“Sol Hükümet” Uğrağı ve Syriza -

Yunanistan’da Pazar günü gerçekleştirilen milletvekili seçimleri neticesinde Syriza’nın iktidara gelişi, Türkiye’de şaşırtıcı (ve elbette sevindirici) bir ilginin konusu oldu. Hatta “Türkiye’nin Syriza’sı kim” başlığıyla özetlenebilecek tatlı bir rekabete dahi şahit oluyoruz. Ancak zafer sarhoşluğunun yarattığı bu “akşamdan kalma” halden sıyrılıp, Syriza deneyi ve onun olası sonuçları üzerine daha kapsamlı bir tartışmaya şimdiden soyunmakta yarar var.

Syriza’nın teşkil ettiği hükümetin muhtemel performansını tartışırken aklımızda temel bir hususu tutmakta yarar var. Bir “sol hükümet” seçeneğinin gündeme geldiği her durumda kelimenin gerçek anlamında bir “iktidar değişikliği” asla söz konusu değildir. Böylesi durumlarda gerçekleşen, sermayenin sadece devletin “ön hatlarını” (şimdilik kaydıyla) terkettiği bir geri çekilişten ibarettir.    Sermayenin bu durumda yalnızca hükümet mevkiini sola bıraktığını, devlet mekanizmasını ve elbette ekonominin stratejik pozisyonlarını elinde tuttuğunu unutmamak gerek. Yani (şimdilerde pek moda olmayan tabirle) “kapitalist devlet” dimdik ayakta olduğu, “parçalanmadığı” müddetçe bir “sol hükümet”, yani işçi sınıfının talep ve özlemlerini kısıtlarla da olsa yansıtan ve toplumsal mücadelelerin radikalleşmesinin bir ifadesi olan bir hükümet, adıyla sanıyla bir oksimorondur. Yani böyle bir hükümet, temsil etmeye soyunduğu sınıf çıkarları ve özellikle de “başına geçtiği” devletin sınıf doğası nedeniyle baştan itibaren çelişkili ve geçici mahiyette kırılgan bir dengenin ürünüdür. Sermayenin (yani onun politik akım ve partilerinin) “aşağıdan” gelen baskı karşısında eskisi gibi yönetemediği koşullarda geçici olarak geri çekildiği bir konjonktürün ürünüdür.

Dolayısıyla sınıfsal-sosyal güç dengelerinin spesifik bir momentinin ürünü olan “sol hükümet”, oldukça kaygan bir zemin üzerinde hareket etmeye mecbur geçici mahiyette bir fenomendir. Böylesi durumlarda bu hassas ve kaygan dengenin iki biçimde değişebileceğine tanık oluruz: Birinci durumda “sol hükümet” temsil etme iddiasında olduğu sınıf çıkar, özlem ve taleplerinden uzaklaşır, sermayeyle bir uzlaşma zemini arayışına girer, mutedilleşir. 1981’de Mitterand’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından komünistlerin de katılımıyla oluşan, başlangıçta oldukça radikal (Syriza’dan daha radikal) bir programa sahip hükümetin ya da daha yakın zamanda Brezilya’daki İşçi Partisi ve Lula örneğinin sonu bu istikamette olmuştur. İkinci seçenekse “sol hükümetin” hâkim sınıfın reaksiyonu karşısında başta olduğundan çok daha radikal bir pozisyona sürüklenmek durumunda kalmasıdır. Örneğin Venezüela’da, başlangıçta “namuslu” bir kapitalizmden çok da fazlasını istemeyen Chavez yönetimini ve kitle hareketini giderek radikalleştiren etkenin düzen güçlerinin darbe örgütlemeye dek varan benzer bir reaksiyonu olduğunu unutmayalım.

“Sol hükümet” ömrünü uzatmak adına zaman kazanmaya, kendi iktidarını mümkün kılan o hassas güçler dengesini mümkün mertebe muhafaza etmeye çalışabilir elbette. Yani muhtemelen Syriza’nın da bir müddet deneyeceği üzere hem “yukarıdakileri” hem de aşağıdakileri memnun edecek bir “altın orta” bulmaya çalışabilir. Ancak böylesi bir “orta yolun” asla kalıcı olamayacağını, yukarıda anılan iki seçenekten birinin eninde sonunda kendini dayatacağını akıldan çıkarmamak gerek.

Üstelik iki nedenle günümüzde böyle “herkese” yaranmaya sağlayacak bir “orta yolun” sürdürülmesi daha da güçtür. Birincisi, kapitalist devletin ahir zamanlara has modu olan neoliberal devlet, alt sınıfların talep ve özlemlerine örneğin 2. Dünya Savaşı sonrasındaki zamanlara göre, çok daha az alan tanımaktadır. Neoliberal devletin işçi sınıfının talep ve çıkarlarına karşı hazım kabiliyeti ya da toleransı çok düşüktür. Dolayısıyla en asgari talep dizgesinin dahi karşılaşacağı direnç geçmişe nazaran günümüzde çok çok daha fazladır. İkincisi, Yunanistan’da akut bir görünüm kazanan küresel kapitalist kriz bu toleransı daha da düşürmektedir. Yunanistan’ın içerisinde bulunduğu iktisadi koşullar yerli ve uluslararası sermayenin dayatmalarına ve sıkıştırmalarına çok daha açık bir durum yaratmaktadır. Ülkede kesinti paketleri bağlamında kaç kamu çalışanının ne zaman işten çıkarılacağını dahi tayin eden Troyka’nın Syriza hükümetine çok da geniş bir manevra sahası tanımayacağını şimdiden söylemek mümkün.

Bir “sol hükümetin” teşkili, sınıf mücadelesinde aynı anda büyük olanaklara ve ciddi tehlikelere işaret eden kritik bir uğraktır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin toplumsal dönüşüm özlemlerini ifade etmeye soyunan bir sol hükümetin sermayenin siyasal akım ve sözcülerini alt ederek bir hükümet oluşturması, ezilenlerin özgüven ve “iştahını” kızıştıran bir dinamiği tetikleyebilir. Fransa’da 1936 yılında “Halk Cephesi” iktidarı, ülke tarihinin en büyük ve en yaygın grev ve fabrika işgalleri dalgasını kışkırtmıştı. Halk Cephesi bu mücadele dalgasını daha ileriye taşımak yerine onu soğurmayı seçmiş, bu da onun nihai kaderini, yani yenilgisini tayin etmişti. Son iki yılda “seçimci” bir beklentinin yaygınlaştığı Yunanistan’da “sol hükümet” daha büyük bir mücadele dalgasını pekâlâ tetikleyebilir. Syriza böyle bir dalga karşısında Halk Cephesi gibi “yatıştırıcı” bir tavır benimserse kendi kuyusunu kazmış olacak, “düzen partisinin” dayatmalarına karşı savunmasız kalacaktır.

Tehlikelere gelince… Şili’de Allende liderliğindeki Unidad Popular yönetiminin 1973 yılında kanlı bir darbeyle yıkılması, bir “sol hükümetin” sermayenin nasıl bir reaksiyonuyla karşı karşıya kalabileceğinin hafızalarda taze bir acı örneği. Allende yönetiminin belki de en büyük hatası, “devlette devamlılığı” esas alan bir çizgide ordu yönetimine beslediği güvendi. Oysa yukarıda da ifade edildiği üzere, yürütmenin başında bir “sol hükümet” de olsa devlet, bir “kapitalist devlet” olmaya ve bu anlamda sermaye birikiminin koşullarını ne pahasına olursa olsun garanti etmeye dönük bir makine olmaya devam etmektedir. Poliste ve özel kuvvetlerde Altın Şafak adlı nazi örgütünün ciddi bir ağırlığının olduğu Yunanistan’da Syriza, “devlette devamlılık” çizgisinde ısrar eder, yani devletin “tarafsız” olduğu yanılsamasına tutunursa bu “ölümcül” hatayı tekrar etmiş olacaktır. “Sol hükümet”, sermayeyle çatıştığı, alt sınıfların çıkarına değişimleri gündeme getirdiği her an kapitalist devlet mekanizmasının (illa askeri darbeyle değil ama) çeşitli biçimlerdeki sabotajlarıyla karşı karşıya gelmeye adaydır.

Neticede Syriza, ne kadar zaman kazanmaya çalışsa da eninde sonunda yukarıda anılan iki yoldan birini tutmak zorunluluğuyla yüzleşecek. Ya ister istemez kendini Troyka politikalarının yeni (daha güler yüzlü ve şüphesiz daha dürüst) bir uygulayıcısı olarak bulacak ya da “düzen partisiyle” çatışa çatışa (borçlar, bankaların kamulaştırılması ve Euro’dan çıkış gibi meselelerde) daha radikal bir pozisyon almak durumunda kalacak. Bu kırılgan dengenin hangi istikamette dağılacağını belirleyen de aslında Syriza dışı faktörler, yani “muktedirlerin” tavrıyla “aşağıdakilerin, yani kitle mücadelelerin tutumu olacak. Şimdiden neyin, nasıl ve hangi istikamette değişeceğini/gelişeceğini öngörmek elbette mümkün değil. Ancak “Türkiye’nin Syriza’sı kim” minvalindeki sempatik ama bir yerden sonra da beyhude bir atışmadan sıyrılıp yanı başımızda yaşanan bu muazzam deneyle nasıl daha doğrudan ilişkileneceğimizi şimdiden düşünmekte fayda var.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar