sri lanka: otoriter popülizm ve milliyetçi konsensüs – ateş uslu -

 

Sri Lanka (1972’den önceki adıyla Seylan), Hindistan’ın güneyinde bir ada devleti. Ülkenin yakın dönemde dünya kamuoyunda isminin duyulmasını sağlayan, Tamil gerillaları ve devlet güçlerini karşı karşıya getiren iç savaş, 1970’lerde başladı ve 2009’da sona erdi. Savaşın son aşamalarında giderek otoriterleşen bir yönetim ülkede konsolide oldu. Bu kısa yazıda, Sri Lanka örneği üzerinden 2010’lu yıllarda pek çok örneği görülen otoriter rejimlerin incelenmesi yönünde bir adım atılması amaçlanıyor. Buna ek olarak, etnik ve dinsel olarak bölünmüş toplumlarda otoriter rejimlerin şekillenmesi üzerine de veriler elde edilmesi hedefleniyor. Yazıda öncelikle Sri Lanka’nın güncel siyasal sorunlarının tarihsel arka planı incelenecek, daha sonra 2000’li yılların başından itibaren rejimin otoriterleşmesinin hangi göstergeler üzerinden ilerlediği saptanacak. Son olarak, Sri Lanka’nın siyasal ve ekonomik sisteminin açıklanması için “neoliberalizm” kategorisinin ne derecede açıklayıcı olduğu konusundaki tartışmalara değinilecek.

I. Seylan/Sri Lanka’da Etnik ve Dinsel Bölünmeler

Seylan kolonisi 1948 yılının başlarında (Hindistan’dan birkaç ay sonra) Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazandı. XIX. yüzyılın ikinci yarısında çay üretimine dayalı bir hale gelmiş olan Seylan ekonomisi, uluslararası çay şirketlerinin denetimi altındaydı. Toplumda ise sınıfsal, etnik ve dinsel açıdan çeşitli bölünmelerin varlığından söz edilebilir. Seylan halkının çoğunluğu (günümüzde de olduğu gibi), Sinhala dili konuşanlardan oluşuyor, adanın kuzey kısımlarında yoğunlaşan Tamil dili konuşan halkın ada nüfusuna oranı ise %20’ye yaklaşıyordu. Sinhala halkının büyük çoğunluğunun Budist, Tamil halkının ise çoğunluğunun Hindu, bir kısmınınsa Müslüman olması adadaki kimlik haritasını daha da karmaşıklaştırıyordu. 1800’lerin başından itibaren gerek Sinhala, gerekse Tamil entelektüeller din, dil, ırk, kültür gibi referanslardan hareketle Sinhala ve Tamil milliyetçiliklerinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardı. Kolonyal dönemin bir diğer mirası ise sınıfsal tabakalaşmaydı. Ülkede küçük ölçekli toprakların yanında çay üretimi yapan plantasyonlar önemli bir yer tutuyordu; plantasyonların ucuz işgücü gerektirmesinin sonucu olarak koloni yönetimi Hindistan’dan çok sayıda Tamil tarım işçisini Seylan’ın güneyine yerleştirmişti. Bu durum, ülkenin etnik haritasının da karmaşıklaşmasına yol açmıştı. Ayrıca 1930’lu yıllardan itibaren şehirleşme ivme kazanmış, sendikalar ve radikal sol partiler kurulmuş, 1930’ların sonundan itibaren ise büyük grev dalgaları ortaya çıkmıştı.

Adanın bağımsızlığını kazanmasını takiben 1948-1956 arasında merkez sağ Birleşik Ulusal Parti’nin hükümeti kurduğu, Sinhala elitlerinin yönetimde olduğu bir dönem yaşandı. Bağımsızlıktan sonra yapılan ilk seçimlerin yılı olan 1956’da ise Seylan politikasında büyük bir dönüşüm yaşandı. S.W.R.D. Bandaranaike liderliğindeki Sri Lanka Özgürlük Partisi %40’a yakın oranda oy aldı. Bandaranaike ve diğer Cephe liderleri Budizm’in ve Sinhala dilinin ön plana çıkarılması üzerinden ilerleyen bir Sinhala milliyetçisi politika benimsediler. Bu durum, Sinhala milliyetçiliğine karşı Tamil milliyetçilerinin örgütlenmeleri sonucunu doğurdu. Sri Lanka Özgürlük Partisi’nin yanında Birleşik Ulusal Partisi’nin hükümet dönemlerinde de Budist sembolizm ve ona bağlı olarak Sinhala milliyetçiliği önemini korudu (Peebles, 2006: 115).

Sri Lanka Özgürlük Partisi yalnızca Sinhala milliyetçiliğiyle ön plana çıkmıyordu; aynı zamanda ekonominin millileştirilmesi olarak özetlenebilecek bir ekonomi politikası da izliyordu. 1960’lı yılların ilk yarısında, Bandaranaike’nin eşi Sirimavo Bandaranaike’nin devlet başkanlığı döneminde bir dizi millileştirme hamlesi yapıldı. Aynı dönemde Sri Lanka Özgürlük Partisi gerek Komünist Parti ile, gerekse ülkenin başlıca Troçkist partisi olan Lanka Eşit Toplum Partisi ile ittifak yaptı; bu ittifak ilerleyen onyıllarda çeşitli şekillerde yenilendi.

Sri Lanka’da 1970’lerin ikinci yarısı iki açıdan önemli bir dönüşüm yaşandığı bir dönemdir. Sri Lanka Özgürlük Partisi’nin 1977 seçimlerinde yenilmesi ve hükümetin muhafazakâr Birleşik Ulusal Parti tarafından kurulması, millileştirme politikasını (ve Sovyet yanlısı dış politikayı) sona erdirdi. Seçimlerden sonra hazırlanan 1977 bütçesi, Sri Lanka ekonomisinde neoliberalizme geçişin başlangıcı olarak kabul edilir (De Silva, 2005: 686-687). Aynı dönemde Tamil talepleri ile hükümet politikaları arasında bir uzlaşma sağlanacağı yönündeki ümidin ortadan kalkmasıyla Tamil gerilla örgütlerinin eylemleri ivme kazandı. 1976’da kurulmuş olan Tamil-Eelam Kurtuluş Kaplanları örgütü bu örgütler arasında sivrildi. Ülkede 1980’lerin başından itibaren başlayan iç savaş, 2009’a kadar devam etti ve yönetimin otoriterleşmesine zemin hazırladı.

II. Rajapaksa Yönetimi: Otoriter-Popülist Bir Rejimin Oluşumu

Sri Lanka Özgürlük Partisi’nin lideri Mahinda Rajapaksa 2005 başkanlık seçimlerinde %50,3 oranında oy alarak başkan seçildi. İlk başkanlık dönemi (2005-2009) Sri Lanka’nın yakın dönem tarihi için kritik önemdedir. Rajapaksa seçimi takiben Tamil hareketine karşı uzlaşmaz bir tavır sergileyeceğinin işaretlerini verdi; ordunun komuta kademelerine ve savunma bakanlığına tavizsiz bir “terör karşıtı harekât” yanlısı olduğu bilinen kişileri atadı. Bunun yanında, sivil Tamiller ve Tamil-Eelam Kurtuluş Kaplanları örgütü üyeleri arasında ayrımı muğlaklaştıran bir strateji izlemeye başladı; bu süreç içinde gerillalarla bağlantı içinde olabileceğinden şüphelenilen Tamillere karşı çeşitli baskı politikaları uygulandı. Örneğin Rajapaksa’nın başkan seçilmesinden iki ay sonra adanın batısında Trincomalee şehrinde askerler beş genç Tamil’i kurşuna dizdi (DeVotta, 2010: 340; 2011: 133). Bu hamleler, 2006-2007 yıllarında ordunun kuzeye doğru başlattığı büyük saldırıya (“IV. Eelam Savaşı”) zemin hazırladı.

Savaş boyunca basına uygulanan sansür politikaları önemli bir boyut kazandı. Sunday Leader gazetesinin ırkçı politikaları ve hükümetle ordunun yolsuzluklarını eleştiren editörü Lasantha Wickramatunga’nın orduyla bağlantılı olduğundan şüphelenilen kişilerce öldürülmesi bu sürecin en çarpıcı uğraklarından biriydi (DeVotta, 2010: 334). Gerek bu dönemde, gerekse sonrasında internet sansürü de sıklıkla uygulandı ve muhalif yayın organlarına internet erişimi engellendi. Yine savaş sırasında Rajapaksa yönetimi milliyetçi ideolojiyi terörizm karşı mücadele vurgusuyla harmanlayarak Sinhala toplumu içinde geniş bir hegemonik konsensüs oluşturmayı başardı. Rajapaksa, Sri Lanka’nın Budist bir ülke olduğunun sıklıkla altını çizdi. M.Ö. II. yüzyılda hüküm sürmüş olan ve Hindu Chola Krallığı’na karşı savaşıp zafer kazanmış olan Budist kral Dutugemunu ile Rajapaksa arasında bir özdeşlik kuruldu (DeVotta, 2011: 135). Rajapaksa figürünü bu çerçeveden inceleyen ve Rajapaksa’yı “Seçilmiş Kişi” olarak niteleyen bir gazete makalesinin (Mahindapala, 2009) Savunma Bakanlığı sitesinde yayınlanması çarpıcıdır. Bunun yanında, Tamil köylerine ve Tamil bölgesindeki yollara Sinhala isimleri verilmesi de Sinhala milliyetçiliğinin ivme kazandığını göstermektedir (DeVotta, 2011: 141)

Hegemonik mücadeleye paralel olarak devam eden askeri saldırının başarılı olmasıyla 17 Mayıs 2009’da Tamil Kaplanları yenilgiyi kabul etti. İki gün sonra, 1983’ten beri hareketin liderliğini yapan Velupillai Prabhakaran’ın ölü bedeni bulundu. İç savaşın kanlı bir şekilde ve büyük katliamlarla sona ermesini takiben Ocak 2010’da başkanlık seçimleri yapıldı. Rajapaksa’nın karşısındaki sağ koalisyonun başkan adayı, Tamil Kaplanları’na karşı taarruzun komutanı olan ve savaş stratejisinin gerçek mimarı olduğunu iddia eden General Sarath Fonseka idi. Fonseka’nın adaylığı ülkede terörizmle mücadele stratejisinin ve milliyetçi konsensüsün ne derecede etkili olduğunu göstermektedir: Muhalefet Rajapaksa’nın karşısına onunla benzer bir hegemonik konsolidasyon sağlayabilecek bir aday çıkararak bu alandaki alternatifsizliği göstermiştir. Tamil Kaplanları’nın boykot çağrısı önemli ölçüde etkili olmuş ve Tamil bölgelerinde seçimlere katılım oranı düşük düzeylerde kalmıştır, ancak bu bölgelerde kullanılan oyların önemli bir kısmının muhalefet adayına verildiği görülmektedir.

Mahinda Rajapaksa yönetimine yöneltilen en önemli eleştirilerden biri, nepotizmi yaygınlaştırmasıdır. Rajapaksa’nın yüz otuz kadar akrabası hükümette ve bürokraside çeşitli kademelerde görevler üstlenmişlerdir; kardeşi Gotabhaya Rajapaksa savunma sekreteridir, oğlu Namal Rajapaksa ise milletvekilidir ve babasının başlıca vârisi olarak görülmektedir. (DeVotta, 2010: 335; 2011: 143).

İç savaşın bitişini takiben ülkede toplumsal hareketlilik ivme kazandı. Üniversitelerde özelleşme sürecinin başlamasına karşı Ocak 2012’de büyük ölçekli gösteriler düzenlendi. Ağustos 2013’te Kolombo yakınlarında Weliweriya’da bulunan bir fabrikanın su kirliliğine neden olmasını protesto etmesi esnasında ordu birliklerinin göstericilere ateş ederek üç kişinin ölümüne yol açması da Sri Lanka’da devletin zor aygıtının kapitalist kuruluşların çıkarlarına hizmet etmesinin örneği olarak yorumlandı (Kadirgamar, 2013).

III. Otoriter Rejimi Adlandırmak: Sri Lanka’da Neoliberalizm ve Ötesi

Sri Lanka, 2000’li yılların pek çok otoriter rejimine benzer bir şekilde, seçim mekanizmalarının anayasanın öngördüğü şekilde işlediği bir ülke. Yine pek çok otoriter rejimle benzer şekilde kapitalizmin gelişmesini siyasal-idari açıdan kolaylaştıran niteliklere sahip. Bu bölümde, ülkenin rejiminin hangi kategori altında sınıflanabileceği üzerine tartışmalara değinilecek.

Antropolog Michael Roberts, Rajapaksa rejimini “popülist otoriter” olarak niteler ve bu rejimin iki temeli olduğunu söyler. Roberts’a göre Rajapaksa bir yandan Sinhala siyasal geleneklerinin hiyerarşik iktidar yapılanması anlayışını devralmaktadır; bu anlayış siyasal iktidarın meşruiyetini Buddha’dan devralınan otoriteye (varam/varan) dayandırmaktadır (Roberts, 2012). Bunun yanında, Roberts’a göre Rajapaksa rejimi XX. yüzyıl Avrupa’sının popülist hareketlerine benzer bir şekilde köylülerin desteğini almaya yönelen bir strateji benimsemekte ve elitizm karşıtı bir retorik benimsemektedir. Bunun yanında, Sinhala milliyetçiliğinin mobilize edilmesi, gerek kentli gerekse köylü seçmenlerin desteğini alınmasını sağlamaktadır (Roberts, 2012). Ancak Roberts’a göre Sri Lanka’da uygulanan şekliyle popülist otoriter politikalar kısa süreli olmaya mahkûmdur, zira seçmen desteğinin sürekli kılınabilmesi için söz konusu politikaların her seçimde yeniden üretilmesi gerekmektedir (Roberts, 2012). Sri Lanka’nın iki partili siyasal sistemi ve muhalefet partisinin de benzer bir milliyetçi konsensüs sağlamaya çalıştığı dikkate alınırsa, Roberts’ın bu tespitine hak verilebilir.

Rajapaksa rejiminin neoliberalizmle ilişkisi konusunda ise tartışmalar sürmektedir. Sri Lanka Komünist Partisi, Lanka Eşit Toplum Partisi ve Ahilan Kadirgamar gibi ekonomistler, rejimin neoliberal ekonomi politikalarını uyguladığını savunmaktadır. Kadirgamar’a göre 2010 tarihli anayasa değişikliğiyle devlet başkanına ekonomi alanına müdahale yetkisi vermesi, devletin neoliberal politikalarla uyum içinde faaliyet göstermesine zemin hazırlamıştır. Kadirgamar neoliberalleşmeyi esas olarak finansallaşma ve emlak piyasasının yükselişi üzerinden gözlemler; bankaların borsanın ve emlak piyasasının büyük miktarda para çekmesi, iktisadi programın altyapı kalkınmasına aktarılması, spekülatif emlak piyasası çıkarlarına uygun olarak kentsel dönüşüm politikalarının hayata geçirilmesi ve hükümetin bir sosyal refah programının olmaması neoliberalizmin göstergeleridir (Kadirgamar, 2013).

Kadirgamar’ın görüşüne karşı çıkan Muttukrishna Sarvananthan, neoliberalizm konusunu özelleştirme parametreleri üzerinden okur. Rajapaksa rejiminin büyük bir özelleştirme hamlesi başlatmaması, hatta 2005 öncesinde başlayan kimi özelleştirme süreçlerini sonlandırması, rejimin neoliberal politika izlemek bir yana, neoliberalizme karşı olduğunu gösterir. Sarvananthan’a göre Sri Lanka’da devletçi-kalkınmacı bir sistem uygulanmaktadır; Sarvananthan bu sisteme “ulusal sosyalizm” adını verir (Sarvananthan, 2013). Dolayısıyla bu görüşe göre Rajapaksa rejiminin ekonomi politikaları 1960’ların kalkınmacılığına yakındır, örneğin Sirimavo Bandaranaike’nin uyguladığı politikalarla uyum içindedir.

Gerek Kadirgamar’ın neoliberalizm hipotezini, gerekse Sarvananthan’ın “ulusal sosyalizm” hipotezini eleştiren Kumar David’e göre Sri Lanka’nın toplumsal ve iktisadi dinamiklerinin incelenmesi için neoliberalizm yetersiz bir kategoridir, zira 2000’li yılların başından itibaren tüm dünyada neoliberal politikaların sonu gelmiştir. Gerek özelleştirme politikaları, gerekse işçi sınıfına karşı saldırı mevzuatı yerini daha ılımlı politikalara bırakmıştır. Dolayısıyla XXI. yüzyıl başının ekonomisini ve siyasetini anlamak için Reagan-Thatcher döneminin kategorileriyle değerlendirilemez. Kumar David bu tespitlerden hareketle Sri Lanka’da uygulananın henüz ismi konmamış bir model olduğunu belirtir. Bu model belirli ölçülerde popülisttir ve kemer sıkma politikaları içermez, ancak gelecekte farklı bir yönelime girmeyeceği yönünde bir teminat da bulunmamaktadır (David, 2013).

Sonuç

Sri Lanka’nın toplumsal ve siyasal özgüllükleri dikkate alındığında, ülkede şekillenen otoriter rejimin XXI. yüzyıl bağındaki diğer otoriter-popülist rejimlerle benzer bir şekilde “halk” ile özel bir ilişki kurarak konsolide olduğu gözlemlenmektedir. Sri Lanka’da bireysel liderlik ve nepotizm otoriter rejimin kuruluş sürecinde özellikle ön plana çıkmakta, hegemonyanın sağlanmasında ise tarihsel nedenlerle dinsel ve etnik unsurları bir arada taşıyan Sinhala milliyetçiliği birincil derecede önemli bir rol oynamaktadır. Kitle muhalefetinin gerek baskı, gerekse milliyetçi ve popülist hegemonya dolayımıyla bertaraf edilmesi ülkede kapitalizmin bekasını sağlamaktadır. Bunun yanında, “neoliberalizm” kategorisinin Sri Lanka siyasal rejimini ya da ülkede uygulanan ekonomi politikalarını açıklamada ne derecede açıklayıcı olduğu tartışmalıdır. Finansallaşma gibi eğilimlerin varlığını korumasına ve özellikle savaş sonrasındaki yeniden inşa faaliyetlerinde emlak ve altyapı yatırımlarına dayalı rant alanlarının ortaya çıkması neoliberalizmin kimi özelliklerini yansıtsa da, Rajapaksa rejiminin bütünüyle neoliberal bir yönelim içinde olduğunu söylemek mümkün değildir. XXI. yüzyıl başında yaygınlık kazanan popülist politikaları gereğince inceleyebilmek için, neoliberalizm ve otoriter rejimler arasında doğrudan bir bağıntı olduğu ön kabulünden yola çıkmak yerine, somut bağlamlarda sınıf mücadelelerinin ve buna bağlı olarak popülist-otoriter politikaların nasıl şekillendiğini tahlil etmeye çabalayarak karşılaştırmalı bir inceleme yapmak daha verimli sonuçlar elde edilmesini sağlayacaktır.

Kaynakça

David, Kumar (2013) “Characterisations Of Rajapaksa-Regime Political-Economy”, Colombo Telegraph, 15/09/2013.

De Silva, K. M. (2005) A History of Sri Lanka, Colombo: Vijitha Yapa.

DeVotta, Neil (2010) “From Civil War to Soft Authoritarianism: Sri Lanka in Comparative Perspective”, Global Change, Peace & Security, 22(3): 331-343.

DeVotta, Neil (2011) “Sri Lanka: From Turmoil to Dynasty”, Journal of Democracy, 22(2): 130-144.

Kadirgamar, Ahilan (2013) “Second Wave Of Neoliberalism: Financialisation And Crisis In Post-War Sri Lanka”, Colombo Telegraph, 28/08/2013.

Mahindapala, H. L. D. (2009) “The genius of Mahinda Rajapaksa – The chosen one”, The Daily Mirror, 23/05/2009. http://www.defence.lk/new.asp?fname=20090523_04

Peebles, Patrick (2006) The History of Sri Lanka, Westport: Greenwood.

Roberts, Michael (2012) “Populism And Sinhala-Kingship In The Rajapaksa Regime’s Political Pitch”, Colombo Telegraph, 29/01/2012.

Sarvananthan, Muttukrishna (2013) “Economic Woes Of Post-Civil War Sri Lanka Are Due To Lack Of Neo-Liberalism: A Rejoinder To Ahilan Kadirgamar”, Colombo Telegraph, 08/09/2013.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar