Şok doktrini, suikast ve yoldaki işaretler - and

 

Son bir haftada yaşananlar, 1 Kasım seçimleri sonrası içine girdiğimiz döneme dair önemli ipuçları veriyor. Selahattin Demirtaş’a suikast girişimiyle başlayan hafta, Rus uçağının düşürülmesi, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması ve son olarak da Tahir Elçi’nin alçakça katledilmesiyle sona erdi. Kürt halkının, özellikle de onun en dinamik kesimlerinin iradesini bir bütün olarak kırmaya, onu teslim almaya yönelik kanlı muhasaraların süreklileşmesini, adeta sıradanlaşmasını da unutmayalım.

Belli ki 7 Haziran sonrasında devreye sokulan gerilim stratejisinde 1 Kasım seçim sonuçlarıyla birlikte bir eşiği aşıyoruz. Gerilim stratejisi yerini süreklileşmiş bir şok doktrinine, ardışık şok saldırılarıyla toplumsal muhalefeti, hatta bütün bir toplumu adeta felç etme çabasına bırakıyor. Anlaşılan artık hedeflenen, basitçe sindirmek değil, ard arda gelen saldırılar ve neredeyse süreklileşmiş kriz hali karşısında afallatmak, hepimizi düşünemez eyleyemez hale gelecek şekilde travmatize etmek. Amaçlanan, gün aşırı gerçekleşen şok saldırılarıyla herhangi bir direnişe, eleştiriye ve muhalefete kaynaklık edebilecek duygusal, düşünsel ve fiziki güç ve kapasitelerimizi bütünüyle tahrip etmek, işlemez hale getirmek.

Şok saldırılarına yaslanan bu yeni otoriter-şefçi hâkim parti rejimi, “Türkmendağı” ve Rus uçağı vakalarının gösterdiği üzere milliyetçi hezeyanı seferber edecek şekilde içeride ve dışarıda süreklileşmiş bir savaş atmosferine yaslanıyor. Savaşı, Dündar ve Gül’ün casuslukla suçlanmasının da ortaya koyduğu üzere, içeride muhalefeti tedip edecek bir meşruiyet vesilesi kılıyor.

Süreklileşmiş “istikrarsızlıkta istikrar”ın yarattığı karanlık, toplumsal muhalefet saflarında, tam da hedeflendiği gibi, muazzam bir kafa karışıklığına, hatta demoralizasyona neden oluyor. Şok saldırıları maalesef işe yarıyor. Bu moral dağınıklığının önüne geçilemezse, depolitizasyonun, siyaseten geri çekilmenin genelleşmesi, sinizm ve apatinin yaygınlaşması gibi birçok olumsuz durumla karşı karşıya kalabiliriz. Yenilginin kanıksanması, onu kısmi bir geri çekiliş olmaktan çıkartıp kesin ve neredeyse geri dönüşsüz bir mağlubiyet haline getirebilir.

 

Bir eşik olarak Tahir Elçi suikastı

Savaş bloğunun 7 Haziran seçimlerinden sonra yürürlüğe sokmuş olduğu stratejinin şimdilik kaydıyla istenilen sonucu elde ettiğini söyleyebiliriz. HDP’nin nevi şahsına münhasır bir sol kitle partisi olarak temayüz etmeye başlaması, sadece AKP’yi değil, topyekûn rejimi ve özellikle de devletin güvenlik aygıtını teyakkuza geçirmişti. Bu ikisi arasında çok daha önceden başlayan flörtün ciddi bir işbirliğine dönüştüğüne şahit oluyoruz. Bunda Suriye’de son dönemde ortaya çıkan gelişmelerin ve Türkiye’nin bu ülkedeki vekâlet savaşına dâhil olma biçiminin de önemli bir payı var. Bu çatışma ve savaş ortamında AKP’nin Türkiye’de sağı seferber edebilme ve hatta MHP’yi sahadan silmeye çalışan hamlelerde başarılı olması gerçeği, önümüzdeki dönemde ciddi sonuçlar doğuracak.

İşte bu koşullarda, savaş bloğunun Kürt özgürlük hareketini çatışmaya zorladığı ve böylece onu “Kürdistanî” siyasete hapsetmeye çalıştığı söylenebilir. Özellikle sokağa çıkma yasakları, kadın ve çocuk ölümlerinin yoğunluğu hareket içinde önemli bir damar olan bu hattı güçlendirmeye yönelik bir provokasyon aynı zamanda. Kürt özgürlük hareketi de tabandan gelen daha “ulusçu” anlamda kopuşçu taleplerle Türkiye çapında siyaset yürütme imkânını kaybetmeme arasında sıkışmış durumda. Devlet-AKP, çatışmasızlık ve müzakere sürecinin kendi muhalefetine yaradığını gördüğü için, çeşitli nedenlerle kendisini gerilettiğini düşündüğü gelişmelere karşı yukarıda tarif ettiğimiz bir çatışmayı körüklüyor.

Demirtaş’ın Tahir Elçi’nin cenazesinde yaptığı konuşma tam da bu ortamda karşı karşıya olunan duruma dair göndermelerle dolu. Zira Evren Balta’nın da işaret ettiği gibi bu suikast sembolik olarak önemli bir dönemece işaret ediyor. 1990’da İHD’nin genel kurulunda Kürtçe konuşan Vedat Aydın bir tabuya meydan okumuş ve yargılanırken öldürülmüştü. Balta’nın dediği gibi ölümü bir eşikti. Tahir Elçi’nin de ulusal bir kanalda yapmış olduğu “PKK terör örgütü değildir. PKK’nın bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile PKK silahlı siyasal bir harekettir. Siyasal talepleri olan ve toplumda çok ciddi bir desteği olan bir siyasal harekettir” açıklaması ve ardından katledilmesi yine önemli bir eşiğe işaret ediyor.

Demirtaş cenazede yaptığı konuşmada hem HDP projesinin genel çerçevesine hem de “Kürdistanî” hatta işaret ettiğine dair bir tartışmaya cevaz verebilecek duygusal, tepkili ve içinde bulunulan “bıçak sırtı” durumu açık eden bir konuşma yaptı. Bitirirken söylediği “Kürt halkı şunu iyi biliyor; Tahir’i öldüren devlet değil, devletsizliktir. Çünkü biliyoruz ki bugün barış elçisi başkanımızın arkasında ‘oh olsun’ diyen on milyonlar da var. Ankara’da bu acıyı yüreğinde hissetmeyen bir yönetim, anlayış var. Acıda bile ortaklaşmayan bir toplumu nasıl bir arada tutabiliriz… Biz bu özgürlük kervanını varması gereken yere ulaştırana kadar herkesle ortak mücadeleyi büyüterek yürüteceğiz” ifadesi anlamlıdır.

Elçi’nin sözleri önemli bir aşamanın ifadesini ulusal bir kanalda bulmasından ibaretti. Katledilmesinin sebebi de buydu. Demirtaş ise konuşmasında özellikle seçimlerde AKP’de cisimleşen savaş bloğuna destek vermiş milyonlara göndermede bulunuyor. Bu da aslında alttan alta yaşanan ciddi bir kırılmaya işaret ediyor. Demirtaş sözlerini özgürlük mücadelesinin ortak mücadeleyle büyütülmesi gerektiğini vurgulayarak bitirse de belli ki bu gerilim ve kırılma, önümüzdeki dönem artarak devam edecek.

 

Kadim sorumuz “ne yapmalı?”

Kuşkusuz önümüzde daha sancılı ve zorbir dönem var. Belki de bundan ötürü, müthiş bir kafa karışıklığı ve tedirginliğe, şimdilik ciddi ve somut bir siyasal karşılığı olmayan birlik tartışmaları ya da mevcut gerçeklikle hiçbir bağlantısı olmayan “devrimci” lafızlar eşlik ediyor.

Oysa mevcut moral bozukluğu ve dağınıklık atmosferini dağıtmak ve direnişi anlamlı bir seçenek haline getirip yaygınlaştırmak siyaseten herhangi bir reel karşılığı olmayan kahramanlık gösterileri ya da genel geçer solun birliği tartışmalarıyla olacak şey değil. Savaş bloğunun gücü karşısında durmak ve hatta onun üzerine bina olduğu toplumsal tabanı dağıtmanın kolay ve çabuk bir yolu maalesef yok. Ancak yola çıkmak, yoldaki işaretleri tayin etmek ve özellikle de başlangıcı, yani kalkış noktalarını iyi belirlemek lazım.

Her şeyden evvel bu dönemde sisteme muhalefet eden unsurların birbirinden uzaklaşması, yalnızlaşmayı ve yalıtılmışlığı artıracaktır. Bundan dolayı temel hedefi HDP’den yalıtık durmak olan bir strateji, mevcut atmosfere katkıda bulunmak dışında bir şey yapmış olmaz.

Ancak genel geçer solun birliği tartışmalarından ziyade birliği, yani sahici bir derlenmeyi ileride mümkün kılacak şekilde salonlardan ziyade toplumsal mücadele alanlarında birleşik eylem zeminleri oluşturmanın yollarını aramak elzem. Bu birleşik eylem ya da mücadele zeminlerinin kitle hareketine özgüven kazandıracak, önümüzdeki dönemde yaygınlaşması muhtemel demoralizasyonun önüne set çekebilecek kısmi de olsa somut kazanımları hedeflemesi, AKP şahsında cisimleşen şefçi neoliberal otoriter rejime küçük ve kısmi de olsa darbeler indirilebileceğini pratikte gösterebilmesi temel önemde.

Yani birleşik eylem zeminlerini genel geçer sloganlar çerçevesinde değil de somut talepler etrafında, emekçi ve ezilenlerin acil ve yakıcı ihtiyaç ve çıkarları etrafında örgütlemek gerekiyor. Bu anlamda büyük iddialarla ama genel ve soyut ilkeler temelindeoluşan birlik girişimlerini değil, kazanımla taçlanabilecek somut mücadele programı ve talepler etrafında yan yana gelişleri hedeflemeliyiz.

1 Kasım seçimleriyle AKP’nin şahsında cisimleşen rejime karşı (önce Gezi direnişiyle sokakta, sonra HDP aracılığıyla sandıkta) yürütülen bir manevra savaşı dönemi nihayete ermiştir. Bu açıdan, Kürt illerinde değilse de hiç değilse batıda, belli bir yenilgiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu yenilginin olumsuz sonuçlarını hızla telafi edebilmek, bu geri çekilişin nedenleri üzerine kolektif bir tartışma yürütmek ve aynı zamanda yeni döneme uyarlı bir mücadele anlayışında anlaşmakla olanaklı. Savaş bloğunun kurulmasına vesile olan dinamiği ve egemenlerde oluşan korkunun nedenini unutmamak gerekiyor. Gezi’de ve 7 Haziran’da egemenlerde korku yaratanın ne olduğunu hatırlayıp onun yeniden ortaya çıkışının koşullarını hazırlamak ve tali yollara saparak kuytularda kaybolmamak bu yeni dönemin önümüze koyduğu görevler.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar