Siz neden örgütlenirdiniz? -

Kerameti kendinden menkul gelenekçi bir söylemin arkasına sığınmadan sahici bir sendikal örgütlenme tartışması yapmak için ne çok cesur olmaya ne de yeni bir iddiaya ihtiyacımız var.

Sorun şu ki, bir sendikal örgütlenme tartışması yer yer mevcudun açıklarını açık etmeye mecbur bırakıyor bizi. Örgütsüzlüğü örgütlemek gibi her daim yanı başımızda duran baş belası tehlikenin farkında olmanın sorumluluğunu taşıyoruz. Hele ki, eğretiliğinden güvencesizliğine, özel istihdam bürosundan kıdem tazminatına, emeğimiz üzerindeki denetim yoğunlaşmış, ekmek kavgası kızışmışken. Ve biz her defasında, dilimize pelesenk olmuş, kestirmeden ve mesafeli bir tavırla hantal-bürokratik-kravatlı sendikacılık tabirlerine başvurmadan konuşamadığımız, ama öte yandan konuşmazsak da kırılan kolların hesabını tutmakla baş edemediğimiz bir durumla karşı karşıya buluyoruz kendimizi.

İçeriden ve dışarıdan tüm mücadeleleri ve değişim çabalarını elimizin tersiyle itmemek için mutlaka önden açıklayıcı, betimleyici, hatta koruyup kollayıcı, ihtiyatlı bir dile ve örgütlü emek hareketinin birikimine halel gelmemesine ihtiyaç duyuyoruz. Aynı anda bir şeylerin yolunda gitmediğini yüksek sesle söylemeye de…

 

Emeğin beyaz yakalı hali

Bu yazının niyeti aslında sendikaları konuşmaktan ziyade emeğin beyaz yakalı haline ve örgütlenme arayışına odaklanarak bizi -kendim, bizzat beyaz yakalı ben- harekete geçirecek ipuçlarını bulmaya çalışmak. Elbette ki günümüz dünyasında yeni bilgi teknolojileri ve otomasyonun yarattığı hızla oldukça karmaşıklaşan ve farklı biçimler alan yeni iş ilişkilerini göz önünde bulundurursak ne sendikaların ne de beyaz yakalıların tümünü kapsayabilecek derinlikli analizlerin bir kaç paragraflık kısa bir yazının konusu olamayacağı rahatlıkla söylenebilir. Hem işimiz de kolay değil. Her ne kadar son dönemde popülerliğini kaybetse de üzerine son yıllarda oldukça yazılıp çizilen beyaz yakalılar, söz örgütlenmeye geldiğinde hâlâ müphemliğini koruyor.

Bir yandan bu analizlere başvurmadan ve kategorileştirmeden siyaset üretmenin zorluğu var. Öte yandan mikro alanlarda neler olup bittiğine bakmak parçaları birleştirenler için önemli verilere sahip. Genel bir sınıf karakterinden söz edebilsek bile örgütlenmek için ihtiyacımız olan kim, hangi işi, nasıl koşullarda, ne sürede, nerede yapıyor, sorularına verdiğimiz yanıtlar bile meslek kollarına göre çeşitleniyor ve dahi birkaç on yıl içerisinde güncelleniyor.

İhtiyaçları homojen kitlelerden bahsedemiyoruz. Merdiven altlarından gökdelenlere, hem yatay hem dikey olarak yeryüzüne dağılmış, Ford’un o meşhur bandını bir ülkenin bir ucundan diğer bir ülkenin öteki ucuna uzatmayı başarmış üretim zincirinin halkalarını deşifre etmeye çalışıp duruyoruz. Bu arada “yakalar” arası geçişkenlik meselesi, eğer beyaz yakalıları salt bir sosyo-kültürel oluşa indirgemiyorsak, akılda tutmamız gereken de bir konu. “Vasıf” ve “eğitim” diye addedilen her şey her gün buharlaşmaya meyilli.

 

Her yer “olay mahali”

Beyaz yakalı örgütlülük, dolayısıyla sendikalılık meselesi üzerine kafa yoranlar için, bugün belki en çok bu mekânsal ve zamansal dağılmışlığın, parçalanmışlığın bir anlamı var. Sayılar, bırakın artık aynı sınırları, aynı oda, fabrika, iş mekânı içerisinde bile durmanın mümkün olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Örneğin Türkiye’yi ele aldığımızda hizmetler sektörü gibi giderek büyüyen ve beyaz yakalıların önemli bir kısmının istihdam alanını oluşturan sektörün %90 gibi önemli bir kısmının 1 ile 10 arasında işçi çalıştıran küçük ölçekli iş yerlerinden oluştuğunu görüyoruz.[1] Bir ofisin odalarında, uzun bir masanın bölmelerle ayrıştırılmış köşelerinde, yeni bantların birbirinin görüş alanını engelleyen mesafelerinde çalışıyoruz. Ortak yemekhanelerimiz yok. En fazla benzer sosyalleşme mekânlarını tercih ettiğimizde rastlaşıyoruz.

Aynı zamanda bir iş yerinde kalma süremiz de kısaldığı için sadece az sayıda insanla birlikte çalışmıyor, aynı zamanda çevremizdeki “iş arkadaşlarını” da sıklıkla değiştiriyoruz. Belirli süreli iş sözleşmeleri hâkim çalışma biçimini oluşturuyor; emek alanının genelinde her 10 kişiden 1’i belirli süreli iş sözleşmelerine, kabaca güvencesizliğe mahkûm ediliyor.[2] Deneme süreleriyle kısaltılmış, part time (yarı zamanlı), proje bazlı, freelance (serbest ve uzaktan çalışma) çalışma biçimleri, danışmanlık hizmetleri kapsamında parça başı üretilen işler de uzun vadeli ilişkiler kurmamızı engelliyor. Kader birliğini ve dayanışmayı mekânsal olarak kurmakta, kursak da mekâna bağımlı devam ettirmekte zorlanıyoruz.

Mekân kadar zaman da parçalılığıyla anlaşılması güç, hesaplanması zor bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle zihinsel emeğin yoğun olduğu vasıflı işler söz konusu olduğunda iş zamanının ne zaman başladığı ve sona erdiğini hesaplamak oldukça güçleşiyor. Ofis mekânına bağlı olmayan işlerde ev, sokak, otobüs, cep telefonu, bilgisayar, her yer “olay mahali”, nam-ı diğer, işyerinin ta kendisi. Bunun getirdiği sonuç da çalışma zamanının süresiz, sınırsız, tarifsiz uzaması, yani işin tüm hayatı ve anlamı kaplayan bir hal alması[3].

 

Zaman ve mekânla kurulan bu ilişki kimi zaman (çoğunlukla arzu edilen işler yapılmaya başlandığında) insanın işinin patronu, iyi ihtimalle sahibi, kötü ihtimalle düzenleyicisi olduğu yanılsamasına yol açıyor.[4] İçinde iyelik eki geçen cümlelerle iş ve eğlence endüstrisinin iç içe geçtiği yeni bir kimlik inşa ediliyor: “Benim muhasebecimle” biz bir “aile” oluyoruz. Ve ne kadar iyi anlaşabileceğimizi bol oyunlu bir ekip çalışması eğitimiyle pekiştirerek happy hour’larla moral buluyoruz. Bu kimlik böylelikle birtakım rahatlama ve tatmin alanları sunarken, kendini beden işçisi olanlardan da özenle ayırıyor. İşçinin yaldızlı ofis ortamlarında adı “çalışana” dönüşüyor. Fakat görünen o ki sürekli yenilemezse vasıflarını kaybetme tehdidiyle yaşayan, ya da yüksek eğitimli işsizliğinin bu kadar yüksek olmasından anlaşıldığı üzere vasıflı olmasının avantajını yitiren beyaz yakalı için de bu maskenin düşmesi çok uzak gözükmüyor.[5]

 

Gözüpek bir sendikacılık

Tüm bunlara ek olarak itiraf edelim ki sendikalar da işimizi kolaylaştırmıyor. Sendikal örgütlenme pek çoğumuz için cazip, öyle sempatik falan bir örgütlenme biçimi değil. Neredeyse kapısında “kravatsız girilmez” yazacak olan, “başkanım” demeden bu kulüpte ciddiyetli bir yer edinmenin mümkün olmadığı, kadınlar kadar gençler için de pek iştah açıcı, mevki kazandırıcı olmayan bir atmosferde bırakalım beyaz yakalıyı, her türlü yaka için uzaklaştırıcı ve daha da kötüsü tehlike arz eden bir şeyler olduğunu söylemek lazım. Sendika sendikaya gelene kadar sizde oluşmuş tüm olumsuz imajları aşsanız dahi, içeri girdiğinizde geri kazanmanıza sebep olacak handikaplara sahip. Ortada yapısal sorun olduğunun altını çizmek ve meseleyi bireysel çabaların ve olmazlıkların cenderesinde tartışmaktan çıkarmak önem arz ediyor.

Hal böyleyken sendikaların zaman-mekân-ihtiyaçlar ve kimlikleştirme ekseninde özetleyebileceğimiz bu dört temel sorunu ciddiyetle önlerine koyarak, gerçekçi ve cesur adımlar atması iki yakayı bir araya getirebilecek en hayırlı yol olabilir. Bu girilmemiş bir yol değil. Bugün tam da boş zamanımızı çılgınca geri istemenin vakti. İş saati dışında mail atılmasını yasaklayan[6], büroda çalışan için ergonomik oturma biçimlerinden bahsetmesini bilen, toplu sözleşmesinde evli olduğuna bakılmaksızın birlikte yaşamaya karar veren tüm çiftlere / partnerlere ikramiye talep edebilen, gözüpek, dili cesur, sesi gür bir sendikacılık başka türlü yan yana gelişlerin önünü açabilir.

Sonuç olarak tek bir örgütlenme modelinin herkes için yeterince kapsayıcı olmadığını bir kere daha söyleyerek bitirelim. Beyaz yakalı dediğimiz işçi sınıfı bir heyula; içinde finans ve bankacılık sektöründen, eğitim, sağlık, ulaştırma, turizm, eğlence,  medya, yayıncılık, yapı ve inşaat gibi çok çeşitli sektörlerden işçiler var. Beyaz yakanın, dinamikleriyle birbirinden farklı kesimleri içeren ve birlikte örgütlemek için bilindik yöntemlerin işlemediği bir şemsiye tanım olduğunu tekrar edelim. Sendika bazılarımız için hiçbir şeyin bazılarımız için sadece bir toplu sözleşme döneminin konusu. Daha kötüsü bu yazıya ilgi duyan, muhtemelen hayatının bir döneminde çeşitli örgütlülükler içinde bulunmuş, belki Gezi’de, belki başka bir dayanışma ağının içerisinde yer almış biz bile kendimizi bu alana ait hissetmiyoruz. Başkalarından değil kendimizden başlamaya bir türlü alışamıyoruz.

Örgütlenmek, başkalarının kim olduğu kadar bizim “kim olduğumuz” üzerine de derin derin düşünmeden yapabileceğimiz bir faaliyet değil. Nasıl bir sendika istiyoruz’un cevabını genel geçer sloganlara teslim etmeden, nasıl bir hayat istiyoruz’la birlikte düşünmeye devam edelim.

O zaman şu en basit soruyu bir daha soralım: Siz neden örgütlenirdiniz?

 

[1] Sosyal-İş Çalışma Raporu, 2012, s. 34 http://www.sosyal-is.org.tr/dosyalar/rapor13.pdf

[2] Sosyal-İş Çalışma Raporu, 2012, s. 29 http://www.sosyal-is.org.tr/dosyalar/rapor13.pdf

[3] T. Bora, N. Erdoğan, A. Bora, İ. Üstün, Boşuna mı Okuduk?, 2011, s.21

[4] Özellikle STK alanının bu ‘arzu edilen işler’ kapsamına girdiği düşünülürse bu kimlikleştirme meselesinin nasıl işlediğine bakmak için Yrd. Doç. Dr. Alper Akyüz’ün ”Türkiye’de konu temelli Sivil Toplum Kuruluşlarında (STK) profesyonel çalışanların anlamlandırma ve emek süreci” tezini tavsiye ediyorum.

[5] Yüksek öğrenim gençliği ile ilgili veriler için: http://disk.org.tr/2015/05/disk-ar-issizligin-girdabinda-kadinlargencler-ve-gecici-isciler-var/

[6] Fransa’da bu konuda verilen önemli bir sendikal mücadele ve kazanım ufuk açıcı. 1 milyonu aşkın işçinin üye olduğu sendikalar 2014 yılında iş saatleri dışında e-mail’lerini cevaplamama hakkını elde ediyor: http://www.aljazeera.com.tr/haber/mesai-saati-disinda-e-posta-yok

 

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında

İlgili Yazılar