sosyalizme ve laikliğe dair “eskilerden” bir uyarı: “kendimize ait bir politika” – foti benlisoy -

 

Solda laiklik başlığı önemli bir tartışma ve hatta saflaşma konusu halini aldı. Kimileri “halkçı”, kamucu” ya da “emek eksenli” gibi sıfatlarla bezenmiş (ama açıkçası şimdilik içi pek doldurulmamış) bir laiklik mücadelesinin AKP karşısındaki siyasal duruşun belirleyici uğraklarından biri olduğunu savunuyor. Kimileriyse böylesi bir tutumun, AKP’nin sınıfsal ve sosyal çelişkileri depolitize ederek kültürelleştiren, özcü kimlikler arası bir saflaşmaya indirgeyen hegemonik projesini tersinden çoğalttığını savunuyor. Bu ikinci görüşe daha yakın olsam da bu yazıdaki maksadım bu münakaşaya doğrudan bir müdahalede bulunmak değil, bu tartışmaya dolaylı bir katkı sağlamak. 20. yüzyıl başındaki kimi sosyalist metinlere dönerek laiklik (o dönem daha çok “anti-klerikalizm, yani “ruhban karşıtlığı” deniyor) başlığının nasıl ele alındığını, “sosyalistçe” bir laiklik politikasının nasıl ve hangi kriterlerle tarif edilmeye çalışıldığını sergilemeye çalışmak.

Bu konudaki en açıklayıcı metinlerden biri, Rosa Luxemburg’un 1903 tarihli “Sosyalizmin ruhban karşıtı siyaseti” başlığını taşıyan makalesi. Luxemburg bu yazısında, burjuva (İngilizce çeviride “orta sınıf”) ruhban karşıtlığıyla sosyalist ruhban karşıtlığı arasında, hedefleri ve kapsamı açısından radikal bir farklılık olduğunu belirtir. Ona göre burjuva ruhban karşıtlığı, devletle din arasındaki bağı bir bütün olarak kesmeye cesaret edemez. Dolayısıyla burjuva ruhban karşıtlığı, paradoksal bir biçimde devletçe kollanan dini form ve pratikler yaratır ve dolayısıyla da kiliseyi zayıflatmaz, güçlendirir. Luxemburg’a göreyse sosyalist bir ruhban karşıtlığı, dinin devletten tam bir dışlanmasını savunur: “inananların inanmayanlar aleyhine sahip olduğu tüm kamusal imtiyazların tasfiyesini talep ediyor ve Kilisenin devlette hâkim bir güç olmak için giriştiği tüm hamlelerin karşısında duruyoruz.”

Luxemburg’un bu ifadesi, Engels’in Alman Sosyal Demokrasisi’nin Erfurt Programı (1891) üzerine yaptığı yorumdaki şu programatik formülasyonla bütünüyle uyumludur: “Kilisenin devletten tamamen ayrılması. İstisnasız bütün dini cemaatler devlet tarafından özel birlikler muamelesi görecektir. Kamu kaynaklarından destek almaktan mahrum edilecekler ve kamu okullarında hiçbir etkileri olmayacaktır.” Engels’in şu yorumu da parantez arasında iliştiriverdiğini hatırlatalım: “Kendi okullarını kendi kaynaklarıyla kurmalarına ve burada kendi saçmalıklarını öğretmelerine yasak konulamaz.”

Rosa’ya dönelim. Neticede Luxemburg, burjuvazinin çelişkilerini teşhir etmek ve kilisenin hâkim sınıfla koalisyon oluşturmasının önüne geçmek adına “ruhban karşıtlığını” meşru bir politik hat olarak görür. Ancak Luxemburg, bu hususun sosyalist siyaset açısından temel, kurucu bir zemin olmadığını da hemen ifade eder: “Sosyalistler orta sınıf ruhban karşıtlığıyla uzlaşmak değil, onun defterini dürmek için cumhuriyet karşıtı gerici bir güç olan Kiliseye karşı savaşmalıdır.” Çünkü Rosa’ya göre, orta sınıf ruhban karşıtlığı (hadi bu sefer “laikliği” diye okuyalım) burjuvazi için “işçi sınıfının dikkatini sosyal meselelerden uzaklaştırmak ve sınıf mücadelesini zayıflatmak için en iyi yollardan biridir.” Dolayısıyla sosyalist hareket “ruhban karşıtlığını” mutlak bir hedef olarak belirlememeli, onu sınıf mücadelesini gereklerine tabi kılmalı ve en önemlisi, burjuvaziyle safların karışmasına izin vermemelidir. Çünkü der Rosa, “eğer sosyalistler eleştirisiz bir biçimde parlamenter radikallerin sefil iddialarla yürüttüğü savaşa katılır, bu burjuva ‘papaz yiyicilerin’ her şeyden evvel proletaryanın düşmanı olduğunu her fırsatta söylemezse, o zaman cumhuriyetçi ruhban karşıtlığı amacına ulaşmış olacak, yani sınıf mücadelesi yozlaştırılmış olacak.”

Luxemburg böylece, “ruhban karşıtlığını” radikal siyasetin ana zemini olarak tarif etmenin yaratacağı risklere, özellikle de sınıf mücadelesinin (bu tabiri kullanmasa da “sınıf işbirlikçiliği” yoluyla) bulanıklaşması riskine vurgu yapar. Din konusunda Luxemburg’tan çok daha katı biri olan Lenin (neticede Luxemburg yukarıda anılan makalesinden iki yıl sonra kaleme aldığı bir broşürde “gerçek Hıristiyanlığın” komünizm olduğu iddiasında bulunabilecekti) de aynı hususu, yani “ruhban karşıtlığının” sınıf mücadelesini akamete uğratma tehlikesinden dem vurur. Bunun için de Engels’in o dönem en meşhur çalışması olan Anti Dühring’i anar: “Engels, Dühring’in sosyalist toplumda dinin yasaklanması yolundaki sözde devrimci görüşünü de yerer. Engels dine karşı böylesi savaş açmanın ‘Bismarck’ı geride bırakacak ölçüde Bismarck’cılık’ yani Bismarck’ın dine (ünlü Kültür Savaşı-Kulturkampf) karşı giriştiği mücadeleyi boşuna tekrarlamaktan başka bir şey olmadığını tekrarlamıştır. Bismarck bu mücadeleyle Katoliklerin militan dinciliğini uyarmaktan ve gerçek kültür çalışmalarını zedelemekten öte bir yarar sağlamamıştır. Çünkü siyasal bölünmelerden çok dinsel bölünmelere önem vermiş, işçi sınıfının ve öteki demokratik unsurların dikkatini sınıfsal ve devrimci mücadelenin ivedi görevlerinden çekerek, en yapay, en düzmece burjuva din karşıtlığına yöneltmiştir.” Yani tıpkı Luxemburg gibi Lenin de “ruhban karşıtlığının” tek başına sosyalist siyasetin temeli olamayacağı, hatta bunun sınıfı bölebileceği ve işçileri sınıf mücadelesinden uzaklaştırabileceği uyarısında bulunur: “burjuva hükümetleri kasıtlı olarak dine karşı sözüm ona liberal bir ‘saldırı’ örgütleyerek kitlelerin dikkatini sosyalizmden uzağa çekmeye çalışmışlardır. Almanya’daki Kulturkampf‘ın ve Fransa’da burjuva cumhuriyetçilerin dine karşı mücadelesi bu tür olaylardır.”

Konunun Kulturkampf’a gelmesi iyi oldu. Bizde AKP’nin kültürel saflaşmaları kışkırtan politikalarını tanımlamak için son dönemde sıkça kullanılan kulturkampf , yani “kültür savaşları”, esas olarak Prusya Şansölyesi Bismarck’ın 1871-1878 tarihlerinde uyguladığı ve Katolik Kilisesi’nin gücünü sınırlamaya dönük politikaların kışkırttığı siyasal süreci anlatan bir tabir. O dönem nüfusun %40’ını oluşturan Katolik topluluğunu da hedef alan cebri tedbirleri içeren bu politikalar karşısında Alman Sosyal Demokrasisi (elbette laiklik taraftarı olmasına karşın) eleştirel bir tutum almıştı.

Lenin’in 1914 sonrası haklı eleştirileri nedeniyle 19. yüzyıl sosyalizmi için önemi haksız olarak göz ardı edilen Kautsky, 1903 ve 1904 yıllarında yayımlanan bir dizi yazısında sosyal demokrasinin Kulturkampf karşısındaki tutumunu yeniden değerlendirir. Kautsky, sosyalistlerin kiliseye baskı uygulayan Bismarck’ın devletinin yanında yer almamasının doğru bir tutum olduğunu yazar. Kautsky’nin din ve laiklik konusundaki görüşlerini uzun uzadıya ele almanın yeri burası değil. Konumuz açısından önemli bölümü şu: Kautsky baskı politikalarını esas olarak kiliseyi güçlendirdiğini, onu mağdur haline getirerek Katolik proletarya gözünde prestijini artırdığını yazar. Bu nedenle o dönemde Prusya’nın Katolik bölgelerindeki işçilerin önemli bir bölümü, kilisenin desteklediği partilerin etkisine girmiştir. Kautsky’ye göre bu işçilerin “klerikalist” (yani “dinci”) bir tutum almasının nedeni, devlet baskısına ve özellikler de liberal burjuvaziye olan tepkilerinin bir ürünüdür. Yani Kautsky, işçiler arasında “klerikalizmin” (dinciliğin) bir sınıf reaksiyonu halini aldığını vurgular.

Kautsky “ruhban karşıtlığı” adına Kulturkampf politikalarıyla işbirliği yapmanın sınıf politikasını terk etmek anlamına geleceğini yazar. Kautsky’ye göre Kilisenin etkisi altında kalan işçileri kazanmanın yolu, “onlara sınıf savaşımının herhangi bir dini meseleden daha önemli olduğunu göstermektir. Onların dini ve teolojik meseleler karşısındaki ilgisini kışkırtmak yerine, dikkatlerini maddi yaşamın sorunlarına çekerek azaltmalıyız. Onlara serbest düşünceli işçinin Katolik işçiye serbest düşünceli burjuvadan daha yakın olduğunu; bu sonuncusunun da ruhbanla (…) dindar ya da değil bir işçiden çok daha fazla ortak noktasının bulunduğunu göstermeliyiz.”

Dolayısıyla diye yazar Kautsky, (Rosa Luxemburg’u andırırcasına) “Sosyal demokrasinin din politikası liberalizminkinden bütünüyle ayrı olmalıdır. Din politikasındaki bu farklılığın da kamu tarafından bilinir olmasında her türlü neden vardır. Hâlihazırda Hıristiyan olan işçilerin gözünde iflas etmiş liberalizmle ayırt edilemez hale gelmekten kaçınmalıdır (…)Kendimize ait bir politikamız olmalı, sosyalist bir politika ve liberalizmle hiçbir ilgisi olmayan bir politika.”

Kautsky bu satırları Britanya Sosyal Demokrat Federasyonu’nun yayın organı olan Social Democrat’ın Avrupa’daki sosyalist partilerin din konusundaki tavırları hakkındaki bir dosyası için kaleme almıştı. Aynı dosyada İspanyol Sosyalist Partisi’nin Sekreteri (ve şaka gibi ama bugünkü PODEMOS’un sözcüsünün adaşı) Pablo Iglesias da “klerikalizme” karşı mücadelenin burjuva ruhban karşıtlığıyla karıştırılmaması gerektiğini vurguluyordu. “Kapitalistlere değil de ruhbana karşı mücadele etmek ciddi bir hata olacak ve proletaryanın nihai zaferini geciktirecektir.”

Bu yazının sosyalist hareketin tarihinde laiklikle ilgili tartışmaları toparlaması mümkün değil elbette. Ben mümkün mertebe, bugünün arayışlarında katkısı olabilecek kimi tartışmaları hatırlatmaya çalıştım. Toparlarken yukarıdaki metinlerde anıştırılan bir iki noktayı yeniden vurgulamakta yarar var:

  • Sosyalist hareket burjuva siyasal akımların laiklik politikasının tutarsızlıklarını teşhir edecek ve dini yapıların devletle bütünleşmesini önleyecek şekilde bütünlüklü ve tutarlı bir “sosyalistçe” laiklik politikasını öne sürmelidir.
  • Ancak laiklik (bu yazılardaki tabirle “ruhban karşıtlığı”) sosyalist hareket için imtiyazlı bir siyaset zemini değildir. Hatta orta sınıf (burjuva) radikalizmiyle sosyalist sınıf mücadelesi arasındaki sınırları silikleştirmesi hasebiyle “laiklik” pekâlâ sosyalist saflarda bir politik ve örgütsel savrulmaya neden olabilir.
  • Bu nedenle sosyalist bir laiklik talebinin kendisini ısrarla “burjuva” laikliğinden, cumhuriyetçi radikalizm platformundan ayırması gerekir. Rosa, Lenin ve hatta Kautsky’yi birleştiren işte bu vurgudur.

Bizde sosyalist hareketin ise bilhassa bu son noktaya ne kadar uyarlı davrandığı ayrı bir tartışma bahsi. Bu yazının konusu olmamakla birlikte, laikliği bugün sosyalist hareketin belirleyici bir gündem maddesi olarak koyan arkadaşların tam da Rosa’nın uyardığı hataya, “orta sınıf ruhban karşıtlığı” ile ayrımlarımızı bulanıklaştırma hatasına düştüğünü söylemek mümkün. Dindar işçiyle (Kautsky’nin deyimiyle) “serbest düşünceli” işçi arasında sınıf mücadelesi içerisinde köprüler kurmak yerine, muhalefeti laiklik zemininde kurarak emekçiler nezdinde sosyalizmin “cumhuriyetçi” ya da “liberal” muhalefetle olan ayrımlarını ortadan kaldırma riskini gündeme getiriyorlar. Bismarck’ın değil de AKP’nin yürüttüğü “kültür savaşında” taraf olarak sınıf savaşını ister istemez paranteze almış oluyorlar. Ama dediğim gibi bu, ayrı bir tartışma konusu…

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar