Sorun Güncel Sanatta mı? – Emin Çelik -

Sanat-siyaset ilişkisi kapsamında güncel sanat, sermaye ve iktidar ilişkisi tartışmaları genelde güncel sanatın üretim pratiklerinin kurduğu sistemler yapısını değersizleştirmeye meyil eden bir yönde sonuçlanır. Sanat tarihinde daha önce hiç olmadığı kadar politiklik iddiasında olan güncel sanat ve bu iddiasının sorunlu yönleri bir çok defa tartışıldı. Güncel sanatın pratiği ve  temsil rejiminin sorunlu yapısını tartışma gerekliliği bir gerçektir. Fakat aynı zamanda da iktidarın uzlaşısını bozan, sistem yapısı içinde delikler açma imkanı veren pratikleri de içinde barındırır. Bu durumda dili kullananın eleştirisi yerine dilin eleştirisini yapma yanılgısına düşmek çok olasıdır. Kendini sürekli yeniden üreten bir sistem olarak Kapitalizm dünün eleştirisini çalıp kendisini o eleştiri üzerinden sürekli inşa etme potansiyelindedir. Böylece sanat yapıtının politiklik iddiası yöntemi ile ilgili değil de sistemle ne kadar uzlaşıya girip ne kadar uzlaşmaz olduğu ile alakalıdır. 68 sonrası özellikle sosyal bilimlerde ortaya çıkan teorilerin solun liberalleşme sorununu ortaya çıkardığı fikrine katılmakla birlikte bize işaret ettiği önemli noktalarda da olduğunu düşünüyorum. Buradan hareketle başka bir sanat mümkün mü? sorusuna yanıt aramaya çalışmadan önce politik sanat ve günümüz sanat nesnesini, sanat pratiklerini anlamaya çalışmakta fayda olabilir.

Özellikle dünya savaşı gölgesinde yoğunluk kazanan, 1938’de Ernst Bloch ile Georg Lukács arasında 1938’de başlayıp, Brecht, Adorno ve W.Benjamin gibi isimlerin de dahil olduğu sanata ilişkin tartışmaların merkezinde estetik ve politika ilişkisi yatar.Politik sanat tartışmaları günümüzde de güncelliğini koruyarak devam eder. Bu tartışma dizininin aktörlerinden biri olan Cezayir asıllı Fransız düşünür j. Ranciere politik sanattan bahsederken başında bu olguları yani estetiği ve politikayı birbirinden ayırmaz.[1] Rancière’in terminolojisinde, “politika” ve “polis” bilindik anlamları dışında kullanılır. Bilindik anlamıyla politika; “duyulur olanın şekillenmesi” dir. Bu da; güçlerin örgütlenmesi, yerlerin ve işlevlerin dağıtımı ve bunun meşrulaştırılması, kısaca müşterek olanın yapılandırılmasını kapsamasıdır. Bu görüşte  politika, bedenlerin topluluk olarak örgütlenmesi ve konumların, güçlerin ve işlevlerin idaresidir. Oysa Rancière, bu dağıtma ve meşrulaştırma sistemine “polis” demeyi önermektedir. Ranciere, gündelik dildeki “kolluk kuvvetleri” anlamındaki polis olarak anlaşılmaması gerektiğinin altını çizer. Bunu, gücün ve işlevin eşitsiz dağıtımını örtbas eden bir uzlaşma/konsensüs rejimi olarak okur. Polis, neyin görülür olup neyin görünmez olacağını, kimin konuşmasının uğultu, kimin konuşmasının söylem olacağını belirleyen düzendir. Duyulur olanı, toplumsal olarak ayrıcalıklı olan kesim lehine şekillendirmiş ve paylaştırmıştır. Bu eşitsiz paylaşım, görünmez kılınanı ve sesi söz olarak kabul etmek yerine gürültü/uğultu olarak kabul eder. İşte politika tam da burada devreye girer. Rancière’e göre politika, polisin zıddıdır ve her yerde onun karşısına dikilir. Mevcut duyulur şekillenmeyi yeniden şekillendirme etkinliğidir. Bu şekillenmeden pay alamayan tarafı görünür kılmaya çalışır ve anonim olanı isimlendirir. Bu durum ortak duyudan  sapmaya ve konsensüsten kopuşa işaret eder. Uzlaşmanın bozulduğu yerde anca politiklik söz konusudur. Bununla birlikte, bir eylemi politik yapan, onun nesnesi ya da gerçekleştirildiği yer değildir. Bir eylemi politik kılan tek şey, o eylemin biçimidir. Politik eylem, egemenin şekillendirdiği yerleri yeniden şekillendiren ve egemenin sözlerinin statüsünü değiştiren eylemdir. Rancière buna örnek olarak grev örneğini verir. Politik olanın grevin nesnesi değil, grevin biçimi olduğunu belirtir. “Bir grev, daha büyük bir paydan ziyade reformlar istediğinde ya da ücretlerin yetersizliğinden ziyade otorite ilişkilerine saldırdığında politik değildir. İş yerini toplulukla bağıntısı içerisinde belirleyen ilişkileri yeniden şekillendirdiğinde politiktir.”[2] Buradan hareketle bir sanat yapıtının politikliği yapılma tekniği, malzemesi ile ilgili değil mevcut iktidar ilişkileriyle ne kadar uzlaşıp uzlaşmadığı ile ilgilidir. Uzlaşmazlık yaratmaya dönük bu etkinlik, bir siyaset estetiği oluşturur. Öyleyse politika ile estetik arasındaki ilişki, politikanın estetiği ile estetiğin politikası arasındaki ilişkidir. Sanat ve siyaset, ikisi de uzlaşmazlık ve dolayısıyla duyulurun yeniden şekillendirilmesiyle ilgilidir. İkisi de aynı uzamda, aynı ilkeyle çalışır. Bu doğrultuda bir sanat yapıtına bakarken gerçekten politik mi ve sanat mı sorularına bir anlamıyla cevap verebiliriz. Kendi sistemi içinde bir uzlaşmazlık yaratıyorsa oradan estetik deneyim de çıktığını görürüz. Tarihsel süreçte konsensüsü bozan, çerçeveden taşan, tuvali yırtan hert ürlü uzlaşmazlık buna örnek olarak gösterilebilir. Michelangelo’nun 16.yy’da “yarım bıraktğı” pietası iktidarın diliyle uzlaşmadığı ölçüde estetik ve politiktir. Tıpkı Marcel Duchamp’ın pisuvarı gibi. Sonuç olarak büyük oranda sermaye ve iktidarı ilişkileriyle anılsalar da günümüz sanat pratiklerinde de bu potansiyel vardır. Belki de başka bir sanat önerisi için günümüz sanatının oluşumunu ve kurduğu ilişkileri  incelemek faydalı olacaktır.

20. yüzyıapıtında tüm alanlarda görülen ve Modernizmin karakterinden kaynaklanan kendi içine dönme, sorgulama gibi yaklaşımlar dönemin hakim anlayışı olur. Matematik, matematiği ontolojik olarak inceler, felsefe dil felsefesi yapar vs. Sanat alanında da durum aynıdır. 19. ve 20. yüzyıl, insanın objektif bir biçimde, doğayı analiz edip kavradığı, onu uyumlu ve düzenli bir tasarım olarak anlamlandırdığı anlayışların her alanda krizlerle karşılaştığı ve bu nedenle yeni düşünme biçimlerinin geliştirilmesinin zorunluluğunun doğduğu bir çağdır. Bilim ve felsefedeki gelişmeler, her evrende geçerli tek bir hakikat fikrini sorgulayarak, doğruluğu ve tutarlılığı göreceli olarak kanıtlanabilir sistemlere yönelmiş; statik yapılar, düzen, hesaplanabilir bir gelecek ve tersinebilir bir neden sonuç ilişkisini önermek yerine karmaşıklık, dengesizlik ve tahmin edilemezlik gibi istatistik üzerine kurulu problemlerin çözümlenmesine odaklanmıştır. Bilimde olduğu gibi, sanat da aynı hakikat krizini yaşamıştır. Modernizmin inşasıyla birlikte sanat, ideal dünyaların betimlendiği ideolojik bir araç olmaktan uzaklaşarak, önce bu resmetme anlayışını çözümlemiş daha sonra tümüyle kendi işlevini problematik haline getirmiştir. Bu sorgu, günümüze gelinceye dek, sadece sanatın ne olduğunun değil, bu problemin diğer alanlarla ilişkilerini de kapsayacak şekilde büyümüştür. Kavramsal Sanat sonrası, sanat nesnesinin vurgusu, teknik yeterliliğe, Estetiğe ilişkin problemlere, dini ya da ideolojik temsillere değil, bizzat sanatın kendisi ve çevresi ile ilişkisine yöneliktir. Bu anlamda sanat nesnesi ile ilgili tartışma, günümüze gelinceye dek, Estetik, ticari ya da sınıfsal ayrımı işaret edecek nitelikli bir tasarım nesnesinden, iletişim ağlarında göreceli bir biçimde var olan bir nesne fikrine doğru yönelmiştir. Artık bu durum yapıtın fiziksel nesnelerden oluşuyor olsa bile yapıtın bu algılanabilir nesneler olmadığını iddia eder. 1940’lı yıllarda Ludwig van Bertalanffy tarafından önerilen ve 1950’li yıllarda Ross Ashby tarafından geliştirilen Sistem Teorisi farklı bir dünya kavrayışına yönelik önermelerden biri olmuştur. Sistem Teorisi bugünün sanat yapıtının bulunduğu konumu, kurduğu ilişkilerinşa edildiği ideolojiyi anlamamız açısından önemli olabilir.[3] [4]

Geleneksel heykel, resim gibi geleneksel sanat üretim pratikleri tarihsel olarak içinde bulunduğu ve ilişkiler kurduğu dünya sebebiyle yapısı gereği kapalı sistemler olduğu iddia edilir. Kapalı sistemlerin başka sistemlerle ilişkiye girmesi beklenmez, kendi iç kaynaklarıyla ilişkilerini sürdürürler. Newton fiziğinde güneş sistemi kapalı bir sistemdir. Güneş sisteminin içindeki gezegenlerin birbirleriyle olan ilişkileri hep sistem içinde açıklanır. Ancak bugünün fiziğiyle biliyoruz ki tüm evren birbiriyle ilişki içindedir. Yani sistemler sürekli birbiriyle ilişki halindedir. Bu günün dünyasını anlamaya yönelik düşünceler de sistemleri birbiriyle ilişkili olduğu ön kabulüyle çözüm aramaktadır. Bunun sanattaki karşılığı da yine benzer şekilde olmuştur. Sanat Dünyası, sanat teorileri ile tasarlanan bir dünyadır. Tıpkı fizikçilerin evren modelleri gibi bu dünya da yalnızca sanatı ya da sanat nesnesinin kendisini değil, kendine özgü kodlarıyla bütün bir iletişim sistemini ifade eder. Sanat dünyasının evrimi, teorilerin dünyayı algılama tarzındaki değişimleri de ortaya koymaktadır. Bu anlamda 1960 sonrası yaklaşımların bir bölümü, nasıl ki bir nesne fikrinden, nesnesizliğe ve statik nesnelerden karmaşık olaylara doğru evrildiyse, kapalı ve mekanik bir dünya fikrinden de açık sistemlere uzanan bir dizgeyi barındırır. Açık sistem kavramı, kapalı sistemler olmadan ortaya çıkmamıştır. Sanat ve sanat nesnesi de öncelikle biçimselleştirme altında kapalı bir sistem olarak tasarlanmıştır. Mekanik bir evren modeli ve kapalı sistemlerin geleneksel sanat görüşleriyle olan bağı; bu bağın Avangart yapıtlarla değişime uğramasını ve sanat yapıtı anlayışının, statik bir nesneden performatif bir etkinliğe doğru yol almasını sağlamıştır. Kaprow’un happeningleri, Beuys’un performansları, Warhol’un serigrafileri, Basquiat’nın duvarlar, Kosuth’un sandalyeleri bu sürecin üretimleridir. Bu durum neo-liberalizmle de ilişkili olmasına karşın konsensüsü bozan ve uzlaşmazlık yaratan Hans Haacke gibi sistem sanatı yapan sanatçılar da vardır. Diğer bir yandan “nesnesiz sanat” deyince dijital sanat, politik sanat çerçevesinde günümüzde önemli bir yere oturur. Ocuppy Wall Street ve Gezi Parkı direnişlerinde bolca gördüğümüz bir medyumdur. Dijital sanatla ilgili Dyske Suematsu’ “Sebebi ne olursa olsun, politik sanattaki yeni patlamanın ağırlıklı olarak dijital sanat dünyasında cereyan ettiği gerçeği”[5] nden söz etmektedir. Yazar haklı olarak internetin sanatsal bir mecra olarak kullanılmasının da politik sanat üretimini teşvik ettiğini savunur. “internet’in, doğası gereği demokratik ve küresel olması günümüzün uluslararası siyasetiyle yakından ilgili niteliklerdir.”  Bu alanın politizasyonuna ve özgürleştiriciliğine en iyi örnek 1996 yılında karşımıza çıkar. Sırp hükümetinin sansürcü politikaları karşısında bir radyo istasyonu tarafından ilginç bir yöntem uygulanır. B92 Radyo istasyonu Yugoslavya’nın en muhalif yayın araçlarından birisidir. 1996 yılının 3 Aralık gününde devlet zoru ile kapatılır. Buna neden olan şey hükümet karşıtı politikalarıdır. “Bu noktada XS4ALL3 adlı oluşum, B92’ye yardım talebinde bulunur ve radyonun sinyallerini internet üzerinden yayımlamayı teklif eder. Bu coğrafyalar ötesi bir alandan iktidar karşıtı muhalif seslerin, yasakları ve sınırları delerek yükselmesi anlamına gelmektedir. B92’nin yayın sinyalleri dünyaya internet üzerinden iletilir ve internet üzerinden alınan sinyaller Yugoslavya’ya geri yayımlanır. Karasal yayın sansüründen sonuç alamayan hükümet B92’nin normal radyo yayınlarına devam etmesine izin vermek zorunda kalır. Ancak kriz 24 Mart 1999 tarihinde Kosova savaşının başlangıcında B92’nin kadrosunun dağıtılması, muhalif kişilerin kovulması ile yayınlarının zorunlu bir şekilde değiştirilmesi ile tekrar patlak verir. B92ve XS4ALL’un ikinci buluşması bu sefer kovulan radyocuların savaşa ilişkin tüm bilgileri internetten dünyaya duyurmaya devam etmesiyle olur. “B92’nin hükümet denetimine karşı kazandığı zaferin, istasyonun Yugoslavya’da bağımsız eleştirel medyanın sembolü haline gelmesi açısından özel bir önemi”[6] büyüktür. Bu bağlamda başka bir sanat mümkün mü? sorusuna uzlaşı üreten sistemlerin içinden uzlaşmazlık üretebilen sanat yapıtı üretilebileceği çıkarımını yapabiliriz.

 

[1] Ayrıntılı bilgi için bkz: Jacques Rancière, Estetiğin Huzursuzluğu, çev: Aziz Ufuk Kılıç (İstanbul: İletişim yayınları, 2012).

[2] Jacques Rancière, Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe, çev. Hakkı Hünler (İzmir: Ara-lık yayınları, 2005) s. 56

[3] Ludwig Von Bertalanffy, General System Theory: Foundations, Development, Applications (New York: George Braziller, 1969)

[4]  Ayrıntılı bilgi için bknz. Kerem Ozan Bayraktar, Sistem Teorisi Bağlamında Sanat Nesnesi ve Eşleme, Sanatta Yeterlilik Tezi ( Marmara Üniversitesi,2017)

[5] Dyske Suematsu, Paradox of Political Art,White Papers, 2004,

[6] Peka Himanen, Hacker Etiği, Çev: Sebnem Kaptan, Ayrıntı Yay., Đstanbul, 2005, s. 99

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında