Sosyal Medyanın Değerleri Kimin Değerleri? – Erdal Kart -

İnsanlık, tarih boyunca belirli aralıklarla olağanüstü süreçlere tanıklık etmiştir. Bazı dönemler bu olağanüstü süreçler sayıca ve sürece artmış, bazı dönemlerse azalmıştır. Fakat genel olarak olağan dönemlerin yanında olağanüstü dönemler her daim varlığını sürdürmüştür. İşin aslı, insanlar dünyaya yayıldığından beri insanlık da salgın hastalıklarla arkadaş olmuştur. İnsanlar evrimleştiği gibi, virüsler de mutasyona uğramıştır. Kimi mutasyonlar insanlık açısından iyi yönde, kimisi de kötü yönde olmuştur. İyi mutasyonlara bakacak olursak;  SARS virüsünün geçirdiği mutasyonu; kötülere bakacak olursak da grip virüsünün geçirdiği mutasyonu örnek olarak verebiliriz (Gribe her yıl yakalanma nedenimiz de virüsün her yıl mutasyona uğramasıdır). 2019’da ortaya çıkan koronavirüste ise dünya geçmişe göre enformasyona erişimin en hızlı olduğu dönemdedir. Hatta yarın bu hız önceki günden daha fazla olacaktır. İşte bu süreç içerisinde enformasyon hızına yetişmek zor olduğu gibi ortaya çıkan enformasyondan doğru olanları ayıklamak da güçleşmektedir. Bu çağda yeni kavramlarla karşılaştık; post-turth, dezenformasyon, fake news, mizenformasyon. Kim bilir ilerde belki daha yeni kavramlarla karşılaşacağız. Koronavirüs pandemisinde tüm dünya sınavdan geçiyor. Sağlık sistemleri sorgulanıyor. Ülkelerin yönetimleri sorgulanıyor. Yeni dünya nasıl olacak? sorusu akıllarda geziniyor.

Bu süreçte Türkiye de özellikle dijital okuryazarlığın düşük seviyesi nedeniyle zor bir sınavdan geçiyoruz. Enformasyon çağında doğanlar, enformasyon çağına adapte olanlar, enformasyon çağına ayak uydurmaya çalışanlar ya da uyduramayanlar vb. gibi farklı kategoriler var ve biz tüm bunların arasında doğru enformasyona erişim sorunu yaşıyoruz. Bu konuda başı sosyal medya aracılığıyla yayılan enformasyonlar çekiyor. Özellikle bu alana adapte olmakta sorun yaşayanlar kimi zaman bu alanı kullanırken yanlış bilginin yayılmasına istemeden de olsa aracılık edebiliyor. Olağanüstü dönemlerde yanlış bilginin yaygınlığında da bir artış oluyor. Olağanüstü durumlarda yasalar rafa mı kalkıyor diye kendimize sormadan edemiyoruz. Çünkü birçok konuda ışık hızıyla işleyen hukukumuz bu konuda sanki noksan kalıyor.

Bu konuyu örneklerle açıklamadan önce birkaç noktaya değinmek isterim: Sağlık önemli ve yaşamsal bir alandır. Sağlık dediğimiz alanın parçası olan tıp, eczacılık ve ilaç alanı ise bilginin hayati önem taşıdığı disiplinlerdir. Özellikle bu alanda söz söyleyecek kişilerin uzmanlaşmış olması gerektiği gibi, etik ve deontolojik değerlere bağlılığı ise en yüksek seviyede olmalıdır. Sağlık alanıyla ilgili bilgi aktarımı konusunda birçok parametre vardır ve bunları es geçemezsiniz. Bu alan günlük yaşamda fikir beyan ettiğimiz birçok konudan bağımsızdır. Çünkü alternatifi olmaz dediğimiz olan ölümün alternatifidir ve bu konuda atacağınız bir twit, yapacağınız bir paylaşım insanların yaşamlarında noksanlığa yol açabileceği gibi onları hayattan da koparabilir. Hele ki pandemi döneminde bu alan üstüne söz söylemeyi bir yana bırakın, şayet alanın uzmanı değilseniz yaptığınız her ima ciddi sorunlara yol açabilir. Çünkü ilacı ve aşısı olmayan bir hastalığa karşı mücadelede her an her bilgi eskiyebilir, yenisi ile güncellenebilir. İlkbaharda tedavi şemasında olan ilaç yazın şemadan çıkarılabilir ya da yüksek yan etkilerinden dolayı bir ilacın tedavi şemasından tamamen çıkarılması da gerekebilir.

Ülkemizde birçok aydın COVID-19 ile ilintili bir alanda uzmanlığı olmadığı halde tedavi şeması ve reçete paylaşma gibi bir yanlışa düştü. Bu durumu yapılan eleştirileri de ilk etapta görmezden geldiler. Oysa bu dönemde daha dikkatli olmalı, bu konuda yapacağımız paylaşımlara özen göstermeliyiz. Örneğin; müzisyen ve romancı olarak bildiğimiz Zülfü Livaneli bir tedavi şeması paylaştı.

Tabii bu eleştirilerden sağlık alanında çalışma yapanlar da nasibini aldı. Mesela Ercüment Ovalı’nın kesinleşmemiş bir çalışmayı olduğundan fazla abartarak aktarma şekli buna bir örnektir. İşte bu dönem hukuk aktif çalışmalıydı. Yanlış bilgiye karşı harekete geçmeliydi. Aydınları ve bilim insanlarını ise bakanlık uyarmalıydı. Tabii ki bunu sadece sosyal medyada değil tüm mecrada yapmalıdır, özellikle de ekranlarda. Sosyal medyada akış hızlı olduğu için buraya yetişmekte güçlük çekebilirler. Bu durumda kafamıza bir soru da takılabilir: Bunu hükümetlerin yapması yerine neden ilgili platformlar yapmıyor? Mesela facebook? Bu konuyu bir örnek üzerinden biraz irdeleyelim.

Donald Trump George Floyd’un polis tarafından bir nefret cinayeti ile öldürülmesinden sonraki olaylarla ilgili olarak; “yağma başlarsa ateş açarız” diye bir twit attı. Amerika’da bu konuda tartışma başladı. Çünkü Twitter bu twiti sansürledi. Bunun olduğu hafta Trump sosyal medya şirketlerinin paylaşımlardan hukuki olarak sorumlu tutulmasını öngören bir kararname imzaladı. Ne tuhaftır ki, bizde de İletişim Dairesi Başkanlığınca hazırlanan “Sosyal Medya Kullanım Kılavuzu” yayınlandı. Hatta; “Milli Hesaplar Takipleşiyor” gibi sosyal medya etkinlikleri de düzenlendi. Bu ayrıntıyı burada bırakıp konumuza dönelim: Ortada tuhaf bir durum vardı, çünkü Twitter’ın tepkisinin benzerini Facebook göster(e)medi. Hatta Amerika’da Twitter’ın bu tutumunu destekleyen eylemler yapıldığı, bu eylemlere facebook çalışanlarının da katıldığı belirtiliyor. Peki Facebook neden benzer tepkiyi göstermedi? Sadece ABD hükümetiyle karşı karşıya gelmemek için mi? Yoksa seçim dönemi yaptığı gibi ortaklığın deşifre edilmesinden mi dönmesinden mi korkuyor? Nitekim bu ortaklık Cambridge Analytica skandalıyla ortaya saçıldı.

Sosyal medyaya bakış açımız da neoliberal politikalara bakış açımızla aynı olmalıdır. Çünkü sosyal medya mecraları da birer sermayedir. İlaç firmalarının barbarlığı bu sermaye gruplarında da mevcuttur. Nitekim bunların da tek derdi kârlılıklarıdır. Eğer facebookta paylaşılanlar editoryal denetimden geçerse bir sürü editör çalıştırılacak bunun büyük bir maliyeti olacaktır; yani yeni bir masraf kalemi ve kârlılığın düşmesi demektir. Kârlılığın düşmemesi için bu şekilde devam edilmesinin adı da ifade hürriyeti oluverir.

Sacha Baron Kohen’in dediği gibi; “İfade özgürlüğü, erişim özgürlüğü demek değildir. Ne yazık ki, ne yaparsak yapalım ırkçılar, cinsiyetçiler, Yahudi düşmanları, çocuk tacizcileri var olacaklar. Ancak hemfikir olabiliriz ki, bağnazlara veya pedofillere, kendi görüşlerini yüceltecekleri ve kurbanlarına daha kolay erişim sağlayabilecekleri ücretsiz bir platform vermemeliyiz.” Ve bir örnek veriyor. Bu çarpık zihniyet altında Facebook, eğer 1930’larda var olsaydı, Hitler’in “Yahudi problemine” yönelik 30 saniyelik reklamlar yayınlamasına izin verecekti.” Yani aslında kârlılık için yapamayacakları hiçbir şey yok. “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” demişti Karl Marx, kapitalizmin yeni formu olan neoliberalizm gölgesini satamadığı ağaca platformlarında “ifade özgürlüğü” (!) vererek, sponsorlu reklam verilmesini sağlayarak gölgesinden para kazanmaya çalışıyor. Facebook’un kârlılık uğruna geri adım atmadığı editoryal denetim mekanizmasını çalıştırmadan ülkelerdeki kimi doğrulama sayfalarına maddi olarak kısmen destekliyor; yapıyormuş gibi gözükerek 100 kaybedecekken 1 kaybediyor. Üstelik destek alan doğrulama platformları da facebook’un avukatlığına soyunuyor. İşin özü tacizcilerin, ırkçıların, soykırım yanlıların, etnik ve cinsiyet ayrımcılarının sosyal medya platformlarını otoban haline getirmesine olanak sağlıyorlar.

Gerçekten bir evrensel sosyal medya etik değerlerine ihtiyacımız var fakat bu değerler siyasal iktidarların belirleyeceği değerler asla olamaz. Çünkü sermayenin değerleri etik olamaz! Halkın değerlerini de halktan başka kimse bilemez.

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında