Son düzlükte seçim rivayetleri -

 

* İktidar cenahının yakın tarihimizde emsali bulunmayan bir dağınıklık sergilediği hemen herkesin malumu. Bekayla başlayıp arada hizmetler durağından geçerek Öcalan’ın mektubuna varan, başrolünde kimin olması gerektiğine bir türlü karar verilememiş evlere şenlik bir seçim kampanyasıyla karşı karşıyayız. Tamam, “post truth” çağında kimse kimsede tutarlılık ya da bütünlük aramıyor ama geçen yüzyılın ortalarındaki bir başka “post-truth” çağında propaganda işinin o meşum ehlince ifade edildiği üzere, propagandanın birkaç basit fikrin ısrarla tekrarına dayanması gerekir. Oysa Cumhur İttifakı’nın fikirleri tekrar tekrar tekrar edilmek bir yana neredeyse haftada birkaç kez hem de taklalar attırılarak değişiyor, değiştiriliyor. Kimin ne deyip ne kastettiğinin anlaşılmasının mümkün olmadığı bu ortamda ittifak, anlamlı bir siyasal referans noktası olmaktan çıkma ve tabanının bir bölümü nezdinde dahi bir çıkar grubu olarak görülme riskiyle karşı karşıya. Bu risk seçmen davranışında illa ki değişiklik anlamına gelmeyebilir ama iktidar koalisyonun iç tutunumunu olağünüstü derecede azaltan bir faktör olduğu açık.

* Mesele başarılı (İmamoğlu) ya da başarısız (Yıldırım) seçim kampanyası meselesi değil elbette. İktidar cenahının sandık başında yaşadığı aşikâr sıkıntının müsebbibi şu ya da bu reklamcılık metotlarının ya da kampanya söylem ve sembollerin etki ya da etkisizliği değil, krizin iktidar blokunun dayandığı toplumsal-sınıfsal zemini istikrarsızlaştırmış olması. Şefçi rejim daha evvel maharetle yapabildiklerini, yani yukarıdakilerin farklı çıkar, talep ve beklentilerini bütünleştirebilmeyi ve aşağıdakilerin önemli bir bölümünün de maddi ve sembolik ödünlerle rızasını seferber etmeyi artık öyle rahatça beceremiyor. Hal böyle olunca o eskinin (elbette çelişki ve çatışmayı da içeren) bütünlüğünün yerinde yeller esiyor. Gaflar ve dil sürçmeleri prompter hatalarının değil, o düne kadar etkileyici “siyasal makinenin” bir bütün olarak eskisi gibi işleyemeyişinin eseri…

* Aslında 31 Mart’ta uğranılan kısmi yenilgiyi kontrol edilebilir sınırlar içerisinde tutan bir tutumla zaman kazanma yolu pekâlâ seçilebilir, bir ikinci turu zorlamanın getirebileceği risklerden kaçınılabilirdi. Ancak şefçi rejime has plebisiter meşruiyet iddiası nedeniyle iktidarın, toplumsal çoğunluğu ağır çekimle de olsa yitiriyor görüntüsünü sindirebilme kapasitesi muhtemelen yoktu. Mağlubiyetin başka ve daha kapsamlı kayıpların önünü açması, “yenilgi yenilgi büyüyen” değil de artık “yenilgi yenilgi küçülüp dağılan” parti için geri döndürülemez bir “ağır ölüm” sürecine yol açması gerçekçi bir tehlikeydi. Gemiler böylece yakılıp ileriye doğru kaçıldı. O kadir-i mutlaklık görüntüsünün ardında kısmi de olsa taviz veremeyecek, mevzi bir yenilgiyi dahi kaldıramayacak kadar zayıf bir iktidar olunduğunun kapalı itirafından başka şey değildi bu.

* Geçtiğimiz yüzyılın ortasındaki o başka “post truth”çağının “fuhrerprinzip”i, liderin iktidar blokunu oluşturan çıkar ve güç odakları karşısında adeta mutlak bir tarafsızlık ve otonomi konumunda olmasını icap ettiriyordu. Lider küçük çıkar çatışmalarının tarafı olmamalı, çeşitli fraksiyon ve çıkar odaklarının peşinde sürükleniyor görüntüsü yaratmamalıydı. Hareketin bütünlüğünün garantisi, “tarihsel misyonun” taşıyıcısı olan, hatta o davayı bedeninde cisimleştiren lider, hareket içerisindeki bir hizbin önderi konumuna tanım itibariyle düşmemeliydi. Oysa bizde seçimi hiçbir geçerli hukuki gerekçe olmaksızın iptal edip yeniletme kararının ardında, liderin baştaki tereddüdünün de gösterdiği üzere, iktidar blokuna dahil kimi hiziplerin enerjik tutumunun olduğu baştan beri belliydi. Sürüklenen ve sürüklendiği için hata yapan lider görüntüsü, bunca kişiselleşmiş bir siyasal rejimde hiç de hayra alamet değildir. Olası bir mağlubiyet durumunda iktidar içi hizip mücadelesinin kızışacağı, iktidar partisinde “kelleler” isteneceği kesindir kesin olmasına ama bizzat liderin de bu badireyi (hele fark büyük olursa) zayiatsız atlatması mümkün değildir. Karizmatik meşruiyete yaslanırsanız karizmanızın sandıkta çizilmesinin siyasal bedeli haliyle daha yüksek olur.

* Muhtemel bir seçim yenilgisinin, hele hele farklı bir mağlubiyetin iktidar blokundaki kartların yeniden karılmasını gündeme getirmesi kaçınılmazdır. Kürt oylarının hiç değilse kaybedilmiş bir bölümünü devşirme arayışının Öcalan’dan mektup yayımlamaya varması, sarayın önüne gelen kamuoyu yoklamalarında pek hayırhah alametler olmamasının yarattığı telaşın ürünüdür muhtemelen. Ancak bu ve devamı geleceğe benzer çıkışların (Kürt siyasal hareketinin yeni sistemde artık “anahtar parti” konumunda olduğunu itiraf eden çıkışların) amiyane tabirle “Kürt anasını görmesin” şiarına yaslanarak oluşturulmuş iktidar blokunda seçim sonrasında sarsıntı yaratmaması da mümkün değildir. Bahçeli’nin mitili nereye attığı an itibariyle meçhul olsa da farklı bir yenilgiyle karşılaşılması durumunda milliyetçi bir reaksiyonun gündeme gelmesi neredeyse kaçınılmazdır. Böyle bir yenilginin AKP içerisinde de MHP ile ittifaka dönük itirazları pekiştirmesi yüksek olasılıktır. Muhtemel bir başarısızlık, yenilgiyi MHP cenahında “beka” söyleminden kopulmasıyla, AKP cenahındaysa Kürtlerin küstürülmesiyle açıklayan sesleri çoğaltacaktır. 31 Mart’taki kısmi ve yönetilebilir yenilgiden kaçma çabası böylece, bizzat iktidardaki koalisyonun bütünlüğünü tartışmaya açacak bir hezimet olasılığını gündeme getirmiştir.

Neyse, doğal olarak rivayet muhtelif. Pazar gününe şunun şurasında ne kaldı…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar