solda birlik: “aslanı bağırsaklarından ayırın, gerçeklik olarak işkembe kalacaktır” – ecehan balta, foti benlisoy -

 

Gezi isyanının açığa çıkardığı biraraya gelme, derlenme toplanma ihtiyacını hemen bütün sosyalist parti ve gruplar bir biçimiyle hissetti. Zira Gezi, harekete belli bir bütünlük ve tutarlılık verecek (elbette çoğulcu) bir odak noktasının yokluğunda en kitlesel ve radikal kalkışmanın dahi atalete ve sonrasında da gerilemeye mahkûm olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Şu son bir sene, kendisine demokratik bir biçimde belli bir bütünlük, doğrultu ve bir hedefler manzumesi verebilecek bir siyasal merkezden yoksun bir gücün, radikal bir siyasal dönüşüm açısından yeterli etkiyi yaratamayacağının açık bir kanıtı oldu. Hiçbir siyasi yapılanmanın da tek başına bu tür bir odak olabilecek deneyim ve birikime sahip olmadığı da herhalde hepimiz için açık bir gerçek.

Gezi isyanının hemen ardından, geçtiğimiz bir yıl içinde sosyalist ve devrimci solda aynı anda bir çözülme ve birleşmeler silsilesine tanık olduk, oluyoruz. Bu ikisinin, yani çözülme ve birleşmenin, eşzamanlı olarak gerçekleşmesi, aşağıdan belli belirsiz kendini dayatan bir yeniden harmanlanma ihtiyacının işareti; üstelik sıkıntıları olsa da sağlıklı bir işareti.

Ancak, bu ihtiyacın gündeme gelmiş olması ve şu ya da bu ölçüde doğru biçimde algılanması, bir “merkez” inşasına dönük stratejinin de aynı doğrulukta çizildiğini göstermiyor hep.

Hal Draper’in dediği gibi; “Soru değişmedi: Devrimci sosyalist bir parti nasıl inşa edilir? (…) Amaç hâlâ orada; fakat bu amaca giden yol yeniden sorgulamadan bağışık değil.”

Fakat amacı sürekli hatırlamakta, o yüzden de önce kısa bir tarihsel değerlendirme yapmakta fayda var.

Birliğin Yakın-Kısa Tarihi

1990’lı yılların önemli bir ihtiyacı, ideolojik yenilenme ve yeniden harmanlanma idi. Neoliberal saldırıya karşı bir savunma hattının çizilmesi için de birlik önemli (hatta bazen her derde deva) bir araç olarak görülüyordu. Bir başka deyişle, “program” tartışması (biraz kendiliğinden biçimde) sona ermişti; artık bazı kesimler açısından kimin Stalinist, kimin Troçkist, kimin “üçüncü yolcu” olduğunun pek önemi yoktu. Zira “demir perde” hepimizin üzerine çökmüştü. İkincisi 1980’lerde başlayan neoliberal saldırı o kadar vahşiydi ki, zaten küçülen sol/sosyalist örgütlerin bunlara tek başına yanıt vermesine olanak yoktu. Dolayısıyla, “birlik” genel olarak savunma cephesinde kuruldu. Ancak, birliğin kendisinin bir amaç haline getirildiği bütün ülkelerde, Türkiye de dahil, “projeler” 2000’li yıllardan sonra çatırdamaya ve yavaş yavaş çökmeye başladı. O dönemin “efsaneleşmiş” birlik projelerinden bugün geriye pek bir şey kalmamış durumda. Sosyal demokrasinin neoliberal itikada imanı neticesinde solda bıraktığı boşluğu doldurmaya aday bu birlik girişimleri, ya kurumsal siyasete teslim olarak mutedilleştiler ya da örgütsel ve politik bir canlanmanın kaldıracı olamayarak işlevsizleştiler.

Türkiye’de de sosyalist hareketin en mühim tarihsel geleneklerini büyük ölçüde biraraya getirebilmiş olan ÖDP, 1996 yılında kurulduğunda kökenleri neredeyse on yıl öncesine giden birlik sürecinin izinden gidiyordu. Dolayısıyla, bir çoğulcu-birleşik parti deneyimi olarak ÖDP sürecinin tıkanması, sadece o siyasal partiyi değil, sosyalist hareketin neredeyse bütününü olumsuz etkiledi. İçerisinde bulunduğumuz örgütsel dağınıklık halinin kökenleri önemli ölçüde ÖDP deneyiminin yaşadığı sıkıntılarla alakalı. ÖDP’nin en önemli zaafı, kendisini organik bir parti haline getirememesiydi. Yani ÖDP, toplumsal mücadeleler içerisinde kökleşmeye dönük sistemli ve bütünlüklü bir faaliyetle kendisini inşa etmeye ve büyütmeye yönelmedi. Toplumsal mücadele alanları ile parti arasında, birinin diğerine tahakkümünü içermeyen sağlıklı bir ilişki tanımlanamadı, alanlar da parti içi hayat gibi paralel ilişki ağlarının insafına terk edildi. Çoğulculuktan da bu paralel ilişki ağları anlaşıldı. Organik bir parti haline gelemeyince, yani mücadele alanlarına ilişkin bütünlüklü bir faaliyetin olmadığı koşullarda her siyasal dönemeç krizlere yol açtı, her siyasal eşik ayrışmalarla noktalandı. Dahası, ayrılıkların kalanlara faydası olmadığı gibi gidenlere de olmadı.

ÖDP’de yaşanan parçalanma, solda büyük bir örgütsel dağılmaya tekabül etti; sosyalist hareket içerisinde bir cazibe merkezi oluşturacak, derleyici, toparlayıcı bir rol oynayacak bir güç kalmadı. Sosyalist hareketin yirmi yıllık bir geçmişe sahip birlik sürecinin ÖDP deneyiminde zirveye vardıktan sonra çözülmesi, anlamlı bir sonuç üretmeden dağılması, bugün de yeniden harmanlanmanın, derlenmenin önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Dolayısıyla, ÖDP deneyiminin anlamlı bir bilançosu çıkarılmaksızın girilecek her birlik sürecinin, bir önceki dönemin hatalarını daha vahim şekillerde tekrar etmek riskiyle karşı karşıya olduğu pekâlâ iddia edilebilir.

Birliğin Güncelliği

Benzer biçimde, HDP-HDK çizgisinde süregelen birleşme, Kürt özgürlük hareketi ile sosyalist solun 1990’lardan beri biriktirdiği sinerjinin bir dışavurumu. Bu bakımdan, ÖDP’nin bir birlik projesi olarak yarattığı hayal kırıklığının bir adım uzağında inşa edilebildi. Ancak “birlik olma” fikrine ilişkin ezber ve deneyime dair şablonlar, bu inşa projesinin önünde de önemli engellerden bir tanesi olacağa benziyor. Bu engeli, birincisi Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında ve sonrasında “yeni yaşam çağrısı” üzerinden başlayan program tartışmasında deneyimlemiş olmamız gerekir. Belki Türkiye sosyalist hareketi söz konusu olduğunda analitik düşünce beklemek için erken. Ama tartışmayı sadece programatik ilkeler düzeyinde sürdürüp, onun neden ve hangi momentte yapıldığı konusunda bir yaklaşımı olmamak, hiçbir şey değilse de ilerletici olmayan bir tutum. Bir başka deyişle, önümüzdeki sorun homojen bir program değil. Birlik için gereken de bu değil. Hedef, aşağıdan örgütlenmiş “devrimci bir kitle partisi” ve gereken de bunun için çalışacak bir sol merkez. Bu sol merkezin içinde de elbette farklı politik programlara sahip olan örgütler (politik merkezler) olabilir. Bu örgütler, kendi homojenliği üzerine kurduğu politik programını böyle bir kitle partisi içinde dilediği gibi savunabilir.

Programdan azade ya da değil, HDP-HDK etrafındaki odağın “sol” bir merkez olacağı konusundaki “şüphelere” sıklıkla rastlıyoruz. Tek parametre programın niteliği olmamak üzere, hatırlatmak gerekir ki, Marx’ın reformistlerle, örneğin Alman sosyal demokrasisinin Gotha ve Erfurt programları vesilesiyle yaptığı tartışma onu kaleme alanlarla beraber hareket etmeyi engellememişti. Elbette bu, her “reformcu” ya da “radikal demokrat” programın arkasına takılıp kendimizinkini “kitlelerin gücü adına” inkâr etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

Daha önemlisi, ÖDP için söz konusu olan “organikleşememe” sorununun HDP için daha da ciddi bir biçimde varolduğunu atlamamak gerekiyor. Toplumsal mücadelelere birleşik bir HDP müdahalesinden bahsetmek (hiç değilse bugün için) mümkün değil. HDP’nin sınıf siyasetine, gençlik alanına ve başka mücadele alanlarına dönük ayırdedici bir müdahale şekli ve araçları yok. Bütün bileşenler bu alanda esas itibariyle (tabir caizse) kendi bildiklerini okuyor. Kürt özgürlük hareketinin encamıyla HDP’deki solun cılızlığının yarattığı asimetri, bu sorunu daha da akut hale getiriyor. HDP örneğinde esas itibariyle gevşek bir seçim koalisyonuyla karşı karşıyayız.  Bu bir dönem için pekâlâ anlaşılır bir tercih olabilir. Ancak bir “çatı” ya da “şemsiye” olarak kalma tercihinin (dolayısıyla kökleşmemenin) de HDP’nin siyasal etkisine ciddi sınırlar dayatacağı aşikâr.

Birlik meselesine dair uluslararası alandan yakın dönemli ve başarılı örnekler vermek de mümkün. Biraz uzatmak pahasına olumlu ve şimdilik kaydıyla da olsa bir birlik ve yeniden harmanlanma girişimi olarak ilham verici bir deneyimden kısaca bahsetmekte yarar var. İspanya’daki Podemos gibi örgütsel olarak esnek, yani hızla ve kan kaybetmeden form değiştirebilen yapıların aşağıdan yukarıya, demokratik ve mümkün olduğunca yatay bir biçimde ilerlediği talep temelli, öğrencileri, işçileri, hareketleri kapsayan birlik projelerinin hızlı bir yükselişine tanık olmaktayız.

Podemos (Yapabiliriz!) özellikle kurulduktan kısa bir süre sonra Avrupa Parlamentosu seçimlerinde gösterdiği başarı ile dikkat çekti. “Hamle Yapalım!” başlıklı bildirileri, nasıl bir aday istediklerini ortaya koyan, on maddelik, muhtemelen bizim sosyalist sola fazla kısa gelecek, eşitlik, demokrasi, insanca ücret, barınma hakkı, müştereklerin ve kamu mülklerinin korunması, kadın, göçmen, doğa ve kent haklarını içeriyordu. Zaten bu talepler çerçevesinde harekete geçmiş ve kendisinin de içinde bulunduğu kitleyi de (2011 Indignados Hareketi) bu “sol merkezin” etrafında toplanmaya çağırıyordu. Kurulalı yüz gün olmadan girdiği seçimde bir milyondan fazla oyla Avrupa Parlamentosu’nda beş sandalye kazandı. Elbette bu önemli bir zaferdi ama on yıllardır bu hareketlerin içinde iğneyle kuyu kazanların zaferiydi.

Birliğin Sorunları

Türkiye sosyalist hareketi açısından sorun, birliğin gerçekleşmesinin ana hedef haline getirilmesi ve birliğin hedefinin ne olduğu sorusunun unutulması gibi görünüyor. İğneyle kuyu kazmadan toplumsal hareketlerin etkileşimini merkezi bir siyasal birliğe ertelemek, birliği de sadece bir siyasi iradeye ve programa indirgeyebilir. Oysa birlik, çok daha geniş bir anlamda çalışma ve birlikte çalışma iradesinin bir ifadesi ve sonucu olmalıdır.

Sosyalist solun birlik ve yeniden inşa başlığı altında aynı koltuğa iki karpuzu birden sığdırmak gibi zor bir vazifeyle karşı karşıya olduğu söylenebilir: Bir yandan aşağıdan, toplumsal mücadeleler içerisinde olabildiğince geniş birleşik eylem zeminleri inşa ederken diğer yandan da kendi politik merkezini, yani bu mücadelelerden beslenecek, onların birikmiş praksisini (belleğini) muhafaza edecek ve mücadelelere programatik düzeyde müdahale edebilecek birleşik bir yapıyı oluşturmayı hedeflemek.

Bu bakımdan, hatırlamak gerekebilir ki Marx ve Engels, Lenin ve sairenin pratiğe döktüğü “soyut” kitaplar yazmadılar. Onlar, tam da yukarıdaki hedefe uygun bir biçimde bir Enternasyonal inşa ettiler ve görüşlerini varolan toplumsal mücadelelerden doğmuş hareketlerin ve örgütlerin içine taşımak görevini sonuna kadar sürdürdüler. Kafalarından örgütler icat etmediler, görüşleriyle sınıf hareketleri ve örgütlerinin iç içe geçmesine çalıştılar. Yani mesele hiçbir zaman “üç-beş örgütün birliği” değil, ikna etmeyi, değiştirmeyi hedefine koyup, işçi sınıfı ve ezilenlerden güç alan, onlardan oluşan bir “merkez”di. Kendilerinin bunun içindeki rolünü bu merkeze etki etmek olarak gördüler. Program sonuçlanmış, değişmez ve siyasal mücadelenin ilhamını alacağı dokunulmaz ve ulvi bir mertebeye yerleştirilmiş bir sabit değil, biteviye bir mücadele meselesiydi. Yani farklı politik oluşumlar arasında sarsılmaz programların mücadelesi değil; devrimci kitle partisinin içinde yönlendirici bir güç olmak için ideolojik-politik bir araç /hedef olarak program. Elbette “birliğin” nihai hedefi bizim açımızdan devrimci kitle partisini yaratmak olsa da, muhtemelen bu son uğrak olacak, ama içinden geçtiğimiz tarihsel koşullarda belli ki ilk uğrak olamayacaktır. Ama bir birlik tartışmasına dahil olunduğunda da esas olan, bu stratejik hedefi, dolayısıyla kitlesel ve antikapitalist/devrimci bir odak olmayı gözetmek, ona doğru hareket halinde olduğundan emin olmaktır.

Genelde birlik tartışmalarının temel bir problemi, hedeflenenin ne olduğuna dair, yani hangi noktada olduğumuza dair bir muğlaklığın tartışma sürecini bir noktadan sonra ister istemez kesintiye uğratmasıdır. Yani inşa edilmek istenen bir parti midir yoksa bir cephe midir sorusuna açık bir cevap bulunamadığı müddetçe karşı karşıya bulunulan görevler ve kimlerle yan yana gelineceği hususunda hep bir karmaşa yaşanması mukadderdir. Tahmin edileceği üzere bir parti inşası süreci daha programatik bir düzeyde gelişecek tartışmaları gerektirir. Bir cephe inşası ise bazı belirli acil meseleler etrafında güç biriktirmeyi ifade eder. Daha esnek ve sınırlı hedeflere dair bir biraraya geliş söz konusudur. Bu hususta, yani neyin tartışıldığına dair bir konsensüs, terimlerde bir oydaşma yoksa sürecin ilerlemesi mümkün olmaz.

Birlik tartışmalarının bir başka zaafı, en azından şu ana kadarki girişimlerin performansı hesaba katıldığında, bu süreçlerin “yukarıdan” ve dolayısıyla da bürokratik karakteridir. Oysa daha anlamlı bir birlik ya da bir araya gelme sürecinin “aşağıdan” örgütlenmesi, “tabanı” hem de sadece mevcut örgütlerin tabanını değil, halihazırda varolan yapılarda yer bulamamış birey ve kesimleri de sürece dahil etmesini icap eder. Birlik tartışmaları bizde genellikle sadece örgüt kademeleri nezdinde (yani dar örgütsel çıkarlar gözetilerek) ve esas itibariyle de seçimleri gözeten bir biçimde gerçekleştiriliyor. “Büyük siyaset sahnesinde” değil de öncelikle “sokakta”, yani toplumsal direniş ve mücadeleler içerisinde yaratılacak birleşik eylem zeminleri aracılığıyla birlik pek lafı edilmeyen, edilse de pratiğe dökülmeyen bir seçenek. Oysa çeşitli yapılar, örgütler, inisiyatifler, toplumsal mücadeleler içerisinde biraraya gelmiş, birlikte yürümüş, deney ve bilgi alış verişinde bulunmuş değilse, toplumsal hareketler içerisinde yan yana gelmek mümkün olamamışsa, örneğin seçimler için ittifaka gitmek, ittifaka katılanların dahi çok da ciddiye almadıkları, “adet yerini bulsun” diye ya da “gündeme gelmek için” söz konusu edilen bir tercih olarak kalabilir. Daha taşeron ya da işçi cinayetleri gibi acil ve kritik başlıklarda dahi birleşik bir müdahaleyi gündemine almamış, bu gibi alanlarda birleşik eylem zeminleri yaratamamış sol için “birlik” meselesinin her fırsatta dillendirilen ama somut adım atılamayan kangrenleşmiş bir mesele olarak kalması aslında şaşırtıcı da değil. Oysa kapitalizm ve demokrasinin bağının koptuğu bu yeni dönemde, aşağıdan siyasetle yukarıdan siyaset birbirinden bu kadar ayrışmışsa, aşağıdan siyaset yapanların talepleri ve mücadeleleri üzerinden yükselmeyen bir birliğin kolay kolay şansı olmayacaktır.

Sosyalist hareketin yeniden inşası, yeniden kuruluşu uzun zamana yayılması muhtemelen kırılgan bir süreç olarak gelişecek gibi görünüyor. Toplumsal mücadeleler içerisinde anlamlı bir yer edinmeksizin bu süreci hızlandırmaya, “kestirmeden” giderek yolu kısaltmaya dönük her girişim atıl kalmaya mahkûm. Sosyalist hareket içerisinde gerçek bir hegemonya sorunu yaşanıyor. Bu hegemonya bunalımı, sol yapı ve örgütlerin mevcut halleriyle bir inşa sürecini sırtlanamayacağı anlamını taşıyor. Ancak bu hegemonya bunalımı sosyalist hareketin uzatmalı krizinin nedeni değil, sonucu. Sosyalist hareketin fetret devri daha büyük bir krizin, alt sınıfların kolektif eyleme ve örgütlenme kapasitelerindeki düşüşün, kendi özgüçlerine olan güvenlerindeki erozyonun bir ifadesi. Sosyalist hareketin yenilenebilmesi, yeniden anlamlı ve etkili bir siyasal aktör halini alabilmesinin koşulu, bu kolektif eyleme kapasitesi ve ona olan inancın gündelik mücadeleler içerisinde tazelenmesiyle mümkün.

Birlik Perspektifi

Dolayısıyla, sosyalist hareket dahilinde her yeni birlik yahut yeniden harmanlanma girişimi ancak toplumsal mücadeleler alanında bir yeniden inşa faaliyetiyle bakışımlı olarak kurgulanmalı. Günümüzde bir dizi yeni parti kurma ya da birlik zemini inşa etme girişimi olmuyor değil elbette. Fakat bu derlenme çabaları sosyalist hareketin yeniden inşasıyla işçi sınıfı ve ezilenlerin kendi güçlerini yeniden derlemeleri arasında doğrudan bir bağ kurma yoluna girmiyor. Oysa toplumsal mücadelelerle, sınıf hareketinin yeniden inşasıyla paralel bir çerçevede cereyan etmeyen, meseleyi söylemsel bir yenilenmeye ya da dar anlamda örgütsel birlik meselesine indirgeyen yeni parti girişimlerinin mevcut krize nihayet vermesi pek mümkün görünmüyor. Bölünme ve birleşmenin kendi başına pozitif bir ivme yaratamayacağı yeterince deneyimlendi zaten. Dolayısıyla, politik olan ile sosyal olan arasında iç içeliği, birbirini besleyen karşılıklı diyalektik bir etkileşimi esas alan bir yeniden inşa ve birlik perspektifine ihtiyaç var.

“Solda Birlik” sadece sol örgüt ve yapılar için değil, sınıfın ve tüm ezilenlerin birliği için ihtiyaçtır. Solun nihai olarak kendisi için değil, sınıfın ve ezilenlerin birliğine katkıda bulunmak amacıyla biraraya gelmesi gerekir: Nihayetinde; “aslanı bağırsaklarından ayırın, gerçeklik olarak işkembe kalacaktır”.

Katkılarından dolayı Derin Ela’ya teşekkürlerimizle…

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar