siyasetin abece’si: osmanlıca dersleri ve kutsal alfabenin ihyası – sinan yıldırmaz -

 

Bugünlerde Antalya’da devam etmekte olan 19. Milli Eğitim Şurası tartışmalı birçok karar almaya devam ediyor. Karma eğitimden vazgeçilmesi önerisinden, sendikal faaliyetin neredeyse yasaklanmasına kadar şura içerisinde alınan kararlar,imam hatip okullarının yaygınlaşmasıyla iyice görünür hale gelmiş olanİslamlaşmanın önümüzdeki dönemde eğitimde temel çatışma noktasını oluşturacağını göstermektedir. Şura içinde Eğitim Bir-Sen’in önerisi ve çoğunluk oylarıyla kabul edilen bir başka husus ise liselere zorunlu Osmanlıca derslerinin konması oldu.Orada konuşulan daha önemli birçok şeyi geri bıraktıracak düzeyde kamuoyunda popüler bir tartışmaya yol açan bu karar, Türkçülerin ve Kemalistlerin yoğun karşı tepkisini de örgütlemiştir. Bir yanda Türkçüler twitter’da kısa zaman içerisinde Osmanlıcaya alternatif olarak #GöktürkçeDersOlsun vurgusuyla milliyetçilik ve İslamcılık arasındaki kadim gerilimi ortaya çıkartmış, diğer yanda ise Kemalistler “karşı-devrim” ve “cumhuriyetin kazanımları” söylemini yeniden gündeme taşımıştır. Bu noktada Türkiye’de İslamcıların Osmanlıca takıntısı üzerine birkaç söz söylemek ve bu durumu egemen Kemalist laiklik tanımlamaları dışında bir yerden nasıl kurabileceğimiz üzerine düşünmek gerekli görünüyor.

Öncelikle konuya biraz uzak olanlar için Osmanlı dili ve alfabesi üzerine kısa bir açıklama yapalım. Osmanlıca en temelde farklı bir dil değil, Türkçedir; fakat eski Türkçedir. Diller toplumsal etkileşim sonucu kendilerini geliştirir ve dönüştürürler. Günümüzde konuşulan hiçbir dil eskiden kullanıldığı gibi değildir. Bu yüzden dilbilim (linguistik) ve köken bilimi (etimoloji) gibi bilimsel araçlar kullanılarak eski dil ile yeni dil arasındaki bağlantılar, geçişler ve dönüşüm incelenir. Toplantıda kabul edilen Osmanlıca dersleriyle kastedilen zannımca bu eski dili öğrenmek, öğretmek değildir. Zira o dilin konuşulmasının ve yazılmasının pratik hiçbir anlamı bulunmamaktadır. Kastedilen büyük oranda Arap alfabesiyle yazılmış Türkçenin öğretilmesidir ki bu durum bile birbirinden farklı katmanlara sahiptir.  Hangi dönem yazısı, hangi karakter ve tarz ile yazılmış Osmanlıca yazısı gibi uzmanlık gerektiren farklı yazım teknikleriyle oluşturulmuş bir alandan bahsediyoruz. Lisede öğrenilecek Osmanlıca ile Sultanahmet camiindeki kitabeleri veya mezar taşlarını okumak mümkün değildir. 19. yüzyıl Osmanlıcasını okuyabiliyorum diyen bir kişinin kitabe okuyabilmesi için ayrı bir uzmanlık ve çalışmaya ihtiyacı vardır. O halde aslında işin “alfabe siyaseti” olarak tanımlayabileceğimiz kısmı burada devreye girmektedir. Arzu edilen tarih bilincinin ve bilgisinin geliştirilmesini sağlayabilecek dilbilimsel bir eğitim değil, gümünüzde kullanılan Latin alfabesi yerine İslam dininin sembolikleştiği Arap alfabesini kullanmaya dönük bir geçiş teşebbüsü, bu anlamda dilin sembolik olarak İslamileştirilmesi çabasıdır.

Türkiye’de Türk milliyetçiliği kendisini kurarken Osmanlı’dan ve Osmanlı-İslam ilişkisinden millet-milliyet meselesini ayırmaya çalışmıştır. Dil bunların en temel alanlarından birisi. Türkçüler, bu noktada Türklük ve Araplık arasındaki bağları ayıklamaya çalışmaktaydılar. Kendilerini emperyal bir geçmişin yeni emperyal kurucusu olarak tanımlamaya çalıştıkları için Türk dini -ya da- Türkleşmiş İslam dini üzerine de düşündüler. Osmanlı mirasından kendisini ayırarak yeni bir milli kimlik üzerinden millet kimliğini dinselleştirici, Hıristiyanlıktaki örneklerine benzer şekilde,“milli İslam Protestanlığı” oluşturmaya çalışanlar da oldu ama kısa süreli ve sınırlı kaldı bunlar. Hala günümüzde deİslamiyet’iAraplara özgü bir din olarak yorumlayan dinin kutsallığı yerine milletin kutsallığını yerleştiren bir algının yerleşik olduğu görülebilmektedir. Arap milliyetçileri de benzer şekilde kendi milliyetçiliklerini oluştururken, Türk milliyetçileriyle benzer bir motivasyonla yani Osmanlı’dan kendilerini ayırmak için, Arap=İslam savını kullanırlar. Türkiye’deki milliyetçiler dil-din ilişkisini ortadan kaldırabilmek ve devletin meşruiyetini farklı bir tarihsel referansı içeren yeni millet tanımı üzerinden kurabilmek için Türkçe’nin İslam’ın sembolik biçimi olarak görülen Arap alfabesi yerine Latin alfabesi ile yazılmasını kendi siyasetleri açısından önemli gördüler.

Milliyetçilerin yaptıklarından farklı olarak laiklik ve alfabe arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir. Bunun için yazının ve alfabenin icadına kadar gitmek gerekecektir.Yazı, tarımın icadı, ya da kentlerin gelişiminden çok sonra, yaklaşık olarak MÖ 4000-3500 civarında ilk olarak Sümerler tarafından kullanılmaya başlandı. Yazı, temel bir soruna çare bulmak için geliştirilmiştir: giderek karmaşıklaşan devletin faaliyetlerini düzenlemek. Eski Sümer kralları ve rahiplerinin, devletin gelir ve giderlerini ortaya koymak ve devletin yönetim anlayışını belirli kılmak için yazıyı kullanmaya başladıklarını söylemek mümkündür. İlkel dönem yazının temel amacı bilgiyi saklamak ve aktarmaktı. Bu yüzden ilk yazı, herhangi bir sesin karşılığı olarak oluşturulmuş alfabeden farklı idi. Semboller ve şekillerden oluşan yazı hece veya kelimelerin tanımlanmasını içermekteydi. Bir kişinin okuyabilmesi için bu semboller ve şekiller sistemini öğrenmiş ve kullanabiliyor olması gerekliydi. Eski uygarlıkların nüfusunun çoğunluğu yazı yazmayı ve okumayı bilmiyordu. Yazmak ve yazılanları anlamlandırmak neredeyse MS 15.-16. yüzyıla kadar daha elit bir kesimin işi olarak kalacaktır. Çünkü devlet yönetimi dışında nüfusun geniş kesimleri yazıya ihtiyaç duymamaktaydı.

Özellikle rahipler ve yönetici kesimden olan insanlar arasında okuma yazma bilmek gerekliydi. Çünkü yazı, aynı zamanda “yönetim bilimi”nin bir parçasıydı. Yazı bilgiyi saklayan bir nevi “şifre” olarak da tanımlanabilir. Bu şifreyi bilmek aynı zamanda iktidarın da bilgisine sahip olmak anlamına gelmekteydi. Bu yüzden bilgiyi sınırlı tutmak için çoğu zaman yazı, karmaşık bir işaret sistemi olarak geliştirilmişti. Zira devletin gücü ve devlet ile elit tabakanın halkın çoğunu kontrol altında tutup iktidarlarını sürdürebilmeleri açısından bu bilginin sınırlı kalması gerekiyordu. AntropologClaudeLeviStrauss’un da dediği gibi eski zamanlarda yazının en önemli işlevi “öteki insanları köle etmeyi kolaylaştırmak”tı.

Rahipler sınıfı bu anlamda kendilerine özgü bir kodlama-şifreleme sistemi geliştirirler. İlk alfabeler o yüzden yazıyı bilenlerin ortadan kalkmasıyla çözülmesi zorlaşmış kodlama sistemleridir. Hala çözülemeyen yazıların varlığı da bu yüzdendir. Alfabe bu anlamda yönetenler ile yönetilenler arasında bir sınır çizmektedir. Alfabeyi bilenler ve yorumlayabilenler iktidarın ve dinlerin bilgisini de taşıyacaklardır. Diller değil ama alfabeler bu yüzden devlet-iktidar-din ilişkilerinin bir parçası olarak sürekli olarak karmaşıklaşacak ve yalnızca belirli kişilerin okuyabileceği bir şifre halinde devam edecektir. Eski-kadim dillerin alfabelerinin bugün bile anlaşılamayacak düzeyde karışık şekillerden oluşması aslında bu yüzdendir. Doğu alfabeleri özellikle kendi dinsel reformlarının geç kalmış olmasından kaynaklı olarak karmaşıklığını hala devam ettirir.

Dillerin giderek basitleşmesi karşılığında yöneticilerin dili olarak devam edecek olan bu yazı dili, iktidarın şifrelerini kendisinde barındırdığı için giderek yerel dillerle ayrışmaya başlayacak ve süreç içerisinde iktidarın dilini anlayanlar ile halkın dili farklılaşacaktır. Bu sefer yalnız alfabe değil dil de bu ihtiyacın bir sonucu olarak değişmeye başlar. Osmanlı’da iktidarın dili ile halkın dili arasındaki ayrım da bunun bir sonucudur. Zaman içerisinde yalnızca alfabeyi anlayabilen rahiplerin değil, iktidarın da dilini anlayabilecek bir elit grubun hâkimiyeti ortaya çıkar. Hıristiyanlığın kurumsallaşmasıyla birlikte kilisenin bu yönetici dilini dinselleştirmesi yerleşik hale gelecektir. İslam açısından ise, dili bilmekten öte, onu okuyabilmek yani iktidarın kodlarını sökebilmek başka bir uzmanlık gerektirmektedir. İslamiyet bir ruhban sınıfı yaratmamıştır denilir ama dil-din üzerinden gelişen bu ilişki, zorunlu olarak, ortaya çıktığı andan itibaren o dili okuyan ve yorumlayan kişilerin oluşmasını gerektirecektir.

Bütün bunların sonucunda alfabe ilk ortaya çıktığı andan itibaren kutsal kabul edilmiştir. Daha doğrusu yazıya bu iktidar ilişkileri üzerinden bir kutsallık atfedilmiştir. Her din kendisini yazıya dönüştürmek ister. Ya dikilitaşlar diker, ya kitabeler, 10 emir taşa kazınır yazı ile, günümüzün egemen dinleri de yine kitaplı-kitapsız olmak ile ilişkilendirilir. Bir ülkede yazı-din-kutsallık ilişkisi hangi din üzerinden geliştirilmiş ise o ilişkiyi ortadan kaldıracak müdahale doğrudan bu kutsallığa bir saldırı olarak tanımlanır. Çünkü yazının iktidarından ortaya çıkan yöneticilerin gücünü ortadan kaldırmaktadır. Bu anlamda laiklik hareketleri ortaya nerede çıkarsa çıksın ilk olarak bu ilişkiselliği ortadan kaldırmaya çalışır. Kutsallık atfedilen alfabenin değiştirilmesi eski iktidar ilişkilerinin de yok edilmesi anlamına gelir.

Türkiye’dekiİslamcıların alfabe takıntısı ise bu sürece içkindir. Yalnızca tek-parti Kemalizm vs. karşısında reaksiyoner bir tutum olmaktan öte, din ve alfabe arasındaki kutsallık ilişkisinin yeniden tesisi anlamına gelir. Bu konuda teorik ve pratik karşı çıkışı buradan, yani daha çok Kemalistlerin karşı-devrim sözlerinden değil,seküler yaşam alanlarının sınırlandırılması üzerinden tanımlamak gerekmektedir. Böylece onların bizi çektiği yerden değil, kendi seküler tanımlamalarımız üzerinden sözümüzü söyleyebiliriz.

Kısaca burada söylenmek istenen şudur: Osmanlı dersleriyle kastedilen bir dil eğitimi değildir; tarih bilincini arttıracak bir eğitim ise hiç değil. O halde istenilen tam olarak tarihsel süreçte kutsallık atfedilen bir alfabeyle konuşulan dilin yazılması pratiğine bir geri dönüştür. Böylece dil-din ilişkisini millet-din ilişkisi üzerinden tanımlamak daha da kolaylaşacaktır. Uzun zamandır yürütülen, Türkçe konuşanların Müslüman kabul edilmesine dönük İslamlaştırma pratiklerinin bir sonucudur bu uygulama. Herkesin Arap alfabesini ya da İslam harflerini, yani Hurufat-ı İslamiyye’yi öğrenmesinin Kuran dersleriyle zorunlu olarak getirilmesi haddinden fazla sıkıntı yaratacağından Osmanlıca üzerinden “ecdadımız”, “dedelerimizin mezar taşları” güzellemesi ile bu İslamileşmeyi zorunlu kılmak daha mümkün gözükmektedir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında