunlu krediler meselesini ekonomi için daha da pekiştiriyor. Kredi dağıtımındaki genel düşüş aynı zamanda sorunlu kredilerin toplamdaki oranının daha da artması anlamına geliyor. Bu durum, Tsipras’ın uyguladığı kurtarma paketinin merkezinde yer alan ekonomik saçmalığın mükemmel bir örneği.

Yunan bankalarının sorunlu kredilerle ilgili başarısızlığı, 2018 yazının başlarından beri Atina borsasındaki banka hisselerinde düşüşe yol açtı ve bu, geçtiğimiz ay çöküşe döndü. Aslında bütün bir Yunan bankacılık sektörü Tsipras’ın kurtarma paketini imzalamasından bu yana çarpıcı bir şekilde değer kaybetti. Sonuç olarak yeni bir sermaye enjeksiyonuna gerek olduğu şeklinde söylentiler dolaşıyor. Eğer bu gerçekleşirse 2019’da genel seçimlerle karşı karşıya olan hükümet için tam bir felaket olacaktır.

Bu nedenle sorunlu kredileri temizleme programını hızlandırmak, Troyka’nın ve onun Tsipras hükümetindeki uysal uygulayıcılarının gündeminin en üst sırasında. Ve sorun konut ve tüketici kredilerinde daha akut olduğu için, 2018’de 8 ila 10.000 konuta, 2019’da 50.000 konuta el koyma ve satma gibi iddialı bir hedef belirlediler.

Protesto eylemleri hedef alınıyor

2015’teki büyük U dönüşünden beri, evlere el koyma konusu Tsipras ve partisinin karşılaştığı en çetrefilli siyasi sorunlardan biri haline geldi. 2015’e dek “Bankaların evlere el koymasına hayır” sloganı Syriza mitinglerinin en popüler sloganıydı. Ama kendi imzaladığı kurtarma paketinin baskısı altında kalan Tsipras hükümeti, ipotekli konutların açık arttırmayla satılmasına engel olan her tür eylemi üç aydan altı aya hapisle cezalandıran bir yasa geçirdi.

Bu da hükümet ve ipotekli mülklerin açık arttırmayla satışına karşı çıkan dinamik hareket arasında büyük bir savaşın zeminini hazırladı. Hareket, 2016 sonbaharında açık arttırmalı satışların yeniden başlamasıyla ivme kazandı. Aylar boyunca kararlı eylemci gruplarının mahkeme salonlarındaki eylemleri yüzlerce satışın iptalini sağladı, bütün bir süreci belirgin bir şekilde sekteye uğrattı. Hiç kuşkusuz bu, bankaların hedeflerine ulaşmaktaki başarısızlığının nedenlerinden birisi.

Troyka’dan gelen baskıya boyun eğen hükümetin tepkisi, 2017 yazından sonra açık arttırma prosedürünü kamuya açık yapmak yerine, kapalı ofislerindeki görevliler tarafından işletilen elektronik ortama taşımak oldu. Bu da tabii ki protesto eylemlerini örgütlemeyi zorlaştırdı. Yine de protestolar daha sınırlı bir şekilde olsa da çok sayıda açık arttırmaya engel olacak ve noterlerin sürece katılma isteklerini kıracak şekilde devam etti.

Bu dönem süresince polisle çatışmalar noter ofislerinin girişlerine yayıldı. Gösterilerde eylemciler kayıt altına alındı ve ardından haklarında soruşturmalar açıldı. Yılın başından bu yana ülkenin dört bir yanında düzinelerce eylemci hakkında polis soruşturması açıldı. Bu eylemciler arasında, ülkenin ikinci büyük şehri Selanik yakınlarındaki Ambelokipi – Menemeni bölgesi belediye meclisi üyesi ve aynı zamanda radikal sol örgütler ittifakı Antarsya’nın üyesi olan Elias Smilios da var. Küçük bir kasaba olan Volos’ta yirmiden fazla, Argos ve Nafplio kasabalarında on beş eylemci hakkında soruşturma sürüyor.  Atina’da ise 21 Eylül’de üç eylemci yargılanmaya başladı.

Konutların açık arttırmaya çıkarılmasıyla bağlantılı olarak yargı baskısının yoğunlaşması, Tsipras hükümeti tarafından uygulanan otoriter pratiklerin en açık hali. Yargı baskısı aynı zamanda, Kuzey Yunanistan’daki Skouries’te Kanadalı bir şirket tarafından işletilen açık hava madencilik projesini protesto edenler gibi çevre aktivistlerine de yöneliyor. Daha geniş olarak, hükümet, kendi politikalarına yönelik ve özellikle yayılma ihtimali gördüğü tüm protestolara karşı çıplak şiddet kullandı. Emeklilere karşı çevik kuvvetin kullanılması bunun en rezil örneğiydi. Son olarak, polis de dâhil olmak üzere devlet görevlilerinin, hükümet politikalarını elektrik sektöründe ve diğer alanlarda hayata geçirmek için seferber edildiği haberleri geliyor. Hükümet giderek, Tsipras’ın yarattığı kurtarma paketinin acı gerçeklerini savunmak için “derin devletin” baskıcı aygıtlarına dayanma gibi bir alışkanlık geliştirmeye başladı.

Lafazanis

Yunan radikal solunun tecrübeli ismi Panagiotis Lafazanis’in, noterler tarafından konutların açık arttırmayla satışına karşı yapılan haftalık protesto eylemlerine katıldığı için 26 Eylül’de ifade vermeye çağrılmasıyla beraber, bu yaygınlaşan baskıda sembolik bir eşik aşıldı.

Lafazanis, Tsipras’ın U dönüşünden önce Syriza hükümetinde Enerji Bakanı’ydı ve o zaman Syriza’nın sol kanadının çoğunu içeren “Sol Platform”un önde gelen isimlerinden biriydi. Şu anda, büyük ölçüde Syriza’dan ayrılan Sol Platform güçlerince 2015 yazında kurulan, diğer bazı radikal sol örgütlerin de katıldığı bir siyasi cephe olan Halk Birliği’nin genel sekreteri.

Lafazanis’in de yeraltındaki öğrenci hareketi ve o zamanlar yasadışı olan Komünist Parti’nin gençlik örgütündeki çalışmaları nedeniyle zulüm gördüğü askeri diktatörlüğün 1970’lerde yıkılmasından bu yana, Yunanistan’da ilk defa bir sol partinin lideri siyasi nedenlerle kovuşturuluyor. Karşılaştığı suçlamalar ceza yasasının en az on beş maddesinin ihlalini içeriyor ve iki yıla kadar hapisle cezalandırılması ihtimali var. Eğer tüm iddialarda suçlu bulunursa hapis cezası dokuz yıla kadar çıkabilir.

Bir o kadar dikkat çekici olan şey de bu adli kovuşturmanın, Yunan Güvenlik Servisi’nin sözde terörizmle bağlantılı etkinlikleri veya genel olarak demokrasiyi tehdit eden faaliyetleri soruşturan özel bir şubesi olan “Devletin ve Demokratik Yönetimin Korunması Departmanı”nca başlatılması. Bu departman 2000’de, Yunanistan’ın Avrupa Para Birliği’ne girme yolunda olduğu “modernizasyon” döneminde kuruldu ve 2011’de ülkenin kurtarma paketi rejimine geçmesinin ardından daha da geliştirildi. Sistematik olarak protesto eylemlerini izlemekle görevlendirildi ve Syriza hükümetinin çıkardığı yasalarla gözetleme etkinliklerinin çapı daha da genişledi. Departmanın kuruluşundan bu yana ne faşist Altın Şafak partisine ne de başka bir aşırı sağ veya terörist örgüte karşı harekete geçmesi dikkat çekiyor.

Lafazanis, departman tarafından hedef alınan tek siyasi eylemci değil. Aralarında Halk Birliği’nin bir üyesi ve “Ödemeyeceğim” grubunun iki tanınmış üyesi Leonidas ve Elias Papadopoulos’un da bulunduğu dört eylemci uzun bir suçlama listesine yanıt vermek üzere ifadeye çağrıldı. Aynı zamanda Lafazanis’in protesto eylemlerini gazeteci kılığında kayıt altına alan bir polis ekibi tarafından sürekli gözetim altında olduğu ortaya çıktı. Bu malzemenin yanı sıra söz konusu departman, TV kanallarından fotoğraf ve video talep etmiş. Ayrıca çeşitli protestolara katılan eylemcileri tespit için Facebook paylaşımlarına bakılmış.

Sırada ne var?

Adli soruşturmalardaki artış, Yunan medyasını artan devlet baskısını dikkate almaya zorladı. Aynı zamanda, kırk üç Syrizalı milletvekilinin Adalet Bakanlığı’na soru önergesi vermesi de dâhil olmak üzere, kamuoyunda çeşitli tepkiler yarattı. Aslına bakılırsa söz konusu vekiller, Syriza hükümeti yönetiminde devletin koridorlarında meydana gelen sorunlu gelişmelerin şimdi farkına vardılar ve etik duruşlarından geriye ne kaldıysa kurtarmaya çalışıyorlar. Ancak hükümetin resmi tavrı, bu konunun bütünüyle polisin yetki alanına girdiği ve siyasi kararlarla hiçbir ilgisi olmadığı şeklinde.

Gerçekte ise soruşturmalarla ilgili inisiyatif, yargıya değil Devletin ve Demokratik Yönetimin Korunması Departmanı’na, yani en derin devlete ait. Bu departman, Kamu Düzeni Bakanlığı’na bağlı. Kısacası, hükümetin burada dahli ve ortaklığı var, ve bu durum üçüncü kurtarma paketiyle ve Yunan bankaların halen sürmekte olan kriziyle doğrudan bağlantılı.

Neoliberal kurtarma paketleri baskı gerektirir ve Syriza hükümeti de bu kurala istisna olmadı. Yunanistan’da demokrasiye büyük zarar verildi; önümüzdeki aylarda seçimler yaklaştıkça ve bankaların sorunları sahnenin ortasına geldikçe olaylar muhtemelen daha da sertleşecek. Tsipras’ın teslimiyetinin yol açtığı ekonomik ve toplumsal felaket geniş seçmen kesimleri gözünde belirginleşiyor ve aşağılanma duygusu yayılıyor.

Bu hükümetin borç verenlerle uzlaşarak ruhunu çoktan sattığını düşünürsek, ona etkin bir şekilde karşı çıkan herkese baskıyı artırmaktan çekinmeyeceği ortada. Yunanistan’daki olayların bu çok endişe verici gidişatını durdurmak için acilen uluslararası dayanışma gerekiyor. Bu hızla, demokrasinin savunulması meselesi haline geliyor.

*

Orijinali:

https://www.jacobinmag.com/2018/10/syriza-repression-foreclosure-banks-tsipras

 

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında