Sosyal Bilimler Cemaat Devlete Sızdı mı Der? -

Ah benim canım kardeşim,

Ah benim güzel yoldaşım,

Gülüşünü toprağa karıştırıyoruz,

Çiçeklerle, ağaçlarla bize dönsün diye…

Hudutsuz bir başa, Çağlar Çiçek’e!

 

Her akşam televizyon ekranlarında boy gösteren, takım elbisesi kendisinden kıymetli zatlar cemaatin devlete sızma hikayelerini anlatıyorlar. Gülen’in aileler üzerindeki mistik etkisinden tutun şifreli konuşmalara kadar cemaati komplo teorilerinin sevilen bir aktörü yapabilecek her şey tek tek sıralandı. Türkiye’deki her komplo teorisinin olmazsa olmazı Illuminati, tapınak şövalyeleri ya da masonlar gibi dünyayı yönettiği iddia edilen örgütlerin yanına bir de cemaat eklendi. Sosyo-politik bir mesele olan cemaat, gelinen noktanın sağlıklı bir yargı süreci doğurmaması için mistikleştirildi ve hukuki olarak soruşturulamayacak bir hale getirildi.

Ancak, 2005 yılında Muğla’nın Yatağan ilçesinde 4 genç adamın dost sohbetlerinde cemaat dersanelerinde polislik sınavlarının sorularının önceden verildiği bilgisi konuşuluyordu. TUSKON gibi cemaatin kurucusu olduğu işadamları örgütlerinin devletten aldığı ihalelere dair iddialar, İpek Grubu’nun Kaz Dağları’nda altın arama iznini devletten nasıl aldığına dair görüşler zaten her gün gazetelerde yazılıyordu. Balyoz ve Ergenekon davaları sonrası ulusalcı basın da cemaatin orduda örgütlendiğini her gün sayfalarına, ekranlarına taşıyordu. Çok gizli, sinsi bir örgütün bu kadar açık vermesi beklenemezdi herhalde.

Yani AKP ile cemaatin savaşmaya başlamasından önce her şey aleni bir şekilde ilerlemekteydi. Savaş başladıktan sonra karşılıklı konumlanmaların getirdiği daha tedbirli bir sürece girildiği söylenebilir. 15 Temmuz’dan sonra da bir imha süreci başladı zaten. AKP, kendisine zafer ihsan eden darbe girişiminin doğurduğu güç ve korkudan yararlanarak cemaati milli düşman haline getirdi.

AKP, cemaati milli düşman haline getirirken cemaat ile islamın bağını koparmaya özellikle dikkat etti. Illuminati, tapınakçılar gibi komplo teorilerinin aktörlerinin yardıma çağrılmasının hukuki sürece dair etkisinin yanında, cemaatin hiçbir toplumsal değer sisteminde kabul görmemesinin sağlanması niyeti de var. Cemaat Müslümanlar birliği değil, cemaatin kökü Türkiye’de değil -CIA- cemaatin bu ülkeyle hiçbir bağı yok.[1]

Bu değerler sisteminden dışlama çabasının sosyo-politik bir cemaat analizini imkansızlaştırma gibi bir etkisi de var. Türkiye’de AKP iktidarı süresince İslami değerler daha yaygınlaştı, kamusal alanı daha çok baskıladı. İslami değerleri kabullenip kabullenmeme bir ölüm kalım meselesine dönüştü. Kişilere dair fikirler ilk olarak onların ne kadar Müslüman olduklarıyla oluşturuldu. Bu noktada sosyal bilimler dünyasının önemli düşünürlerinden Bourdieu’yü yardıma çağırmamız konuyu daha iyi açıklayabilmemizi sağlayabilir.

Bourdieu toplumsal hayatı bir oyun gibi görür. Bu alanda herkes kendi stratejilerini geliştirir ve kişisel amaçları uğruna toplumsal ilişkilerini ve toplumdaki konumunu seferber eder. Bourdieu’ye göre bu toplumsal alandaki ilişkilerde kültürel, toplumsal ve ekonomik sermaye gibi kişisel sermayeler önemli bir yer tutar. Kişiler, sahip oldukları sermayelerle kendi stratejilerini oluşturur ve amaçlarını belirler.

Peki kişisel sermayenin zenginlikleri politik ve sosyolojik süreçlerle değişebilir mi? AKP dönemindeki İslamileşme bu sorunun yanıtlanabilmesinde yararlanılabilecek bir örnek olabilir. AKP dönemi boyunca İslami duyarlılıkları olan şirketler sürekli bir büyüme grafiği çizdiler. Kamu ihaleleri gibi doğrudan yürütmenin dağıttığı kaynaklardan İslami şirketlerin aldığı pay her geçen yıl daha da arttı. İslami tüketim piyasası gittikçe gelişti, kutlu doğum haftası gibi dini etkinliklerin organizasyonu kamu kurumlarınca düzenlendi.

Böyle bir ortamda AKP ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, İslami bir yapı olan cemaatin etkinliği eşyanın tabiatı gereği arttı. Bu İslamileşmeyi örgütleyen ve yaşanan dinileşme sürecinin meyvelerini toplayan aktörlerden biri de cemaatti. İslami bir hamurla yoğrulmuş toplumsal sermayenin getireceği kazanç bu süreçle gittikçe arttı. Bourdieu, toplumsal alanın dillerin değerlerinin ölçüldüğü bir piyasa olduğunun da altını çizer. İslami bir dilin getirisi AKP iktidarı boyunca arttı. Böyle bir ortamda cemaatin devlet kadrolarına yerleşmesi için çok gizli bir örgütlenmeye ihtiyacı da yoktu. İslami ve milliyetçi bir temelde yaptıkları etkinlikler, Türkçe Olimpiyatları gibi dönemin siyasetçilerini ağlatan organizasyonlar gün geçtikçe daha değerli hale geldi. Bu etkinlikleri örgütleyenlerin sözleri kamusal alanda daha da ‘iş bitirici’ nitelikte oldu. Devlet kadrolarının İslami kimliğiyle bilinen kişiler tarafından doldurulması ‘toplumsal olarak iyi’ kabul edildi, norm haline geldi.

15 Temmuz ile cemaat açısından nihayete ulaşan bu süreç, kriminal bir vaka değil sosyo-politik bir olaydır. Değişen Türkiye’de Müslüman olmak, olmazsa olmaz değer haline geldiği için cemaat devletin ve AKP (17-25 öncesi AKP’nin asli bileşenlerinden biri zaten cemaatti) iktidarının içinde sudaki bir balık gibi rahat davrandı. Cemaat üyesi olmanın getirdiği sermaye her geçen gün daha fazla kapı açabildiği için cemaat devlet kurumunun en etkili konumlarını doldurabildi. Gelecekte başka cemaatlerin yapacağı şeyi ilk Gülen cemaati yaptı.

15 Temmuz kamusal akılda bir paradigma değişikliği doğurmadı. Müslüman olmak yine gerek koşul -gerek ve yeter değil, rekabette öne geçmek için konumu diğer sermayelerle de desteklemek gerek- olarak kabul görmekte. Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı olarak SADAT’ın sahibinin atanması, yıllar önce Gülen cemaati için söylenenlerin bugün Menzil cemaati için söylenmesi -polis içindeki örgütlenmeler- devlet aygıtının inşasının kapsayıcı olmayacağının göstergeleridir. AKP’nin Cerablus gibi cüretkâr ve askeri hamleleri ve devletin kurumsal mimarisinin inşasındaki İslam vurgusu önümüzdeki sürecin daha da zor olacağını göstermektedir. Yani kış geliyor, hazırlanmamız gerek.

[1]           Fethullah Gülen’in annesinin Yahudi babasının Ermeni olduğunu iddia edenler bile var bu süreçte.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar