suruç-kobane sınırına yolculuk notları – eylem aynur polat / zafer ülger - and

 

Suriye Rojava Bölgesi’nin parçası olan Kobane kantonunda son bir haftadır IŞİD saldırılarının şiddetlendiğini haberlerden izliyorduk. HDP il örgütü Kobane’yle dayanışmak için, duyarlılık gösteren herkese Suruç(Pirsus) sınırına toplu gidiş çağrısı yaptı. Kadıköy’den kalkan otobüslere yetişmeye çalışıyoruz. Telefondan polisin otobüsü engellemeye çalıştığını öğreniyoruz. İkinci bir telefonda engellemeye karşı direnişin başarılı olduğunu, otobüse tahminden fazla insanın geldiğini ve aracın daha fazla beklemeden harekete geçtiğini öğreniyoruz. Özel bir araçla otobüslerin İstanbul içindeki buluşma noktasına yetişmeye çalışıyoruz. Şoförümüz DBP’li ve partinin 90’lı yıllardan beri şehirlerarası mücadelesine otobüs sağlayan bir gönüllü. Onu yıllar önce partiye Musa Anter kazanmış. Ondan İstanbul’un yaklaşık her noktasında Suruç’a giden otobüsleri polisin engellemeye çalıştığını öğreniyoruz. Normal zamanlarda trafikte hiç sorulmayan belgeleri şoförlerden isteyerek, otobüsleri bağlıyorlarmış. Çamlıca çıkışında bir HDP otobüsünün ön kapısında polisle otobüstekiler arasında itiş kakışa şahit olup, yola devam ediyoruz. Şoförümüze bir telefon geliyor. Bize dönerek “Arayanın polis olduğunu ve otobüsleri onun temin edip etmediğini sorduğunu” söylüyor. Kurtköy’de buluşma noktası olan Mehmetçik Vakfı tesislerine geliyoruz. Diğer gelecek otobüsleri burada bekleyeceğiz.

13.00’te kalkacak olan otobüslerin toplanması ve yola çıkışımız akşam 19.00’u buluyor.  “IŞİD’e karşı direnen Kobane’lilere destek vermek için bu yolculuğa girişen insanları durdurmaya çalışmanın anlamı IŞİD’e destek değilse nedir?”diye sorguluyoruz. Yolculuğumuz onsekiz otobüsle başlıyor.

Kadıköy’den yola çıkan bu otobüste anarşistlerden, solun her kesimine renkli bir topluluk yol alıyor. Suruç’a gitmeden yolda iki defa durduruluyoruz. Birinde şoförümüze belgeleri soruluyor, öbüründe bütün otobüse kimlikleri.

Öğlen saatleri Suruç’a giriyoruz. Suruç’un girişini polisler ve akrepler tutmuş. Bizi uzun bir aramadan geçiriyorlar yeniden. Biz olanların videosunu çekerken, bir arkadaşımız kameraya eğilip, “Sorsana,  IŞİD’e giden silah yüklü tırları da böyle aramışlar mı?” diyor.

Suruç merkezine yol alırken, konvoyumuz yolun iki yakasından insanlar tarafından sevinç ve zafer işaretleriyle sarmalanıyor. Yolda duranlar, balkonlara çıkanlar, yanı başımızda özel araçlarıyla geçenler, çocuklar, yaşlılar, gençler, dükkan sahipleri, belediye zabıtaları, neredeyse bütün şehir tek bir insan gibi bizi sempati dalgasıyla karşılıyor. Bunun kesildiği noktalar ise şehirde bolca bulunan asker ve polis noktaları. Bir parkın yanından geçerken belki de bine yakın insan hareketleniyor, “bijiberxwadane YPG”sloganları atıyorlar bize doğru. Kobane’den gelenler bu park da dahil, şehrin ve evlerin bütün boşluklarına yerleştirilmişler. Bir şehrin, Kobane’nin etrafında tek bir yumruk gibi bir araya gelmesi bizi coşkulandırıyor, umutlandırıyor. Diğer tarafta ise bizi böylesi bir coşkuyla karşılayanların umutları için yapabileceklerimizin sınırı, sahip olduğumuz güçlerin kısıtlılığı bizi hüzünlendiriyor.

Otobüslerimizin son durağı, sınır nöbeti tutacağımız köye doğru sarı, bozkırımsı dümdüz bir ovada yol alıyoruz. Otobüsümüzü sollayan, sağlayan araçların asfalt bir yola ihtiyaçları yok. Her yandan arabalar, toprağın tozunu havaya katarak yanımızdan geçiyorlar. Türkçe ismiyle Eğrice olan Bethe köyüne geliyoruz.

İstanbul’dan gelenlerin bir alanda toplanacağını söylüyorlar. Bir temsilci burada bizden beklentilerini anlatıyor. “Bizim sınırdaki duruşumuzun ve bekleyişimizin IŞİD güçlerinin Türkiye tarafından geçişlerini engelleyeceğini düşündüklerini” dile getiriyor. Türk Devletinin yapması gereken bu işin sivillere kalması başka bir trajedi. İstanbul’dan gelen otobüsler köyün dışında sınır boyunca yayılıyor. Her otobüs bu alanda kendine ait bir bölgeyi seçiyor. Geceyi bu alanda geçireceğiz.

Eşyalarımızı bu alana bıraktıktan sonra telefonlarımızı şarj etmek için, Bethe köyüne dönüyoruz. Koyunların olduğu bir ağılın yanından geçerek eve giriyoruz. Evin yaşlı erkeği bilumum hastalıktan yatağa bağlanmış. “Aç mısınız” sorusuna cevabımızı beklemeden ellerinde ne varsa sofraya yığıyorlar. Dışarıda gördüğümüz koyunlar Kobane’den gelenlere aitmiş. Normalde Kobane’den gelenlerin buraya eşyalarını, arabalarını koyunlarını sokma hakkı yokmuş. Ancak rüşvet vererek bunu yapıyorlarmış. Sınırdaki bazı askerlerin Kobane’lilerin koyunlarını geçirmesi için rüşvet alırken, sahiplerinin sürünün gerisine gittiği bir anda,  öndeki sürüyü hırsızların götürmesine göz yumarak başka bir rüşveti de koyun hırsızlarından aldığını anlatıyorevin yaşlı erkeği. “Mesele, askerlerin vicdanı ya da vicdansızlığıyla açıklanamaz” diye düşünüyoruz. Eğer devlet, böylesi bir savaş ortamından kaçan insanların ellerinde kalan son mallarını sınırdan geçirmelerine izin vermezse, sınırdaki bu kirli pazarlığın kapısının da ardına kadar açılacağı kesin.

Bethe köyü normalde 24 haneymiş, çatışmalardan sonra 120 haneye ulaşmış. Bu 120 hanenin ihtiyaçlarını daha çok Suruç belediyesi ve köylüler üstlenmiş. Devlet adına sadece AFAD var. O da daha çok sınırda bekletilen Kobaneli köylülere yardım ediyormuş. Köylüler ellerindekini paylaşıyor dediysem, paylaşılan şey daha çok yokluk. GAP projesinden önce köyde su ve ona bağlı bir tarımsal zenginlik varmış. Barajla beraber sular sadece zengin toprak sahiplerinin ulaşabileceği derinliklere çekilmiş. Şu anda onlar bile suya erişmekte zorlanıyormuş. GAP’ın sularının dağıtılmasında muhalif Kürt köylerinin özellikle gözden çıkarıldığını anlatıyor ev sahibimiz. Ev sahibimizin oğlu şuanda işsiz.  Suriye’den gelen göçmen akınından önce günde 30 tl’ye sıva işleri yapıyormuş. “Artık bana da iş yok “diyor. Kobane’den önce Suriye’den gelen mülteciler çalışma koşullarını değiştirmiş. “Sadece üç öğün yemeğe toprak sahiplerinin yanında, inşaat işlerinde çalışan mülteciler var. Bu ortamda nasıl iş bulacaksınız” diyor.

Şarjlarımızı doldurup nöbetimizi geçireceğimiz alana gidiyoruz. Hava kararmış. Hafif silah sesleri geliyor. Suruçlu bir köylü eliyle işaret ediyor. Bunlar YPG’liler diyor. Sabahtan akşama kadar IŞİD güçleri ağır silahlarla; tanklar, toplarla Kobane merkeze doğru ilerlemeye çalışıyor. Akşamdan sabaha kadar da YPG güçleri IŞİD cephesine karşı kaleşnikoflarla, doçkalarla müdahale etmeye çalışıyor. “IŞİD’in bu gündüz mesaisi onların paralı askerler olduğu gerçeğiyle uygun” diye düşünüyoruz. Sınırın bu tarafından belki sadece 4-5 km ötemizdeki çatışmaları izlerken, seslerini dinlerken bile savaşın eşitsizliğini kulaklarınızda hissediyorsunuz. IŞİD denilen gücün orta büyüklükteki bir devletin savaş donanımını kendisinde toplaması karşısında şaşırıyorsunuz. Suruçlu köylü, “YPG’nin elinde tanksavarlar olacaktı bak bu savaşın kaderi nasıl değişirdi” diyor. Rojava özerk yönetimi, uluslararası olarak statüsü tanınmadığı için parasını verse bile silah alamıyor. Kobane’den gelen çocuklar, doğu tarafında IŞİD’in elindeki köyleri gösteriyorlar. Kobane’den gelen yaşlı bir kadınla konuşuyoruz. Kobane’nin bir köyünden kaçmışlar IŞİD’in gelişiyle. Köyün çobanının kafasını gövdesinden ayırıp, gövdesini köyde bir direğe asmışlar. Köyü boşaltmaları için uyarı bile yapmamış IŞİD. Kadının bir çocuğu YPG saflarında savaşırken ölmüş, iki çocuğu daha savaşıyormuş. Toprağına geri dönmek istiyor musun diye soruyoruz. “Bugün IŞİD çıksa hemen dönerim” diyor. AKP’ye söyleyeceğin bir şey var mı? “Onlar bu belayı başımızda büyüttü, hala hastanelerinde onlara bakıyorlar, ne söyleyeceğim ben onlara “diyor. Kadının bütün yaşadıklarına rağmen özgüvenli, sakin duruşu bizi etkiliyor.

Bütün bu çatışma sesleri arasında toprağın üstünde bir battaniyenin altında beş kişi uykuya dalıyoruz. Bu da bize Gezi direnişinden kalan bir alışkanlık herhalde. Orada da gaz ve ses bombaları arasında gece gündüz bir hayat örgütlemenin getirdiği bu rahatlığın, bir kazanım mı yoksa tahribat mı olduğu konusunda şüpheye düşüyoruz. Fakat bu şüphe de uykuya dalmamızı engellemiyor. Gece iki defa, IŞİD sızması var diye bağıran, telaşlı sesler arasında uyanıyoruz. İlkinin, Kobane’de çatışmadan kaçan bir köylü topluluğu olduğunu anlıyoruz, ikinci uyarının ise bir koyun sürüsü olduğunu öğreniyoruz. Buradaki nöbetin inisiyatifinin bölgeyi bilmeyen, İstanbul’dan gelenlere bırakılmasının doğru olup olmadığını sorguluyoruz.

Uyandığımızda Kobane’den gelen bir grupla karşılaşıyoruz. Anlattıklarını Türkçe’ye çeviriyor bir arkadaşımız.” Arabaları ve çocuklarını sınırın öte tarafında mayınlı bir arazide bırakarak gelmek zorunda kalmışlar, asker izin vermemiş geçişlerine. Kendisi, sınırın bu tarafında ilişki kurarak geride bıraktıklarını bu tarafa geçirecek bir yetkili arıyor”. ”Uluslararası koalisyonun, ABD’nin IŞİD’e karşı bir bombalamasının olup olmadığını” soruyoruz. O da şaşırmış bir halde, “bu en zor zamanda hiçbir müdahale olmadı” diyor. “Oysa bölgede IŞİD’in cephanelik depolarını ben bile biliyorum diyerek tek tek sayıyor”. Rojava’nın diğer bölgelerinden yardım gelip gelmediği sorusuna, “Rojava üç kantondan oluşuyor. Doğuda Cizre, batıda Afrin ve ortada Kobane. Ama diğer kantonların da yardımları bize ulaştırması zor. Çünkü Kobane ortada kalıyor  ve arada IŞİD’e desteğin yoğun olduğu Arap köyleri var” yanıtını veriyor.

Dört beş arkadaşla köyden çıkıp Suruç merkezine gidiyoruz. Yemek yerken sınırda bekleyen diğer arkadaşlardan telefon alıyoruz. “Acil gelin” diyorlar, “ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz ama Mürşitpınar sınır kapısına gidiyoruz, sizi bekliyoruz”. Biz otobüslere yetişemeyeceğimizi anlayınca bir minibüsle gitmeye karar veriyoruz. İndiğimiz zaman, sınır kapısının biraz ilerisinde, askerlerin barikat kurduğunu gözlemliyoruz. Yolun karşı tarafından buraya gelen yüzlerce asker ve polis aracı var. Sadece asker ve polisler değil, Suruç halkı ve Kobane’den daha önce gelenler de yollarda akın akın yürüyerek ya da araç konvoyları yaparak kapıya yöneliyorlar. “Yeni bir gelişme mi var ?”. Birisi, “Askerlerin Kobane’ninTılşair köyünden sınırı geçmeye çalışan iki kardeşe ateş açtığını, kardeşlerden birisinin, Said Ehmet’in öldürüldüğünü diğerinin yaralandığını” anlatıyor. “Bunun için geldik” diyor. “Bir başkası stratejik bir tepenin IŞİD’in eline geçtiğini ve IŞİD’inKobane kent merkezine gelme ihtimaline karşı toplandıklarını” söylüyor. Anlıyoruz toplanmanın tek bir sebebi yok, asıl sebep Suruç’un gözü, kulağı, gövdesiyle Kobane’de olması ve onunla kader birliği.

Bir tarafta gençler puşilerini yüzlerine doluyor, olası bir çatışmaya hazırlanıyorlar, başka bir grup namaz kılıyor, bir kadın elinde telefonuyla yüksek sesle Kürtçe ağıt yakıyor, belki de Kobane’de olan akrabası için söylüyor, “bijiberxvadaneypg” sesleri yükseliyor. Biz kendi kafilemizden haber bekliyoruz. Bu yüksek elektriğin çatışmaya dönmesi an meselesiyken, birden askerler sınır kapısının önünü açıyorlar, Kobane’ye geçiş serbest. O anda bizim kafilemizin de kapıya gelmeden çoğu temizlenmiş bir mayınlı alandan Kobane’ye geçtiğini öğreniyoruz. Sınır’da geçen gençlere polis, “istediğiniz gibi geçin ama geri dönüşünüz zor” diyor. O anda fark ediyoruz ki, AKP Suruç sınırını da Gezi parkı gibi aç-kapa yaparak kendi keyfine göre düzenliyor. Biz geçmiyoruz bu tarafta sınır kapısının yanında terk edilmiş gözüken bir TMO(Toprak Mahsulleri Ofisi)  bahçesinde oturuyoruz. Yanımıza biri geliyor, TMO’nun yanı başında uzanan telleri göstererek, “Görüyor musunuz bu halk çok ilginç buradan da bir geçiş bulmuş” diyor. O tarafa yöneliyoruz. Askerlerin gözetleme kuleleri boş. Suruç tarafındaki telleri halk dağıtmış. Üç adım merdiven çıkınca şaşkınlıkla kalıyoruz. Kobane merkeziyle aramızda sadece bir demiryolu rayı varmış meğersem. Bu raylar bölge insanlarının bize gösterdiği fotoğraflarda sınırın öte tarafına tank taşıyan trenlerin geçtiği raylar. IŞİD’le rehine pazarlığı sırasında bu tankların onlara gönderildiğine eminler. Rayların üstünden geçince Kobane’yle bizi birleştiren tek bir dikenli tel var ve hemen arkasında Kobane halkı bize doğru tezahürat yapıyor. Önce bizim taraftan koli koli sular atılıyor sınırın öte tarafına. Askerler biraz ileride rayların üstünde bekliyorlar. Suların atılmasının ardından Kobaneliler dikenli telleri yıkmak için yüklenmeye başlıyor, bu çabaya bizim taraftan da destek gelince dikenli teller bu basınca dayanamayıp yıkılıyor. “Bijiberxvadane YPG” sloganları yükseliyor, sınırın iki tarafından birbirine sarılanlar, gözyaşlarını tutamayanlar var. Akrabaların arasından geçen bu anlamsız sınırın, kısa bir zaman için bile olsa yıkılması insanı umutlandırıyor.

Bunların yaşandığı yerin biraz ilerisinde mayınlı bir arazide dolaşan iki genç çocuk gözümüze çarpıyor. “Ne yapıyor bu çocuklar?” diye şaşkınlıkla soruyoruz. IŞİD’in tanklarını patlatmak için, YPG’ye mayın söküyorlar”.

Asker ve polisin gaz bombalarıyla müdahalesi başladı. Bizim kafileyi sınıra bırakan otobüslerimizi buluyoruz, onlarla beraber nöbet tuttuğumuz köye gidiyoruz. Kobane’ye giden bizim heyetten haber almaya çalışıyoruz. Sınırdaki polisin dediği doğruymuş, bizimkilerin Kobane’den Suruç’a geçişine izin vermiyorlar. Onlardan haber almayı beklerken, otobüs şoförlerinden biri çay demliyor. Kobane’den gelen 9-10 yaşlarında bir çocuk çayı bize getiriyor. İkinci çayı almak istiyoruz, çocuk bize izin vermiyor koşarak onu da kendisi getiriyor, arkasından da bize su getiriyor. Yanımıza geliyor, birbirimize bakıp bir şeyler söylemek istiyoruz ama nafile tek kelime Türkçe bilmiyor. Aramızdaki dil sınırına ve Kürtçeyi şimdiye kadar öğrenmediğimize sitem ediyoruz. Yine de aramızda dilden öte bağı hissedercesine uzun zaman yan yana kalıyoruz.

Sonunda bizim kafileden haber geliyor, yapılan görüşmeler sonucunda sınırın bu tarafına geçişlerine izin verilmiş. Her birinin tek tek sorgusu alınıp salıveriliyorlar. Otobüslerle yanlarına varıyoruz. Gaz bombaları ve sorgulardan yorulmuşlar. Bazılarının kameralarına, telefon belleklerine el koymuş askerler. İstanbul’dan gelen avukatlarımızı özellikle bayağı itip kakmışlar, darp etmeye çalışmışlar. Avukatlara bu muameleyi yapan bir devletin bu bölgenin insanlarına nasıl muamele edecekleri konusunda kaygılanıyoruz. Son kalanlarda sorgulamalarını bitirip otobüslere dönüyorlar. Geceye yakın otobüslerimiz İstanbul’a doğru yola çıkıyor.

Kalbimizi ve umutlarımızı, Kobane’deIŞİD barbarlığına karşı mücadele eden, topraklarına dönmek için Suruç’a sığınmış bu insanların yanına bırakıyoruz. Dönerken eksiğimiz var.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar