“sol merkez”in programı meselesi – ecehan balta -

 

Türkiye sosyalist hareketi, program tartışmayı pek sevmez. Çünkü program, tarihi boyunca pek de işine yarayan, kullanışlı bir araç olmamıştır. Ancak bu durumun müsebbibi program mıdır yoksa program algılayışı mı, ona bir bakmak gerekir.

Malum, sosyalist harekette en büyük çatlak olan demokratik devrim / sosyalist devrim ayrımı, asgari / azami program algısına dayanır. Demokratik görevlerle sosyalist görevleri ayrıştıran, onu ilerlemeci / aşamacı bir biçimde tanımlayan sosyalist cenahlar için, ülkenin yapısal analizine göre demokratik görevlerle mi donandığımız, yoksa sosyalist bir program uygulamaya koymanın vaktinin mi geldiği tartışılır bolca. Eğer “demokratik” olarak geri bir dönemdeysek de, geçici olarak yine demokratik görevlere geri döneriz. Bu böyle sürüp gider ve sosyalist devrim aşamasına “Amerika’da bile” pek sıra gelmez.

Bu anlayış, Rus devriminin ilk zamanlarında yapılagelen bir tartışmanın iliklere sızması olup, bizzat Rus devrimi ve onu takip eden diğer devrimci kalkışmalar / devrimler tarafından çürütülmüş olsa da, bugün çeşitli gerekçelerle hakim bir anlayış olmayı sürdürüyor. Oysa yirminci yüzyılın başlarındaki devrimci kalkışmalar dönemi bize, demokratik talepleri sosyalist taleplere bağlayan bir “geçiş programının” mümkün ve gerekli olduğunu göstermişti. Hele bugün, kapitalizm ve demokrasi arasındaki zaten organik olmayan bağın koptuğu bir durumda, bu zorunluluğun çok daha iyi anlaşılması gerekiyor.

Sosyalist hareketteki “çarpık” program anlayışı, programın gerekliliğini ya da itibarını zedeleyen birinci unsur. Diğer bir mesele ise, tarih boyunca geliştirilen “eklektik” programların bir torba gibi, programın iç tutarlılığını gözetmeyecek şekilde taleplerle “doldurulmasının” bizzat programı ideolojik bütünlük açısından anlamsız hale getirmesi ve programın formasyon verici, ortaklaştırıcı, harekete geçirici gücünü kaybetmesine neden olması. Bir başka deyişle, programın, kadroları eğitecek, onların belirli bir bakış açısına sahip olmasını sağlayacak ve kitleleri de belirli bir yöne doğru itecek gücünün olmaması.

Bu iki hakim anlayışın belirlediği bir program tartışması, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve “yeni yaşam çağrısı” dolayısıyla bir kez daha gündeme geldi. Programın nasıl olması gerektiği ile ilgili fikir, herhalde yukarıda nasıl olmaması gerektiği ile ilgili olarak sıralanan düşüncelerden anlaşılıyordur.

Geçmeden ifade etmek gerekir ki, “Yeni Yaşam Çağrısı” adı altında kaleme alınan kısmen programatik metnin, “radikal demokrat” unsurlar taşıdığına ve bu haliyle 1996 ÖDP programına çokça gönderme yaptığına ben de katılıyorum. Ama olası bir “sol merkezin” aktif unsurlarından biri olabilecek HDP’nin salt bu programı nedeniyle “liberal” ilan edilmesi ve olası bir ittifaktan dışlanması doğru mudur?

Meşhur bir söz vardır: “Program, toplama kampında da yazılır”. Bizim ihtiyacımız olan, eksiksiz, dört başı mahmur bir programı yazmak, bir grup sosyalist entelektüeli bir araya getirerek de mümkün müdür? Mümkündür. Nitekim, ÖDP 1996 kuruluş programı, GBK ve BSP’nin ortak olarak oluşturduğu bir kurulda, masa başında, birkaç ayda yazılmıştır. “Yeni Yaşam Çağrısı”nı kaleme alanların büyük bir kısmının da bulunduğu komisyon, o programı “Türkiye’nin en büyük sorununun demokratikleşme olduğu” tespitine dayandırmışlardı, ÖDP’deki program değişikliği ve Ufuk Uras’ın eski programa sahip çıkarak başkan adayı olması, ÖDP içindeki ayrışmanın da en politik unsuruydu, o kişiler bugün de aynı yanlış ama istikrarlı çizgilerini sürdürmekteler. ÖDP ise, ikinci programı yine o dönemin başkanı Hayri Kozanoğlu ve MYK tarafından yazılırken, bunu kitlesel ve eğitici bir program tartışmasına dönüştürmekten imtina etmişti. Ancak ve sadece ayrışmanın politik muhtevası belirginleştikten sonra, Türkiye sosyalist hareketinin bugüne kadar sahip olduğu en ileri program, ÖDP cenahında da sahiplenilmeye başlandı.

Türkiye’de program tartışmasının son yirmi yıllık seyri, elbette politik programın önemini azaltmıyor ama siyasal hareket bakımından, yukarıda sayılan sorunlar nedeniyle program ne yazık ki bir manivela işlevi görmüyor. Aksine, program siyasal aktörler açısından sadece “tokuşturulacağı” zaman hatırlanıyor.

Oysa ortak bir programatik-politik hatta birleşmek çok daha zor ve bu işe henüz aşağıdan bir biçimde kalkışılmadı. Tarihin ve deneyimin ürünü olan, aşağıdan yukarıya örgütlenen bir program tartışması, henüz yapılmadı. Bu tartışmaya gerçekten “aşağıdan” hareketlerin iticiliğinde ve onları da kapsayan bir biçimde başlandığında, gerek Kürt özgürlük hareketi ile gerekse de ÖDP ile masada duran problematik daha çok sayıda unsur olduğu, bunun Kürt özgürlük hareketinin programı açısından çok daha geçerli olduğu da açık.

Diğer ve daha önemli bir mesele, Kürt özgürlük hareketinin pragmatik ve eklektik yaklaşımının program tartışmasını bugüne kadar başlı başına önemsizleştiren tutumu ve “kervan yolda düzülür” mantığı. Bunun gündelik politik düzeyde yaşanan olayları programın sınamasına tabi tutacak bir tutum olmadığı da açık. O nedenle, donuk, ilerlemeyen, yukarıdan aşağıya yapılandırılmış, ne programı şekillendiren kitleleri, ne de kitleleri şekillendiren bir programı o cenahtan kısa vadede göremeyeceğimiz de ortada.

Ama bugün temel ve öncelikli meselemiz de, dört başı mahmur ve ortak bir program üzerinden yukarıdan bir siyasal birlik kurmak da değil. Bugün meselemiz bir yandan tartışır ve birbirimizi eleştirirken, işçi sınıfının ve ezilenlerin ortak sorunları etrafından, kapitalizmi zorlayacak ve aşacak ortak talepleri açığa çıkartmak ve bunun için mücadeleyi ortak olarak inşa etmek. Elbette bunu programatik ufkumuzla yapacağız ve elbette ufkumuz ne kadar genişse ve “doğruysa”, başarımız da o kadar kesin ve yakın olacak.

Diyeceğimiz de o ki, o yol boyunca programatik tartışma, ayrıştırıcı değil, ortaklaştırıcı unsurları ile kavranmalı. Programın dinamik, sürekli sağlaması yapılması gereken, formasyon verici, çift yönlü hareket halinde olduğu ve “sol merkezin” bir programatik homojenlik gerektirmediği unutulmamalı.

 

 

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında