Soma ve Yırca: Kızıl-Yeşil İttifakın Toplumsal Zemini – Olcay Bingöl ve Başaran Aksu ile Söyleşi -

Soma ve Yırca birbirlerine sadece coğrafi olarak yakın değiller. Sol siyasetin birbirine bağlaması gereken farklı bir yakınlığı da barındırıyorlar. Ahmet Bekmen ve Barış Alp Özden, Yırca’daki termik santral planını durdurmayı başaran köylü direnişinin örgütlenmesinde aktif rol oynayan Olcay Bingöl ve Soma’da Maden İşçileri Meclisi örgütlenmesinde çalışan Başaran Aksu ile ‘kızıl-yeşil ittifakın’ toplumsal olanaklarını konuştular.

 Yırca ile başlayalım. Yırca’da ne oldu?

OLCAY BİNGÖL: Yırca aslında Türkiye’de yaşanan toprak gaspı, çiftçiliğin yok edilmesi, toprakların yok edilmesi ve tarım alanlarının tasfiye edilmesiyle ilgili sürecin vicdanı ve sanki bir tür resmi oldu. Yırca ilk değil ve son da olmayacak. Türkiye’de sadece kömür madenleri de değil, çoklukla altın, bakır ve nikel madenleri için veya termik santraller, hidroelektrik santraller ve hatta yenilenebilir enerjiyi de buna katarsak rüzgâr tribünlerinin, güneş panellerinin konulacağı alanlar için toprakların gasp edilmesi şeklinde gerçekleşen bir durum söz konusu. Yırca da bu gaspın böyle vurduğu yerlerden bir tanesi. Ama Yırca’nın böyle bir şekilde ortaya çıkması insanların dikkatini çekti.

Bu gasp meselesi son dönemde her yerde çokça tartışılır hâle geldi. Amerika’da önem kazanan kaya gazı çıkarılması için bir toprak gaspı furyası bekleniyor.

OB: Çok doğru. Sadece Amerika’da değil, Kanada’da var, Romanya’da da var.

Küresel bir toprak gaspı sürecinin yeniden başladığından bahsedebilir miyiz?

OB: Tırnak içinde kaynak diye bahsedeceğimiz toprak, hava, su, ormanların gaspı dünyadaki tarım mücadelelerinin en önemli parçası hâline geliyor. Örneğin Afrika’ya baktığımızda burada başka ülkelerin, iklimleri ve topraksızlıkları nedeniyle özellikle Arap yarımadasındaki ülkelerin gıda üretimi veya turizm yatırımı olarak gerçekleştirdikleri çok büyük gasplar var. Bunun yanı sıra Afrika’da otomotiv sektörü için veya kauçuk plantasyonları sebebiyle yine köylülerin kendi gıdalarını yetiştirmek üzere ayırdıkları toprakların gaspı da söz konusu. Bu nedenle Afrika’daki açlığın bu gasplara bağlı olduğunu iddia eden araştırmaların sayısında bir patlama var. Avrupa’ya geldiğimizde bu gasp çoğunlukla Romanya gibi eski Doğu Bloku ülkelerinde gerçekleşiyor. Kayagazı ve doğalgaz çıkartılması için çok büyük gasplar var.Veya İspanya’ya baktığımızda güneş panelleri ile kaplanmış böyle binlerce dönüm alan var. Bunların hepsi düz ve tarım alanları, tarım yapılabilir alanlar. İlla tarım yapılması gerekmiyor bu alanlarda bu arada. Orası tarım yapılabilir alansa da korunmak zorunda, çünkü nüfusun kendine yetebilirliği, sürdürülebilirliği açısından oranın tarım için kullanabilir olmasının saklı kalması gerekiyor. Kuzey ülkeleri keza aynı şekilde: Amerika’da kayagazı meselesi öne çıkıyor bu konuda. Büyük mücadeleler orada da sürüyor. Yani gıdaya bağlı olarak tohumla ilgili mücadelelerin yanı sıra, dünyadaki en büyük tarımsal mücadele toprak gaspları ile ilgili.

Aslında bir tür küresel çitleme dönemiyle tekrar yüz yüzeyiz yani.

OB: Evet. Biz de Soma ve Yırca’yla ilgili olarak bir dilekçenin temelini toprak gaspı kavramına dayandıracağız. Yırca’da aslında standart süreç gerçekleşti. Acele kamulaştırma, Bakanlar Kurulu kararıyla acele kamulaştırma. Biliyorsun Türkiye’de acele kamulaştırma orman veya tarım alanları üzerinde enerji yatırımları veya benzeri endüstriyel yatırımlar için çoklukla yapılıyor. Bu endüstriyel yatırımların geliştiği alanlarda da, orada çalışacak olan işçilerin yakınlarda yaşayabilmeleri için TOKİ üzerinden konut sektörü de devreye giriyor. Bu tür alanların toptan acele kamulaştırılması söz konusu. Yırca’daki zeytinlik alan da bunlardan bir tanesi. Bakanlar Kurulu kararıyla sanki bir felaket varmış gibi, sanki bir savaş ortamı varmış gibi ve üstün kamu yararı mevzu bahismiş gibi oraya el kondu. Tabi bu acele kamulaştırma olduğu zaman köylüye bildirilmek zorunda değil. Bu küçük ama çok önemli bir ayrıntı. Normal kamulaştırmalarda masaya oturmak zorunda, bilgi vermek zorunda, bildirmek zorunda, onun baştan belirtilmiş bir bedelini yapmak zorunda. Ama acele kamulaştırmada haberin bile olmuyor toprağının elinden alındığından. Kimsenin hiçbir sorumluluğu yok bunu sana söylemekte. Resmî Gazete’de yayınlanıyor.

Acele kamulaştırma hukuken Türkiye’de ne zamandan beri var?

OB: Acele kamulaştırma 1930’lardan itibaren var. Bu bir savaş yasası. Savaş gereği yapmak zorundalar o dönem. Savaş var ülke gelişecek falan, açlık var kıtlık var vesaire, o dönemde uygulanıyor. Ama daha yakın dönem itibariyle 90’ların sonu ve 2000’lerde enerji yatırımlarının yoğunlaştığı dönemde başlıyor esas olarak.

İşte Yırca’daki karar da Resmi Gazete’de yayınlanıyor. Bu arada Greenpeace de zaten orada kömür kampanyası sürdürüldüğü ve o kampanya içerisinde oradaki termik santrali de izlediği için, termik santralin tam dibindeki bir alanın acele kamulaştırılmış durumda olduğunu görüyor. İşte orada köylülerle görüşülmeye gidiliyor, muhtarla görüşülüyor. Tabi kimsenin haberi yok. Orada bilgilendirilmeler başlıyor. “Bunların kökü dışarıda sizi ayartıyorlar meselesi” de oradan çıkıyor. Köylünün haberi yokken sen bilgilendiriyorsun. Haberdar ediyorsun. Ve orada da köylü kendi toprağını vermek istemiyor ve ortaya çıkıyor ki zaten orası bir zeytinlik alan ve tarım toprağı olması dolayısıyla toprak koruma kanuna da bağlı. Yani iki kanun tarafından korunan bir alan. Zeytinlik alanlar da acele kamulaştırmaya tabi tutulamıyor. O nedenle de zaten Zeytin Kanunu’nu şu anda değiştirmek istiyorlar. Önümüzdeki dönemde Zeytin Kanunu’ndaki değişiklik talebinin sebebi aslında özellikle Kaz Dağları ve Batı Anadolu’daki büyük zeytinlik alanlarda; aşağı geldiğimizde de Muğla-Fethiye hattında çok büyük zeytinlik alanlarda, turizm alanlarında inşaat yapılabilmesi. Maden yapamıyorsunuz çünkü zeytinliğin üzerine hiç bir şey yapamıyorsunuz, kesemiyorsunuz. Zeytin koruma altında.

Zeytin Kanunu şimdiye kadar neden değişmedi?

OB: Kanun on küsur kere meclise geldi aslında. Geliyor, ama her seferinde anlaşma sağlanamıyor, geri gidiyor. Geliyor, gidiyor ama bu sefer kesin anlaşma sağlayacaklar. Öyle bir durum oluştu.

Bir blokaj mı var?

OB: Çok büyük bir baskı var. Biz bunu yıllardır konuşuyoruz. Zeytin Kanunundaki değişikliği yıllardır konuşuyoruz. Yıllardır meclise gelip gidiyor. Batı Anadolu dediğimiz, daha çok Ayvalık, Edremit körfezi, Türkiye’nin ihracat bölgesi. Orası zeytinyağı ihraç ediyor ve çok büyük sanayiciler var. Bir zeytin lobisi var yani!

Ve oradaki direniş başlıyor işte. Yırca köyü ne kadar büyük bir köy, Soma’ya ne kadar uzaklıkta, Soma’yla ilişkisi ne, madenlerle ilişkisi ne? Bunların hepsi çok önemli ayrıntılar. Yırca köyü öyle Soma’dan, maden mücadelesinden çok uzak, hiç ilişkisi olmayan bir alan değil. Yırca’daki bu mücadelenin bu kadar yükselmesinin sebebi Soma’ya yedi dakikalık uzaklıkta, termik santralin tam dibinde bir köy olması. Termik santralle kül barajlarının, kül tepelerinin arasında bir köy olması. Köyün yanından geçen neredeyse içinden geçen yol; kül taşıyan kamyonların geçtiği yol. Haftada çoklu kereler üzerine kül yağdığı için mesela çamaşırların asılamadığı, KOAH ve benzeri akciğer hastalıklarının çok yoğun olduğu bir köy. Boşaltılan bir köyün, Deniş’in hemen altında bir köy. Bunlar çok önemli ayrıntılar.

Tüm bunlar köyde yaşayanlarda ekolojik olarak bir bilinç oluşmasını sağlıyor. Mecburiyetten oluşuyor. İki ay oradaydım. On beş gün içinde iki ölü çıktı. Biri koah, biri akciğer kanseri ve onun öncesinde de tıkır tıkır ölüyorlarmış. Hiç şaka değil. Ölüyorlar. Çocukların hepsi bronşit, sıklıkla bütün çocukları hastaneye taşıyorlar. Soma Devlet Hastanesi’nde düzenli olarak oksijen veriliyor çocuklara. Bu ekolojik sorunlar zaten yerelde yaşayan insanların yaşaya yaşaya nesillerce biriktirdiği bilgiden oluşuyor ve onu içselleştiriyorlar. Ortaya dökmesi sorunlu oluyor. Birincisi bir kanal bulamıyor, onu nasıl ortaya dökecek, nasıl ses getirecek veya neye yansıtacak? Ekolojik problem tek başına “Bana kül yağıyor” ile ses getirmez. Ölümüyle de ses getirmiyor çünkü o insanların değeri yok muktedirlerin gözünde.

Bu insanların akrabaları madende ölmüş. Resmî rakamlara göre 301 kişinin öldüğü madende ölen akrabaları var. O madenden emekli insanlar var. O madende çalışmış ve kazadan sonra ayrılmış insanlar var. Termik santralden emekli çok sayıda insan var. O yüzden de yaşanan acıları ve mücadeleyi, kendi toprak mücadelelerini madendeki mücadeleden ayırmamayı anlamış bu insanlar. Hep söyledikleri bir cümle var beni çok etkileyen: “Madende bir seferde öldüler, biz yavaş yavaş ölüyoruz.” Nefes aldıkça ölüyorlar çünkü. Oradaki varlıkları ölümlerin adımlarını oluşturuyor. Ama topraklarını bırakmak istemiyorlar. Deniş’e bakıyorlar ve hep Deniş örneği veriliyor. Deniş, yüzey madenciliğinin yapıldığı bir alanın tam ortasında kalmış bir köy. Köy ikiye ayrılmış durumda. İkiye ayrılmış dediğim fiziksel olarak böyle, biraz orda ev var, biraz burada var, ortada hiçbir şey yok. Şimdi Deniş’i taşımaları lazım ama nereye taşıyacaklarını bilemiyorlar. Zaten bir kısmı Soma’ya göç etmiş. Bir kısmı halen orada kalmaya çalışıyor çünkü imkânı yok, yani başka bir yere gidemeyecek.

Kısacası imkânsızlıklar. Onlar da görüyorlar ve aslında sizin oraya gidip yaptığınız, bizim oradaki etkimiz sadece var olanı onlara göstermek: “Topraklarınıza el konuldu, artık zeytinleriniz olmayacak. Burada bir termik santral var, bir termik santral daha yapılacak. Ne diyorsunuz?” Sonunda da mücadele başlıyor.

Yırca dışında da son yıllarda HES karşıtı direnişlerle karşılaşıyorduk. Madenler, yeni endüstriyel yatırımlar vesaire ile ciddi bir el koyma süreci işliyor tarım topraklarında. Diğer taraftan mülksüzleştirme ile beraber bir ürünsüzleştirme politikası da var. Bahsettiğin diğer mücadele boyutu yani tohum yasası, Türkiye gibi yerlerde şeker tütün yasası gibi yasalarla, köylü köyünde dursa bile ekin ekemiyor, tarımcılık yapamıyor. Bir dizi meseleden ötürü mücadeleler patladı, gelişiyor. Köylülük bu açıdan nasıl dönüşüyor? Yeni Türkiye köylüsü “artık” nasıl bir köylü? 

OB: 1980’lerden başlayan, özellikle 1980’lerin sonlarından başlayan büyük bir dönüşüm söz konusu. Bu öncelikle yasalarla ve o yasalara bağlı olarak da tarım politikalarındaki değişimle oluyor. Uluslararası finans kuruluşları, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası gibi merkezlerden gelen direktifler hükümetler eliyle uygulamaya geçiriliyor. Tarımın bu şekilde dönüştürülmesi sonucunda aslında kendisi için üreten, kendine yetebilen bir ülkeden, kendi temel gıda ihtiyaçlarını bile artık üretemeyen bir ülkeye dönüşmüş durumdayız. Bu endüstriyel ürünler için de aynı. Tütün için de, buğday için de, mercimek için de, yani temel gıda ürünlerimiz için de aynı. Bunların her biri doğrudan olarak bu politikalar sonucu gerçekleşiyor.

Mesela Yırca’daki durum şu: Birinci derece tütün eken, çok verimli arazileri olan ve bundan oldukça varlıklı bir şekilde geçinen bir bölge. Tütün yasası nedeniyle artık alımların durması, tekelin ortadan kalkması gibi nedenler sebebiyle, buna ek olarak da 1980’lerin başlarında oraya yapılan termik santralin külü ve tozu nedeniyle tütünün kalitesinin birinci dereceden üçüncü dereceye düşmesi ve alımların o bölgeden durması neticesinde o bölge ürünsüz kalıyor. Şimdi köylüsün, çiftçisin ve ürünün yok. Bu sefer ne oluyor, senin işçileşme sürecin başlıyor. Ne yapacaksın? Elinde hiç bir şey yok. Yapabileceğin en iyi şey kendi evinde kalarak en yakınındaki sanayide çalışmak. Çünkü vasıfsızsın, eğitimsizsin. Orada ne var, maden var. Madende çalışıyorsun. Termik santralde çalışabiliyor mu? Hayır. Termik santralde çok az sayıda insan çalışıyor. Kim çalışıyor? İşte, kaynakçılık eğitimi almıştır, kaynakçı olarak çalışır. İçerde birkaç iş vardır, bir şey keser, bir şey tamir eder, elektrikçidir, teknisyendir, onu yapıyordur. Bir köyden böyle insanlar pek çıkmıyor Türkiye’de.

Dışardan mı geliyor genelde?

OB: Herkes dışarıdan. Zaten çok az sayıda insan çalışır termik santrallerde. Onlar da dışarıdan geliyor. Madenleri Başaran çok daha iyi bilir ve söyler zaten. Madenlerde de dışarıdan insan var ama gene köyden biri çalışacaksa, madende çalışıyor. Yani sen kendi toprağında varlıklı bir şekilde, insani şartlarda kendini ve çocuklarını geçindirebiliyorken, bu politikalar sebebiyle işçileşiyorsun ve güvencesiz bir yaşam alanına sürüklenmiş oluyorsun. Mülksüzleştiriliyorsun. Zeytin yasası çıkıyor zeytin dikiyorlar, başına da sonra bu geliyor. Diğer bölgelere baktığımızda da yine bu yasalardan kaynaklı olarak söylediğin gibi hiçbir şekilde üretim yapamaz hale geliyorlar. Çiftçiler üretim yapamadığı zaman ne başlıyor? Doğu Karadeniz’e, bütün Karadeniz bölgesine bakın, bütün Doğu ve Güneydoğu Akdeniz bakın. Tarımın bittiği ve toprakların artık değersizleştiği alanlarda yaşamı idame ettiremedikçe, sürdüremedikçe, ortaya çıkan şey büyük göç dalgaları. Büyük göç dalgaları da nereye doğru oluyor, büyük kentlere. Sanayinin özellikle yoğunlaştığı, yoğunlaştırıldığı büyük kentlere oluyor. Büyük kentler de hem enerji yoğun bölgeler hem sanayi yoğun bölgeler, vasıfsız köylü buraya geliyor ve işçi oluyor. Öncesinde kendi evinin değerli bir üyesi, sözü geçen, üretim yapan, üretimin bir parçası olan kadın üyesi, kente geliyor; ya iyice düşük seviyelerde bir işçilik ya da evine kapanmış bir şekilde bir yaşam sürmeye başlıyor. Erkek ve çocuklar üzerinden de zaten güvencesiz, sağlıksız, geleceği olmayan, örgütsüz, dayanışma ağları olmadan, köy içerisindeki dayanışma ağlarından ve sosyal ağlardan da kopartılmış bir hayat sürmeye başlıyorlar.

Aslında politik olarak AKP’nin kitle tabanı büyük ölçüde bu şekilde oluşuyor. 

OB: Evet. Sosyal ağlardan ve birbirini destekleyen ekonomik, sosyal ve psikolojik her türlü ağdan azade kalınca, yani kopartılınca, tutunabilecek tek şey, muhafazakârlık. Ona destek olan, yardım eden, el uzatan, muhtaca yardım eden yapılara tutunmak oluyor.

Belki eksik bir gözlemdir ama Yatağan’a gittiğimde orada da iki tip işçi gözlemledim: Eskiden kalma güvenceli işçiler, bir de yeni taşeron işçiler. 80’lerden itibaren işçi olan eski bir kuşak var; onlar kadrolu işçiler. 400’e yakın da taşeron işçi vardı Yatağan’daki santral içerisinde. Tarımdan yeni kopmuş bu kesim ağırlıkla. Bu durum işçi sınıfı içerisinde bölünmeyi yaratan bir şey hâline geliyor. Bunu genelleştirmek mümkün mü?

BAŞARAN AKSU: Var tabii. İkisi de iktisadi bir profil. Birisi kamudaki güvenceli bir halden geliyor ve bir kamu işçisi olmanın tedrisiyle, güvenceli bir işe sahip olmanın tedrisiyle davranıyor. Öbürü topraktan kopmuş, asgari ücretle çalışan, sosyal güvenceyi SSK üzerinden sağlayan ve sonuçta o duruma muhtaç duruma getirilmiş işçi. Mecbur bıraktırılmış bir işçi profili ve genç bir işçi profili aynı zamanda. Başka herhangi bir yerde daha iyi koşullarda iş olanağı olmayan, bir tür köleleştirme sürecinin, böyle bir köleleştirme ilişkisinin bir mecburi unsuru olan bir işçi profili.

Tarım meselesi özellikle 2000’lerden itibaren bir şekilde gündeme girdiği halde, sol bunu göremedi diyebilir miyiz? Bunun bir işçileşme süreci de olacağı. Bu sürece müdahale etmezseniz başkaları ediyor neticede. Politika tam da bu dönüşüm sırasında yapılırsa bir kıymeti oluyor. O dönüşüme müdahale ettiğiniz anda. Yani birileri sınıfsal olarak değişirken müdahale ettiğiniz anda siyasal bir şey çıkarabilirsiniz. Sol açısından o tren kaçtı mı sizce? Tarımdan kopup işçileşen nüfus açısından solun etki etme ihtimali ortadan kalktı mı yoksa buna hâlâ müdahale olanakları var mı? 

BA: Bence var elbette, sonuçta bu neoliberal süreçte belli aralıklar, çatlaklar ortaya çıkıyor. Yırca bir aralıktır senin girmene olanak sağlayan. Bir yerde bir HES konusu, farklı bir yerde başka bir konu. Bir çatlak, bir aralık, bir mücadele gündemi yarattığı oranda sen bununla ilişki kurabiliyorsun. Solun şimdiye kadar özelleştirme süreçlerinde de ilişki biçimi budur. Bir sorun çıkar, sorun çıktıktan sonra gider kendisi bir illiyet kurar ya da kuramaz. Bu illiyeti derinleştirir ya da derinleştiremez. Sol iddiasızlaştığı oranda işçileştirme, mülksüzleştirme gibi potansiyel ihtiva eden toplumsal dönüşüm süreçleriyle de bağını koparttı. Bu dönüştürme iddiasındaki zayıflamanın, yani bundaki kalibrasyon düzeyinin düşmesinin ideolojik meseleyle doğrudan bir alakası olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bütün bu mücadeleler büyük oranda zaten kaybedilen mücadeleler. Büyük oranda da bu aralıklar giderek kapanıyor aslında. Çünkü neoliberal politikaların ve bunun hedeflediği hâlin büyük oranda bu topraklarda yerleştiğini, kurumsallaştığını ve içselleştirildiğini düşünüyorum. Bundan sonra mevcut durum üzerine düşünmek lazım. Bundan sonra bu sürecin açığa çıkarttığı işçi profili ve köylü profili aslında bu döneme has mücadelelerin öznesi olabilir. Sol bu kesimlerle de ilişkiyi kesmiş durumda. Oysa bunlar AKP’nin doğrudan bir toplumsal tabanı olsa bile seninle bağ kurmaktan uzak duran eden insanlar değil. Yurdum insanları bunlar.

OB: Sol 80’den sonra işçi örgütlenmesinde zaten sorunlar yaşıyor. Örgütlenmede oldukça şiddetli ve hızlı bir düşüş var. Bir yandan oradaki örgütlenmenin tekrar yeniden nasıl kurgulanacağı üzerine düşünürken, kırsaldan gelecek böyle bir basıncı bence beklemiyordu. Bu kadar büyük bir akın beklemiyordu. Üstelik gelenler de sonuç olarak, Başaran’ın güzel söylediği gibi, ‘tedrisattan’ geçmiş bir nüfus da değil. İki taraf da birbirini çok yabancıladı. Örgütlü işçiler de böyle birden bire onlarla karşı karşıya gelen, hatta taşeronlaşma üzerinden karşı karşıya getirilen yeni bir işçi güruhuyla ne yapacaklarını bilemediler. Ve durum hâlâ aynı. Yırca’nın hemen öncesinde Zonguldak’ta bir eylemde, vincin tepesindeydik bir çalışmayı durdurmak için. Orada örgütlü olan bir işçiyle karşılaştığımda ne söyleyeceğimi bilebilirken; daha yeni köyünden çıkmış taşeron işçisi olarak oraya gelmiş ve orayı koruma görevi verilmiş işçiyle karşılaştığımda söylediklerim onda etki yaratmıyor. Onun söyledikleri üzerinden de ben bir argüman geliştirmekte zorlanıyorum.

Düşüncemizi değiştirmemiz gerekiyor. Yani çiftçi sendikaları konfederasyonları uzun süredir bunu bas bas bağırıyor aslında. Bunlar temelde AKPli, CHPli onlu bunlu değil. Çünkü çiftçi bir partili değildir. Çiftçi çoklukla muhafazakâr ve muhafazakârlığını muhafaza etmek isteyen, ama o muhafazakârlık içerisinde de yönlendirmeye açık bir yapıya sahiptir. ‘Gerici’ değildir. Yani bu kabullerle bizim gitmemiz gerekiyor. Onlar sadece uzak alanlarda, toplumsal hareketlerden uzak alanlarda uzun süredir var oldukları ve o varlıklarını o şekilde korumak istedikleri için biz onlara ulaşamıyoruz. Yırca çok genelleştirilebilecek bir örnek değilse, Karadeniz’e, Doğu Karadeniz’e bakalım. Doğu Karadeniz muhafazakâr, kapalı dağların, vadilerin arasında, tamamen kapalı topluluklardan oluşmasına rağmen yaşam mücadelelerini, yaşamı savunma hareketini en yoğun şekilde gösteren topluluklar var burada. Karşılıklı uygun dili bulmamız gerekiyor. Solun da bunu öğrenmesi, pratik etmesi ve köylülüğü bu yeni örgütlü yapı içine nasıl dâhil edebileceği üzerine çalışması gerekiyor.

Başaran seninle Başlangıç’ın ilk sayısı için yaptığımız görüşmemizden bu yana birtakım gelişmeler olduğundan bahsettin Soma’da. Soma’da olup bitenlerden devam edelim mi?

BA: Son 10-15 gündür süren Soma Holding’in gerçekleştirdiği işten çıkarmalardan bahsetmek gerekir. Bölgedeki beş-altı bin kişilik işçi dinamiğini etkileyen bir süreç bu. Biliyorsunuz devlet kasım ayına kadar Eğnez ve Atabacası’nda kapattığı ocaklardaki işçilerin parasını ödüyordu. Devlet bunu kestiği anda, öncesinde şirketin devletle yürüttüğü pazarlığın konusu olan banka hesapları üzerinde konulan tedbirin kaldırılması kararını da aldı. İlginç bir sarı sendikacılık pratiği de yaşandı bu süreçte. Türkiye Maden-İş Soma Şubesi bu tedbirin kalkmasına dönük çabalar içerisine girdi, eylemler yaptı, bildiriler çıkardı. Bu konuda kamuoyu oluşturmaya dönük çalıştı. Devletin maaşları ödemeyi bırakmasıyla şirket önce 200 kişiyi, sonra da 2831 kişiyi işten çıkarttı ve bu süreç devam edecekmiş gibi gözüküyor. Soma Holding bölgeyi tümden terk eder mi bilemiyoruz ama devlet açısından da orada bir kan değişikliği aslında tercih edilir bir yol gibi görünüyor. Yani devlet politikası açısından da Soma Holding ile orada dikiş tutmayacağı yönünde bir kanaatim var.

Şimdi, işten çıkarılan bu 3000 kişinin ne yapacağı üzerine bir tartışma yürüyor. Bunlar sonuçta TKİ’ye ait ocaklar, dolayısıyla burada çalışan işçilerin üst işvereni olarak devletin sorumluluğu var ve bundan dolayı bu işçilerin kamuda benzer pozisyonda bir yerde istihdam edilmeleri beklenir. Bildiğimiz eski devlet hukukunda böyle ama yeni Türkiye’de bu ne kadar mümkün olacak bilmiyoruz. Önümüzde kötü bir misal var. Bir dönem önce Uyar Madencilik’te, Konya Ermenek’teki kazanın olduğu ocağın sahibi Azim Uyar’ın oradaki ocağında, 10 işçi katledilmişti. Sonra o da yürütemedi ve 800 işçiyi işsiz bıraktı. O 800 işçi perişan oldu. O işçilere önderlik edecek kimse yoktu ve bir mücadele de gelişemedi. Şimdi bu 3000 işçi, o işçilerin bilinç düzeyinde değil muhakkak. Soma gibi bir olay yaşanmış. O sürecin doğal politizasyon sürecini yaşamış 3000 işçinin ve ailelerinin ne yapacağı önümüzdeki dönemin sınıf mücadelesi açısından tayin edici olacak.

Muhtemelen Çalışma Bakanlığının sendikalı işçi sayısını içeren 15 Ocak verilerinde DİSK’in barajı aşamayacağını göreceğiz. 1 Mart’taki toplu sözleşmeye mevcut sarı sendikanın, yani Maden-İş’in oturacağı kesinleşmiş görünüyor. DİSK’e bu süreç içerisinde yönelen önemli sayıda işçi arasında, özellikle geçtiğimiz iki-iki buçuk ay içerisinde istifalar gözlemleniyor. Bu istifalar arasında bizim doğrudan üye yaptığımız, yani komite-konsey dolayımıyla sendikaya örgütlenen işçilerde istifa sayısı çok az. Ama kaba-kuru sendika propagandasıyla üye yapılmış işçilerin büyük bölümü istifa etti. Dolayısıyla toplu sözleşmenin de üç yıl süreceğini düşünürsek bu süre boyunca dışardan müdahale etmeye çalışan bir muhalefet biçimine ya da bir sendikal anlayışa mahkûm bırakmış oluyor işçileri bu süreç.

Türkiye sınıf hareketi açısından sahiden bir kırılma yaratma olanakları vardı ama maalesef Dev Maden-Sen bürokratları ve onun etrafında toplanan anlayış bunun gerçekleşmemesini sağladı. Türkiye solunun alışık ve maharetli olduğu üzere, bu başarısızlık da birisi üzerinden izah edilerek unutturulabilir. Ama oradaki işçi açısından kuşkusuz kötü bir sendikal tarzı, DİSK etiketi üzerinden işçilerin hafızasına taşımış ve önemli bir fırsatı tepmiş oldular. Bütün maden havzalarında örgütlenmeyi ve mücadeleyi tetikleyici olabilecek bir deneyim olabilirdi. DİSK, madencilerin yönelebilecekleri bir adrese çevrilebilirdi. Bunun imkânları en azından Soma bölgesi açısından kaçırılmış oldu bir süreliğine. Bundan sonra yapılabilecek işler komite-konsey örgütlenmeleri, bunlar etrafındaki sosyal ağlar, dayanışma ilişkileri, gündelik olarak madencinin işçilik dışındaki köy-tarım gibi meseleler. Buralara odaklanan bir sendikal anlayışla bu işler ele alınabilirse, geleceğe dair hem bir muhalefet çizgisini hem de etraftaki bütün diğer meselelere duyarlılık gösteren bir politikleşme açığa çıkar diye düşünüyorum.

Soma madencilerinin geldiği bilinç düzeyi açısından ne söyleyebilirsin? Mesela Yırca’da olaylar çıktığında Soma işçisi içinde kendiliğinden bir muhalefet, oraya yönelme imkânı doğdu mu? Böyle bir durum gördün mü?

BA: Otomatik olarak kendi meselesiyle ilgili gösterdiği reaksiyonla, yanındaki başka bir meseleye gösterdiği reaksiyon arasında çok açı var. Bu açının kapatılması kendi yürüttüğü mücadelede politizasyon sürecinin gelişmesiyle ve iki ayrı konunun bileşenlerinin biraraya gelmesi, o konuları birlikte gündemleştirmesiyle mümkün olabilecek bir şey. Daha çok politikleşmiş işçilerin bir ilişki kurduğunu gördük tabii. Türkiye Maden-İş’in de, sanırım DİSK’in de bu meseleyle kurumsal olarak ilgilendiğini ben bilmiyorum. İşçileri bu konuda eğitmek, işçilerin bir gündemi hâline getirmek üzere bir sendikal irade Soma’da mevcut değil. Ekolojik mesele veya toprak meselesi genel olarak sendikaların zaten gündemine girmeyen konular.

 Bu konuyu biraz daha tartışalım mı?

OB: Yırca’dayken Başaran’ın bahsettiği komite-konseyler üzerinden örgütlenme konusunu düşündüm. Daha doğrusu tanık olduğum şeyler düşünmeye sevk etti. Orada bir yandan Soma’daki madencilerle görüşünce Yırca’daki mücadeleyi desteklediklerini söylüyorlar. Ama orası bu tür ortak mücadeleler geliştirmek için zor da bir yer. Bütün endüstriyel merkezlerdeki gibi şirketler çok güçlü. Şirketlerin kontrolü çok fazla. Her şeye hâkimolan şirketler aslında şehrin de sahipleri. Şehirdeki sosyal hayattan, politik hayata kadar, kimlerin ne iş yapabileceğine kadar şirketler karar veriyor. Şirketler o kentte yaptıkları yatırımlarla –bu bir otel, bir AVM veya düğün salonu olabilir– o kentin sosyal hayatında çok belirleyici oluyor. Zaten küçük kentlerde sosyal hayat bunlar üzerinden yürüyor ve şirketle o şehirde yaşayanlar arasında müteşekkirlik ilişkisi kuruluyor. “Kolin olmasa bu kent hapı yutmuştu” deniyor mesela.

BA: Paramiliter ilişkiler de oluşuyor.

OB: Şirketlerin bu gücünü azımsamamak lazım. Düşünceler de buna göre düzenleniyor. Şirketin halk arasında laf, dedikodu ve bilgi yaratma ve yayma gücü de oluyor. Algıyı yönetiyorlar. Bu da işçiyle köylü arasındaki ilişkiyi koparıyor ya da mesafeyi açıyor. Buradan ekoloji meselesine geldiğimizde işçi komitelerinin çok faydalı olduğunu gördüm ben. Başında konuştuğumuz gibi madenler, termik santraller gibi enerji yatırımlarının olduğu yerlerde işçiler aslında köylülerden veya akrabalık ilişkileriyle onların yakınlarından oluşuyor. Sadece kentlerde çalışan işçiyi örgütlemeye çalıştığında hem eksik kalıyorsun hem de ulaşamıyorsun. Geriden gelenlerle ilişkini koparıyorsun. Başaran’ın söylediği gibi oradaki ilişkiler ağı yüzünden, yani komiteler üzerinden hem sanayide hem köylerde örgütlenme çalışması yürütmek, bu süreklilikle örgütsel formlar oluşturmak çok önemli.

Bunun en güzel örneğini yaşadık biz. Yırca’da Kolin’in yeni kuracağı termik santral için Eğnez’de üç tane yeni maden sahası açılacaktı. Bu bilgi yayılmadan biz bulduk ama bu üç maden de ÇED’den muaf tutuldu. Bu hem ekolojik hareket için önemli, çünkü sadece çevresel etkinin ne olduğuna değil, sosyal etkisine de bakar ekolojik hareket. Orada iki tane mücadele birleşiyor. Emek mücadelesi ile çevre mücadelesinin birleştiği alanlar maden alanları. Böyle bir mücadelenin örülmesi için hem köyde, tarımsal üretimde hem kentte, üretim alanlarının içinde birden olabilecek örgütsel formlar gerekiyor.

Soma için bunun imkânı hâlâ var diyemez miyiz? Emek ve ekoloji mücadelesini birleştirebilecek iki tane önemli direniş örneği yaşamış durumda Soma.

BA: Soma havzasında yeni enerji ve maden yatırımlarıyla en az 25 bin kişinin çalışacağı öngörülüyor. Şu anda 16 bin civarı insan çalışıyor. Kınık’ta Polyak’ın bir termik santral yapmakta olduğunu, hazırlandığını biliyoruz. Yine Cengiz Kolin’in bir santral hazırlığı var. Yani bu bölgede Türkiye’de enerji üretiminin önemli bir bölümünün yapılacağı görülüyor. Hızlı bir işçi akışı da var dolayısıyla bu havzaya. Zonguldak, Ordu, Kütahya’dan kalabalık gruplar hâlinde yaşayan işçiler var Soma’da. Bununla beraber zaten madenciliği bilen Soma köylerindeki insanlar daha fazla işçileşecekler. Sadece madenlerde çalışanlar değil. Kömür yıkama işlerinde taşeron olarak 700-800 lira civarında ücretle çalışan binlerce işçi var.

Burada köylülük dediğimiz ne? Maden ocağına köyünden çıkıp gidebiliyor. Madenlerin, termiklerin zaten bu köylere servisleri var. Bir buçuk-iki saat yol giderek maden ocaklarına ulaşan, Savaştepe’den kalkıp Soma’nın veya Kınık’ın tepesindeki madenlere giden işçilerden bahsediyoruz. Köyden gelen işçi bahçesinde sebzesini yetiştiriyor, kira derdi olmuyor, dolayısıyla daha avantajlı oluyor işveren açısından. Ama öte yandan Olcay’ın bahsettiği politikalar neticesinde toprağın köylünün hayatına da çok büyük bir getirisi de yok artık. Topraktan zaten fazla kazanamıyor. Anlatıyorlar bunu örneklerle, “eskiden şu kadar üründen bir traktör alırdık” vesaire diye. Zaten ne tütünden ne başka bir üründen ailesini idame ettirecek kadar kazanıyor. Bu Karadeniz’de, Ege’de başka yerlerde de böyle. Artık yetmiyor ve göçe zorlayan koşullar oluşmuş oluyor. Yani eskinin mujik işçi topluluğuyla, proleterleşmiş işçi topluluğu yan yana görülüyor. Aslında daha proleterleşmiş kesim daha korkak oluyor. Köylü karakterini koruyan en azından kira vermediğini, topraktan bir miktar gelir edebileceğini düşünüyor hâlâ. “On ay, bir sene daha dayanırım” diye bakıyor. Öbürünün, yani toprakla bağı kesilmiş olanın böyle bir lüksü yok.

O toprakta başka ne yapılabilir. Kooperatif modeller üzerine düşünmek lazım. Bunu sendikal yaklaşımla örtüştürebilecek formlar düşünmek lazım. Komite dediğimiz örgütlenmenin zaten önemi köydeki bütün meseleleri kendi konusu hâline getirebilmesinde. Örneğin sütü kooperatifleştirerek, tekellerin karşısında giderek proleterleşen köylü dinamiğini ayakta tutmaya çalışan işlere girişebilmek lazım. Ama bunu politik bir bilinci yaratarak yürüten bir tarzla. Çiftçi sendikalaşması bu açıdan önemli bir girişimdi. Bu tarz mücadeleler kolay değil tabii. Bazen geri çekilir, bazen bunun araçları kaybedilir. Böyle olur genelde. Ama şimdi bunun daha fazla gerçek bir zemini olduğunu düşünüyorum. Neoliberalizm tarımı bu denli tasfiye ettikten, küçük köylüyü bu denli ezdikten sonra daha gerçek bir ihtiyaç hâline gelmiştir çünkü. Neoliberalizm artık bayrağı çekmiş, sancağını asmış. Bu noktadan sonra bu sancağı kopartacak olan, meseleyi artık sosyalizm mücadelesi ile bağlantılı kılacak mücadelelerdir diye düşünüyorum. Bugün her türden sosyal mücadele doğrudan politik ve ideolojik bir boyut taşıyor. Böyle bir mücadelenin milliyetçi-muhafazakâr kabuğu çok hızlı çatlatabileceğini düşünüyorum. Olcay’ın dediği gibi toprakla uğraşan insanlarda bir tür muhafazakârlık vardır ama bu da toptan kötü değildir. Bu kadar saldırgan bir sistem karşısında bir tür kendini koruma kaygısı da var zira işin içerisinde. Buna doğru bir biçimde yaklaşacak örgütlenme tutamaklarını yaratmak gerekiyor. Sosyalist solda böyle bir odaklanma yok. Bunun yerine, yenileceğini zaten bildiği “siyaset merkezli” bir noktadan çözüm aramaya çalışıyor. Oysa burada başka tür bağımsızlaşmanın, gelişmenin zeminleri var. Bölgede baktığınızda kadın, sınıf, tarım ve ekoloji meselelerinin iç içe geçtiği bir durum var. Bu da klasik işyeri merkezli ücret sendikacılığının ötesine geçmeyi, dönemi kavrayan, sınıf ve kitle sendikacılığının bugüne has biçimlerini oluşturmaktan geçiyor. Solun geleceğinin bu zeminlerde olduğunu düşünüyorum.

(Bu söyleşi Aralık 2014’de yapılmış ve ilk olarak Başlangıç Dergisinin üçüncü sayısında yayınlanmıştır)

 

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında