sonucu belli çatışmanın hangi aşamasındayız? – osman tiftikçi -

Görünürde AKP ile Gülen örgütlenmesi arasında yaşanan “kardeş kavgası” bütün hızıyla devam ediyor. 17 Aralık yolsuzluk saldırısının başlamadığı günlerde yazdığımız yazı; “Kaybedeni Baştan Belli Çatışma” başlığını taşıyordu. Yazıda çatışmanın esas olarak İslami sermaye ile emperyalizm destekli geleneksel sermaye arasında olduğu, kaybedecek tarafın da AKP tarafından temsil edilen İslami sermaye olacağı vurgulanmıştı. (3 Aralık 2013 http://www.ozguruniversite.org/index.php/guencel-yazlar/1412-kaybedeni-batan-belli-catma)

Bu yazıda sürecin, içinde bulunduğumuz aşamasının özelliklerini belirlemeye çalışacağız. Önce çatışmanın taraflarını tekrar hatırlayalım:

AKP Cephesi: MÜSİAD, ASKON, TOBB, Cemaat şirketleri, AKP ihaleleriyle büyüyen ve genelde inşaat işleriyle uğraşan sermaye grupları. Hak-İş, Memur-Sen gibi AKP eliyle güçlendirilmiş işçi aristokrasisi. Burada önde gelenlerini saydığımız bu sermaye ve çıkar grupları AKP’ye desteklerini defalarca yaptıkları basın açıklamalarıyla ortaya koydular.

Gülen Cephesi: TÜSİAD, Gülenci sermaye örgütü TUSKON. Polis teşkilatında, yargı ve eğitimde örgütlü Gülen elemanları.  Amerika ve CIA,  Avrupa Birliği, Batı basını. Henüz NATO ve Pentagon devreye sokulmadı. Bu cephe siyasi alternatif olarak da CHP’ye yeni bir şekil vermeye çalışıyor.

islami sermayenin gelişimi

Bu konu henüz yeterince işlenmemiştir. Burada İslami sermayenin gelişiminin genel özelliklerine değineceğiz.

1970’li yıllarda cemaatler tarafından temsil edilen İslami sermaye, küçük ve orta boy işletmelerden oluşuyordu ve geleneksel sermayenin eklentisi durumundaydı. Bu sermaye, 1980’li yıllarda özellikle de Özal dönemlerinin vurgunculuğu içinde palazlandı. O zaman İslamcı sermaye şimdiki gibi iktidarda olan bir güç değildi ama siyasi iktidar tarafından destekleniyordu. Bu desteğe ekonomik olarak Suudi Arabistan öncülüğünde dış destek de eklendi. Faizsiz bankacılık adı altında İslami kesime önemli para aktarımı yapıldı. Özal faizsiz bankacılığa olağanüstü ayrıcalıklar tanıdı ve bu kurumlar denetimden muaf çalıştılar.

İslami sermayenin gelişmesini sağlayan olgulardan biri de ANAP dönemlerinin vurguncu ortamıydı. Batakçı bankerler ve bankalar gibi İslamcı sermaye de halkın istismarına bütün gücüyle katıldı. Kurbanların başında gurbetçiler geliyordu. Gurbetçilerin 1960’lardan 1990’lı yıllara kadar dişinden tırnağından arttırdıkları paralar, büyük reklamı yapılan sonra da batırılan şirketler vasıtasıyla İslami sermayenin kasalarına, yasadışı biçimlerde aktarıldı.

İslami sermayenin vurgunculuğu bu kadarla kalmadı. Balkanlar,Kakaslar ve Orta Asya Cumhuriyetlerindeki İslami hareketler için toplanan yardımların önemli bir bölümü de Mercümek olayında görüldüğü gibi İslami kesimin kasasına gitti.

İslami sermaye eline geçen bu maddi imkanları sadece ekonomik gelişiminde değil, kendi ideolojik anlayışını, siyasi anlayışını örgütleme ve yaymada da kullandı. Vakıflar, dersaneler, yurtlar, okullar açıldı.

1994 yerel seçimlerinde büyük şehir belediyelerinin ele geçirilmesiyle İslami sermayenin önünde büyük bir vurgun kapısı daha açıldı. Anlatmaya gerek yok.

Bütün bu gelişmeler siyasi semeresini de verdi ve RP birinci parti durumuna gelerek iktidar ortağı oldu. İslami sermaye 1997 yılında RP nin devrilmesine  hatırı sayılır bir direnç gösterdi ve sesini tüm dünya duydu.  Camaaatler ve genel olarak İslamcı sermaye, emperyalizm ve geleneksel sermayenin RP yerine hazırladıkları AKP’ye ve Erbakan’ın yerine ikame edilen T. Erdoğana tavır aldılar. AKP’yi başlangıçta kendilerine düşman bildiler. Tabii ki Fethullah Gülen hareketini de. Şunu da belirtmek gerekir ki, bu tavır genel olarak böyleydi. Ama istisnalar da vardı. Örneğin o sıralar İskenderpaşa, İsmailağa, Süleymancılar gibi cemaatlerin yanında küçük kalan Erenköy Cemaati, Menzil Cemaati gibi çevreler  emperyalizm ve geleneksel sermaye ile birlikte davrandılar.

AKP süreç içinde kendini iktidara taşıyan güçlerle arayı açmaya, geleneksel cemaatlere daha çok yaslanmaya ve kendi sermaye gücücnü oluşturmaya başladı. Üst üste ve artan oy oranlarıyla kazanılan seçimler, onun bu konudaki cesaretini  iyice artırdı. Ama bu konuda AKP’yi cesaretlendiren esas olgu, ordu ve bürokrasiye yönelik operasyondu. AKP bu operasyonu kadrolaşmak, devletin ekonomik, siyasi tüm imkanlarını İslami sermayenin daha da gelişmesine seferber etmek için kullandı. Süreç içinde AKP, polis ve yargıda, eğitimde örgütlü Gülen hareketi ile çatışmaya, TÜSİAD ve Koç grubu başta olmak üzere geleneksel sermayeye tavır almaya, dış politikada da çizgi dışına çıkmaya başladı. Gezi olayları çelişkileri daha da derinleştirdi. AKP tahammülsüzleşti ve yaşamakta olduğumuz süreç başladı.

 

akp ve erdoğan’a güç veren etkenler

Bu satırların yazıldığı Şubat sonlarında  Tayyip ilk saldırı dalgasını atlatmış hatta inisiyatifi ele almış gibi görünüyordu.  Tayyip’e bu göreli başarıyı sağlayan etkenleri şöyle özetleyebiliriz:

AKP’ye saldırıda esas olarak Gülen örgütlenmesi kullanıldı. Ama Gülen örgütlenmesi kamuoyu desteği sağlama bakımından uygun bir araç değildi. Cünkü solun değişik kesimlerinden, Kürt hareketinden, Alevilerden oluşan muhalif hareket, Gülen hareketini de en az AKP kadar kendine düşman bilmekteydi. Bunda da yerden göğe kadar haklıydı. Muhalif hareket Gülen’in arkasında durmadığı gibi, onu da yıpratacak bir çizgi izledi.

AKP’nin arkasında kenetlenmiş İslami kesim ise daha başından yani 1990’lardan beri Gülen’e sıcak bakmıyordu. Bu kesim Gülen’nin AKP’ye saldırmasıyla birlikte tümüyle düşman kesildi. Sonuç olarak saldırıda kullanılan öncü güç kitle tarafından desteklenmedi ve bu durum AKP’nin işine yaradı.

Bunun yanısıra tepkilerin toplanacağı siyasi adres olarak alelacele hazırlanan CHP de muhalefete güven veremedi. Gülen hareketi, MHP ve elde bulunan diğer düzen güçleriyle takviye edilmeye çalışılan CHP, yeni bir umut, yeni bir heyecan yaratacağına, partinin demokratik hareket  ve Kürtler içindeki prestijini daha da düşürdü. CHP iktidara alternatif hale gelmek şöyle dursun, eskisinden de beter bir iç karmaşaya düştü. Siyasi olarak alternatifsizlik AKP’nin, İslami sermayenin en büyük kozu olmaya devam ediyor.

Bu saydıklarımızın yanısıra Tayyip’i rahatladan en önemli tavır Kürt hareketinden geldi. Kürt hareketi bu çatışmada AKP karşıtlığı yapmayacağını açıkça ilan etti.  Örneğin A. Öcalan açıkça, yangına benzin dökmeyeceklerini söyledi.  Kürt hareketi Gezi olayları sırasında takındığı tarafsız, AKP’ye pasif destek veren, AKP’yi zora sokacak eylemlerden uzak duran tavrını sürdürdü. Eğer Kürt hareketi Kürdistan’da ve metropollerde Türkiyeli muhalif çevrelerle birlikte; meclisteki, yurt dışındaki, basın yayın alanındaki gücünü, kitlesini  harekete geçirseydi bambaşka bir Türkiye ile karşı karşıya kalacaktık. Ama Kürt hareketi sözlü eleştirilerle ve seçime endeksli bir muhalefetle yetindi.

Tayyip Erdoğan, partisinin bölünmesini engelleyerek ve kendisini destekleyen İslami aydınların önemli bölümünü etrafında tutarak, sahip olduğu kitle desteğini esas olarak korumayı şimdilik başardı.

Erdoğan’ın kitleyi arkasında tutabilme başarısının altında, bu kitlenin ahlakını bozmuş olması da yatıyordu. AKP, yolsuzluk yapıldığına inanan, Başbakan’ın yalan söyleyip insanları aldattığını bilen ama gene de bu partiye oy vereceğini söyleyen, dindarlığı da kimseye bırakmayan bir kitle yarattı.

Bu kitle desteği sadece yalanlarla ve dini gösterişlerle, demogojilerle yaratılmadı.  AKP’ye oy verenler, bu parti tarafından ayrıcalıklı bir kitleye dönüştürüldü. T. Erdoğan’nın “biz” dediği, kendini onların Başbakanı olarak gördüğü bu kitle devlet ve belediye imkanlarından yararlanmada önceliğe sahipti. Örneğin işe alınacakların, küçük büyük ihale ve iş verileceklerin başında AKP’liler geliyordu. Bu kitle AKP’li partililer, belediye görevlileri tarafından zaman zaman ziyaret ediliyor, dertleriyle ilgileniliyordu. O zamana kadar görülmedik bu ilgi Tayyip’i kahraman yaptı. AKP’nin yolsuzlukları, Başbakan’ın söylediği yalanlar kimsenin umurunda değildi. İnsanlar belki de ilk kez gördükleri ilgiyi ve sahip oldukları ayrıcalıkları kaybetmek istemiyorlardı. Doğal olarak da  içten içe yozlaşıp, bozuluyorlardı.

Tayyip ve İslami sermaye moral gücünü böyle bir kitleden alıyorlar. Seçimle düşürülemeyeceklerine kesin inanıyorlar. Yalanda, talanda hiç bir sınır tanımıyorlar.

 

bundan sonrası

İslami sermaye ve Tayyip panik havasını üzerinden atabilmiş değil. Ellerindeki bütün silahları merhametsizce kullanıyorlar.

Tayyip ordu içindeki tepkileri ve ulusalcı kitleyi yanına çekecek manevralar yapmakta, Gülen hareketine karşı tepkileri AKP’ye desteğe dönüştürmeye çalışmakta. Ama bu girişimlerin başarı şansı çok çok düşük.

Kürtlerin, kendilerini mecbur hissettikleri için AKP’ye verdikleri gönülsüz, pasif desteğin ne kadar süreceği de belli değil. Bu destek birden ortadan kalkabilir ama AKP’yi ayakta tutacak açık bir desteğe kesinlikle dönüşmez.

AKP ve Tayyip’in bu saydığımız çıkmazlarına karşılık, karşı taraf yani emperyalizm ve geleneksel sermaye sakin ve kendisinden emin görüyor. Bu güçlerin ellerindeki silahları henüz tümüyle kullanmadığını biliyoruz. Örneğin ekonomik sıkıştırmalar yeni yeni başladı. Orduda ne gibi hazırlıkların olduğunu bilmiyoruz. Siyasi iktidar değişikliği için son sözü söyleme ayrıcalığını hala elinde bulunduran NATO, Pentagon ve ordunun bu gelişmelere kayıtsız kalmasını bekleyemeyiz.

AKP, polisi, yargıyı ve devlet bürokrasisini hallaç pamuğu gibi atıyor. Ama buna karşı bu kesimlerden bir tepkinin gelmesi de hiç ihtimal dışı değil.

Tayyip ve onun arkasında tarihte görülmemiş biçimde kenetlenmiş,  kendini varlık yokluk mücadelesi içinde gören İslami sermaye, objektif olarak emperyalizm ve geleneksel sermayeye direnecek güçte değildir.  Hem elindeki güçler çok daha zayıf ve sınırlıdır, hem de İslami sermaye her sermaye grubu gibi emperyalist sermayeye muhtaçtır; onunla işbiriği yapmadan, onun genel ekonomik, siyasi politikalarına kendini uydurmadan var olamaz, gelişemez.

İslami sermayenin temsicisi AKP ve Erdoğan umutsuz direnişlerini sürdürüyorlar. Noktanın ne zaman konulacağını yaşayarak göreceğiz.

 

 

 

 

 

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar